“Kıyımları durduracak tek irade direniş iradesidir!”

Eğitim Sen İstanbul 6 No’lu Üniversiteler Şubesi Eğitim Sekreteri Arif Ekinci ile kamu emekçilerine yönelik ihraç saldırılarını ve ihraç edilen eğitim emekçileriyle 11 Şubat’ta İstanbul’da yapılan toplantıdaki tartışmaları, yaklaşımları konuştuk.

- KESK üyesi eğitim emekçilerine yönelik ihraçlar devam ediyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

- Bir defa bu meseleyi 2015 yılında ortaya çıkarılan, kamu emekçilerine aslında bir bomba gibi sunulan, kamu emekçilerinin elini kolunu bağlayan “öncü, ilerici, demokrat, yurtsever emekçilere dönük bir saldırı hazırlığındayız” diyen, başbakanlık tarafından yayınlanan devletin Şubat Genelgesi’nde anlamalıydık. Neydi bu Şubat Genelgesi? Şubat Genelgesi; “terör örgütüyle bağı olan, terör örgütünün öngördüğü eylemleri yapan, iltisak içinde bulunan” kamu emekçilerinin, devlet memurlarının görevden alınacağı, bunların da tespitinin yapıldığı söyleniyordu.

Ve o zaman özelinde eğitim emekçilerine dönük genelde kamu emekçilerine yapılacak bu saldırı önceden planlanmış, dolayısıyla sendika tarafından da bu göğüslenememişti. Yani bu göğüslenememe tablosu öncü, ilerici, mücadele eden ve mücadeleye yatkın olan emekçileri hedef alan bu genelge karşısında salt bir imza kampanyasıyla karşılandı. Salt bu genelgeye karşı, ‘bu genelge anayasaya aykırıdır’ diyen bir bildiriyle karşıladı.

Bu bildiri de birçok yerde imzalanmadı ya da birçok kamu emekçisinin gözünden kaçırıldı. Dolayısıyla bu süreç böyle geçirildi. Sonrasında açığa alma furyası başladığında açıklamalar ve günübirlik cılız eylemlilikler yapıldı. KESK yönetiminin, özelinde Eğitim Sen yönetiminin bu icazetçi, bu bürokratik ve meclis koridorlarında medet arayan anlayışı kamu emekçilerine de sirayet etmeye başladı.

Dolayısıyla bu açığa alma furyasının devam ettiği süreç tüketildikten sonra darbe girişimini fırsata çeviren AKP iktidarına karşı da tok bir tutum alınamadı. Yani biraz önce bir toplantı yaptık (11 Şubat) ve bu toplantıda yine aynı genel başkan bir konuşma yaptı. Yani o dönemde bile kamu emekçilerine daha önden saldıracağını, bu başbakanlık genelgesiyle bir temizlik yapacağını ve bir süpürme işlemine gireceğini ifade etmişti iktidar. Yani buna dönük toplamında bir hedefsizlik ve programsızlık hakimken bunun karşısına mücadeleye yatkın, mücadeleyi önüne alan, direnişi önüne alan bir program yerine günübirlik ve emekçileri gündelik mücadeleyle yoran bir atmosferde geçirildi bu süreç.

“Kamu emekçilerini ortada, çözümsüz bıraktılar”

Kitlesel kıyımlar başladığında, ki biz bunu zaman zaman kamu emekçilerine seslenirken bildirilerimizle, yayınlarımızla söyledik, “Bu kıyımlar karşısında sessiz kaldığınız, toplam bir mücadele programıyla bu iktidarın karşısına çıkmadığınız sürece kitlesel kıyımlara kapı aralayacaksınız” dedik. Bunun en somut örneğini 15 Ekim’de yapılan büyük Ankara yürüyüşünde özellikle ifade ettik. Daha 15 Ekim yasaklanalı 10 dakika geçmeden büyük şehirlerde ertesi gün için basın açıklamaları kararı alındı. Yasaklanan bir eyleme karşı bir mücadele ya da bunu reddeden bir tutum yerine acilen basın açıklamalarına dönülmesi, yerellere geri çekilinmesi, oraya gelen kararlı kitleye cevap üretilememesi özellikle Kürdistan bölgesinden gelen ve “Biz mücadele etmek istiyoruz, geri dönemeyeceğiz” diyen kamu emekçilerini ortada ve çözümsüz bırakan bir anlayış. 15 Ekim sürecinde bölgeden gelen kamu emekçilerini cevapsız bıraktılar. “Mücadele etmek istiyoruz dolayısıyla biz bölgemizde bir dizi eylemlilikler yaptık ancak genel başkanın yaptığı açıklamalar ‘Mutlaka geri döneceksiniz, biz gerekli pazarlıkları yaptık bakanlıklarla görüşmelerinizi yaptık ve açığa alınanlar tek tek geri alınıyorlar ve siz de geri alınacaksınız eylemlerinizi bitirin’ diyerek aslında bizim yaptığımız eylemleri sönümlendirdiniz” dediler Kürdistan’dan gelen kamu emekçisi arkadaşlar. Ve 15 Ekim’de “Biz geri dönmek istemiyoruz burada mücadelemize kaldığımız yerden devam etmek istiyoruz ve teslim olmak istemiyoruz” demelerine rağmen KESK yönetimi “Biz bu direniş meselesini son barut olarak görüyoruz ve bu son barutu bu şekilde harcamak istemiyoruz” diyerek aslında o mücadeleye dönük bakışlarını açıkça ifade etti.

“Çözümü meclis koridorlarında aradılar”

Yani bürokrasiden medet uman, meclis koridorlarında umut arayan duruma gelecek kadar mücadeleden uzaklaşmış ve soğumuşlar. Soğumuşlar demek yeterli bir cümle değil bence ama bu nasıl ifade edilir bilemiyorum. Mücadeleden o derece kaçmışlar. Bakışları o derece körelmiş. Dolayısıyla KESK’in tarihine bu vesileyle kara bir sayfa olarak  yeniden bu dönemde de bir ekleme yapıldı diye söylemek daha doğru olur.

Gelelim 15 Ekim sonrası yapılan ihraçlara. 29 Ekim’de yapılan ihraçlarda yeni bir mücadele yeniden bir mücadele anlayışı örmek yerine özellikle Eğitim Sen özelinde ifade edersek; üyelerinin mücadele etmesini sağlamak yerine, dayanışma aidatıyla, “Mücadele etmeyin biz size maaş verelim” algısıyla mücadele edecek dinamiklerin de önünü kestiler. Aslında bir dayanışma, sendikal dayanışma aidatı üzerinden Kamuran Karaca’nın da dediği gibi “Biz üyelerimize üçte iki maaş veriyoruz” diyerek mücadele edecek dinamikleri de ortadan kaldırmış bulundular. Dolayısıyla bugün atılan herhangi bir emekçi gelecek kaygısını düşünürken öte yandan da başka bir rahatlıkla “2 bin lira maaş veriyorlar” algısıyla mücadeleden de uzak durmakta.

“Direnen kazanır, direnmeyen çürür”

Şimdi gelelim son dönemdeki bu 7 Şubat KHK’sı ile beraber akademisyenlerin yarattığı etkiye, onun akabinde yine Eğitim Sen’in aldığı tutuma. Geçtiğimiz günlerde akademide bir canlanma oldu. Bizler biliyoruz ki direnen kazanır, direnmeyen çürür. Dolayısıyla bu bakışla Eğitim Sen Ankara Üniversiteler Şubesi’nin düzenlediği bir etkinlikle özelikle Ankara yerelindeki akademisyenlerin militan tutumları, özellikle Mülkiyelilerin mücadele kararlılıkları karşısında aslında bu KHK’ların da hangi durumlarda yazıldığı, nasıl bir fırsata çevrildiği ayyuka çıkmış oldu. Yani azıcık bir mücadele kararlılığı, biraz olsun militan bir direniş aslında onlara geri adım attırabiliyormuş. Bu KHK’yla beraber mücadele etme kararlılığı gösteren akademisyenler; KHK’ların geri çekilebileceğini, KHK’ların aslında kendileri nezdinde hükümsüz olduğunu, yok hükmünde olduğunu ifade ettiler ve bunla ilgili somut da bir kazanım elde ettiler.

Mülkiyeliler bugün akademisyenlerin önünde öncü bir rol aldılar. Dolayısıyla bizleri, özellikle atıl duruma düşmüş sendikalara, sendika yöneticilerine, sendika yöneticileri şahsında KESK’e, Eğitim Sen’e bir kere daha hareket etme ihtiyacını, bir kere daha kamu emekçilerinin mücadele özlemini ifade etmiş oldular. Buradan hareketle yine Ankara’da akademisyenlerin yarattığı bu kıvılcım İstanbul’daki bir dizi üniversitede de karşılık buldu. Boğaziçi’nde yürüyüşler yapıldı akademisyenler tarafından. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde (YTÜ) yine bölümlerin açıklamaları oldu. Yine bugün okuduk Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) Yönetim Kurulu karar almış “İhraç edilen arkadaşlarımızın tamamen geri dönmesini istiyoruz” diyorlar. Bu mücadele hareket etiğiniz zaman sizi nereye götüreceğini ifade ediyor. Yeter ki mücadele edelim, yeter ki bu mücadelede karalı davranalım.

- Toplantıda Eğitim Sen Başkanı'nın, ihraç edilen emekçilerin sürece yaklaşımlarından bahseder misiniz?

- Bugün ihraçlara karşı İstanbul’da yapılan ve Eğitim Sen Genel Başkanı’nın da geldiği basın açıklamasında başkanın “mücadele mücadele de...” diyerek “yasaklanan, kanunun öngörmediği eylem biçimlerini artık yapmayacağız” algısı aslında bugün Eğitim Sen yönetiminin, KESK yönetiminin mücadeleye karşı bakışını da ifade eden bir tablo olarak önümüze çıkıyor.

Eğitim Sen ve KESK yönetiminin kendi içindeki korkuyu mücadele dinamiği bulunan kamu emekçilerine nasıl yansıttıkları, bu hareketlenmenin önünde nasıl bir barikat oluşturduğu bugün bir kere daha karşımıza çıktı. Eğitim Sen başkanının yaptığı bu açıklamadan sonra KHK ile ihraç edilen akademisyenler, öğretmenler, diğer kamu emekçilerinin itirazları karşısında özellikle Kamuran Karaca ve diğer yürütmedekiler mücadele etme, direnişe geçme kararlılığı karşısında karar almak zorunda kaldılar.

Bu tabloya dair bugün özetle söyleyeceğimiz şey şu: Bugün ihraçlara karşı ihraç edilen arkadaşlarla beraber yapılan toplantı aslında KESK’in içinde bulunduğu mevcut anlayışa, KESK ve Eğitim Sen yönetiminin anlayışına, içinde bulunduğu duruma, mücadele ufkuna, mücadele anlayışına yapılan bir darbe oldu diyelim. Bugün orada devrimci programın nasıl yapılması gerektiği, bu iktidarın topyekûn saldırısına karşı topyekûn direnişin ve kararlılığın ne olduğu bir ısrarla anlatıldı ve bu ısrarın arkasında durulacağına dair garantiler verildi. Dolayısıyla bu garanti karşısında özellikle Eğitim Sen Genel Başkanı’nın hayretler içerisinde bu insanları dinlemesi aslına onların korkularını da bir yandan ifade ediyordu.

“Direnen her zaman kazanamayabilir, savaşmayan zaten kaybetmiştir”

Dedik ya kendi korkuları, kendi iktidar anlayışları, kendi o dar bakışları bugün her şeyi parlamentoya yıkan, her şeyi evet-hayır ekseninde kurgulayan dolayısıyla toplantıyı bununla açıp bununla kapatmaya çalışan anlayışa karşı aslında fiili-meşru mücadeleyi öneren, fiili-meşru mücadeleyi tercih eden anlayış bugün kendisini ifade etti. Bugün orada ihraç edilen arkadaşların kararlı tutumu, direnişi tercih etmeleri, mücadeleden direnişten yana olduklarını ve eninde sonunda kazanacaklarına dair inançları ve vurguları ile bundaki ısrarları Eğitim Sen yönetiminin bu sürece bakışına aslında müdahalede de bulundu diyebiliriz. Bu müdahale biraz önce dediğim gibi devrimci bir müdahaledir. Bu müdahale KESK’in içinde bulunduğu o reformist ve parlamentarist bakışa karşı yapılmış bir müdahaledir. Bu mücadele aylardır söylediğimiz topyekûn kıyımlara karşı topyekûn mücadele söyleminin karşılık bulmasıydı. Dolayısıyla son söz olarak direnen, savaşan her zaman kazanmayabilir. Ama savaşmayan zaten kaybetmiştir diyelim.

- Kamuran Karaca 7 bin üye kaybından bahsetti. Bu kadar emekçinin KESK’ten, Eğitim Sen’den kaçışının gerisindeki nedenler sizce nelerdir?

- Kamu emekçilerine dönük saldırılar bugün başlamadı. Bunun tarihsel bir konjonktürde gerçekleştiğinin farkındalar ancak bu kıyımlara karşı mücadeleyi meclis koridorlarına sıkıştıran bir ufukla karşı karşıyayız. Bugün Eğitim Sen yönetimini ifade eden bürokratik anlayış meclis koridorlarında, bakanlıklarda adeta “suçsuzuz” kaygısıyla sürekli adalet isteyen, “atmayın” diyen bir bakışa sahip. Aslında bizim bu bakıştan derhal kurtulmamız gerekiyor. Bu bakışın yarattığı atmosferde Eğitim Sen yönetiminin kendi içindeki korkuyu tabanına nasıl yedirdiğine şahit olduk bu 7 bin kişinin istifasıyla. Çünkü daha önce ihraç edilen, atılan, açığa alınan kamu emekçilerine cevap üretemedikleri gibi gündelik basın açıklamaları, hak alma mücadelesinden yoksun eylem tarzlarıyla önünü göremeyen, geleceksizlikle mücadele eden ve halihazırda kitlesel olarak ihraç edilmiş, açığa alınmış kamu emekçilerinde bir yorgunluk ve bıkkınlık uyandırdı. Dolayısıyla yaratılan bu korku atmosferinde örgütsüz ve sendikasında da mevcutta bir mücadele programı, bir mücadele azmi göremeyen kamu emekçilerinde de kitlesel ve toplu istifalara sebep oldu. Ancak bu istifaları durduracak, bu kıyımları durduracak tek şey, tek irade direniş iradesidir. Direnişe geçme iradesi gösteren kamu emekçileri aslında kendilerini ifade ediyorlar. Kendileri bize ışık tutuyorlar Ankara’da, Muğla’da, bugünkü toplantıda ifade edildiği gibi Malatya’da, Düzce’de direnişler devam ediyor. Ve arkadaşların meşruluğu, o mücadele azimleri aslında kamu emekçilerinin yapması gereken, alması gereken tutuma da işaret ediyor.

Buradan doğru Eğitim Sen yönetimi derhal bu kıyımlara ve kendi tabanından uzaklaşan, kendi kendisine yabancılaşan bu yaklaşımına bir son vermeli ve kamu emekçilerine derhal bir cevap üretmelidir. Bu cevabın kendisi direniş mevzileridir, mücadele programıdır. Mücadeleyi seçenek olarak çıkardığınızda; parlamentarizme ve meclis koridorlarına sıkıştığınızda aslında düşmanımızın sizi oyalamaktan başka bir rol oynamadığını er ya da geç fark edeceksiniz. Ama biz bugün geç yarın daha geç olmadan mücadele eden, mücadeleyi seçen, direnişten yana tavır alan öncü ilerici kamu emekçileri olarak bu bürokratik anlayışa, bu mücadeleden yana değil de yine bakanlıklardan ya da hukuktan medet uman anlayışa karşı mücadelemizi de vermek durumundayız. Bugün Eğitim Sen Genel Başkanı’nın rolü bir hukuk bürosu gibi çalışmak değil kamu emekçilerine umut vadeden, kamu emekçilerinin önünü görmesini sağlayacak bir mücadele programını önümüze çıkarmaktır.

Kızıl Bayrak / İstanbul