“Gerici-faşist ablukayı püskürtmek boynumuzun borcu olmalıdır”

Kızıl Bayrak olarak, Ekim Hukuk Bürosu avukatlarından Zeycan Balcı ile OHAL ve sınıf hareketi üzerine konuştuk.

- İçinden geçmekte olduğumuz OHAL sürecinde işçilerin grevleri ‘yasağa’ takıldı. Asil Çelik’teki yasağın ardından EMİS bünyesindeki metal işçilerinin grevi de Bakanlar Kurulu kararı ile yasaklandı. OHAL sürecindeki bu yasakları nasıl değerlendiriyorsunuz, hukuksal ve sınıfsal karşılığı nedir?

- Öncelikle “grev nedir ve yasaklanabilir mi” sorularını yanıtlamakta fayda var. 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6356 Sayılı Sendikalar Ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 58. Maddesi grevi; “İşçilerin, topluca çalışmamak suretiyle işyerinde faaliyeti durdurmak veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla, aralarında anlaşarak veya bir kuruluşun aynı amaçla topluca çalışmamaları için verdiği karara uyarak işi bırakmalarına grev denir.” şeklinde tanımlar. Dolayısıyla grevi, işçilerin topluca üretmemeleri, şalter kapatmaları olarak tanımlayabiliriz. Peki, siyasi iktidar istediği zaman işçiye “bu hakkını ellinden alıyorum” diyebilir mi?  Diyebilir!  6356 sayılı Kanunun 63. Maddesi gereğince Bakanlar Kurulu, “Genel sağlığı veya millî güvenliği, ekonomik veya finansal istikrarı bozucu nitelikte grev” ve lokavtı altmış gün süre ile erteleyebilir. OHAL ‘den önce yasaklıyor muydu? Pek tabiî ki. THY grevini hatırlayınız. Daha pek çok grev OHAL’den önce bu yasa gerekçe gösterilerek sermayenin talimatıyla Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklandı. İşçilerin sosyal ve ekonomik hak talepleri boğuldu ve sendikasızlaştırma baskıları bir kat daha arttı. OHAL sürecine girildiğinde ise, kanuni gerekçelere dahi ihtiyaç duyulmaksızın sermayenin önündeki her türlü engelin kaldırılması için bir dizi uygulama hayata geçirildi. İşçi sınıfının hiçbir yasal hakkını kullanamaması için OHAL sürecinde KHK ‘larla özel düzenlemeler yapıldı. Bugün Bakanlar Kurulu istediği grevi istediği zaman hiçbir gerekçe olmaksızın yasaklayabiliyor. Baktığınızda grev yasakları hep vardı, var olmaya devam edecek. Asıl sorun burada grev yasaklarına boyun eğecek miyiz, eğmeyecek miyiz? Sınıf, bugüne kadar hiçbir hakkını iktidarların lütfuyla kazanmamıştır. Siyasal iktidarların yasaklamalarıyla da hakkını kullanmaktan vazgeçecek değildir. Bir yasaklama ile karşı karşıya gelindiğinde en büyük iş, burada işçi sendikasına, öncü işçilere ve işyerlerinde kurulan taban insiyatiflerine düşüyor. Yasağı tanımamak, grev halayını büyütmek, direnişe-greve devam etmek gerekiyor.

- OHAL kapsamında işten atmalar yasaklanabiliyor. Ancak hükümet OHAL sürecinde giderek artan işten atma saldırılarına karşı ses çıkarmazken grev ve direnişleri yasaklıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

- OHAL kapsamında işten atmaların yasaklanabileceğine dair bir KHK çıkarıldı. Unutmayalım ki bu madde işçiyi, üreteni, üretimden gelen gücü kullanacak olan işçi sınıfını korumak için çıkarılmadı. Bu madde OHAL kapsamında siyasi iktidarla eş güdümlü çalışmayan sermaye olması durumunda biat etme aracı olarak kullanılmak üzere çıkarıldı. Kaldı ki siyasi iktidar işyerlerine Milli Savunma Bakanlığı’nca kaleme alınmış evraklar göndererek askerliğini yapmayan işçilerin derhal işten atılmasını, aksi takdirde şirket hakkında soruşturma açılacağını belirtiyor. Bu uygulamalar dahi siyasal iktidarın işçi sınıfını nasıl tahakküm altına almaya çalıştığını, askerliğini yapmayan işçileri yoksulluk ve açlıkla terbiye ederek askerlikle sigortasız çalışmak arasında tercihe zorladığını ve diğer taraftan da işsizlik oranlarını azaltmak için işçileri zorla silah altına almaya çalıştığını görüyoruz.

- Sermayenin yasaları çerçevesinde işçi sınıfının grev ve direniş hakkı fiilen gasp ediliyor. Bunu son olarak EMİS kapsamındaki grev sürecinde gördük. Önümüzdeki süreçte daha temel fabrikaları kapsayan MESS kapsamındaki TİS süreci var. EMİS sürecindeki deneyimler ışığında MESS kapsamındaki fabrikalarda çalışan metal işçilerine neler söylemek istersiniz?

- Siyasal iktidar, bugün hem KHK’larla hem de sulh ceza hakimliklerinin vermiş olduğu kararlarla kendisine muhalif olan herkesi; sosyalistleri, devrimcileri, öğrencileri, sendikacıları, gazetecileri ve bu kesimin savunmanlığını yapan avukatları, Gülen Cemaati ile bağlantılı gördüğü bürokratları, memurları, hakim ve savcıları hem işten atıyor hem de Terörle Mücadele Yasası ve uzantı yasalarıyla ve OHAL’i gerekçe göstererek F tipi hapishanelere kapatıyor, tutuklama yetkisiyle de adeta yargı terörüne dönüştürüyor. Önümüzde duran karanlık dönem bir kat daha kararıyor.

Diğer yandan siyasal iktidarın hayata geçirdiği saldırıların bir diğerini ise, işçi sınıfını sindirme, yıldırma, sendikasız ve iş güvencesiz bırakma politikaları oluşturuyor. Bu politikalarla sınıf mücadelesi, direnişler, grevler ve işgaller sert biçimde bastırılmakta, kolluk adeta burjuvazinin emrine amade çalışmakta ve yüzyıllar boyu mücadeleyle kazanılan kazanımlar OHAL yasaklarıyla, hiçbir işçinin haklarını ödemeden iş akdini feshetme saldırılarıyla, esnek çalışma, kıdem tazminatı fonu, özel istihdam büroları, kiralık işçi vb yıkım ve kölelik projeleriyle işçi sınıfının elinden alınmaya çalışılmakta. Bu planlar son derece profesyonel biçimde “OHAL, devletin güvenliği, fon ve devlet güvencesi ” sosuyla meşrulaştırılmakta ve siyasal iktidar, işçi sınıfına döne döne yalan söylemektedir. Toplumsal ve sendikal muhalefetin işi bugün, dünden çok daha zordur; çünkü iktidar yanlısı tekelci burjuva basın, siyasal iktidarın diliyle kara propaganda yapmakta ve işçi sınıfının sendikasız ve güvencesiz kalmasına hizmet etmekte ve o günleri adeta ellerini ovuşturarak beklemektedir.      

Bu ablukanın dağıtılması, bu karabasanın toplumsal hayattan sökülüp atılması için öncelikle bu mücadele hepimizin mücadelesi olmalıdır. İşçi sınıfı ve emekçiler olarak sistemli, örgütlü ve topyekun bir mücadele sergilememiz olmazsa olmaz koşuldur. Durduğumuz noktada devletin terörle mücadele anlayışı, tam olarak bir devlet terörüne dönüşmüş durumdadır. Evrensel hukuk normları ihlal edilmekte ve artık bu korkunç yasalar dahi siyasi iktidara dar gelmekte, bunun için hergün KHK’lar ve yeni yasaklar önümüze çıkarılmaktadır. Bu nedenle, toplumsal muhalefet örgütlenip yükseltilmediği sürece saldırının nereye kadar varacağı kestirilemeyecektir.

İşte tam da bu sebeplerden ötürü faşist devlet terörüne dur demek için, 2014’te sermayeyi temsil eden MESS’i dize getiren, şalteri kapatarak sınıfın üretimden gelen gücünü kullanan ve 13 gün boyunca üretmeyen işçi sınıfının kararlığıyla mücadele etmek, mücadeleyi sokakta, bulunduğumuz her yerde vermek ve bu mücadelede en geniş güç birliğinin sağlanmasını hedeflemek ve bu yolla ablukayı püskürtmek boynumuzun borcu olmalıdır.