Tunus ve Mısır: Devrim için dersler...

 

"Dünya ölçüsünde işçi sınıfının ve ezilen halk kitlelerinin yeni bir mücadele dönemine girdiklerinin, proleter hareketin ve halk isyanlarının yeni bir tarihi evresinin başladığının şimdiden çok sayıda somut göstergesi mevcuttur..."

(TKİP I. (Kuruluş) Kongresi Bildirisi, Kasım 1998) 

“İnsanlık yeni bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemine girmiş bulunmaktadır. Bunalımlar ve savaşlar halen günümüz dünyasına damgasını vuran yakıcı olgulardır. Birbirine sıkı sıkıya bağlı bu iki olgusal gerçek, yeni bir devrimler döneminin de dolaysız bir habercisidir. Dünya işçi sınıfı ve emekçilerinin kapitalist bunalımların ve emperyalist savaşların büyük yıkım ve acılarına yanıtı bir kez daha devrimler olacaktır. Dünyanın dört bir yanında ve elbette Türkiye’de de..."

(TKİP III. Kongresi Bildirisi, Kasım 2009)

 

“Büyük Ortadoğu”da büyük bir toplumsal sarsıntı yaşanıyor. Halklar çürümüş rejimlere ve onları simgeleyen diktörlere karşı ayağa kalkıyorlar. Sömürüye, yoksulluğa, işsizliğe, aşağılanmaya, köleliğe, hiçe sayılmışlığa, emperyalizme uşaklığa isyan ediyorlar. Tunus’ta ve Mısır’da diktatörler devrildi, tüm ötekilerse benzer bir akibetin korkusunu yaşıyorlar. Başta Yemen olmak üzere bir dizi ülkede sürmekte olan kaynaşmalar bu korkuları besliyor ve büyütüyor.

Emperyalist koalisyonun bu ülkede gerici bir iç savaş biçimini alan gelişmeleri bahane ederek Libya’ya yaptığı haydutça müdahale halen Ortdoğu’daki büyük toplumsal fırtınayı gölgelemiş, hızını kesmiş ve bir ölçüde de lekelemiş bulunmaktadır. Fakat bu hiçbir biçimde geniş kitlelerin muazzam inisiyatifi ile özellikle Tunus ve Mısır üzerinden kendini gösteren büyük toplumsal sarsıntıların önemini ve halen sürmekte etkisini azaltmamaktadır. Sarsınıtı halen de sürdürmekte, olup bitenlerin açıklık kazandırdığı dersler ise tüm yakıcılığını korumaktadır.

Haftalar boyunca tüm dünyada dikkatler, Tunus ve Mısır’da patlak veren ve sarsıntıları öteki Arap ülkelerinde yankılanan muazzam halk hareketleri üzerinden, “büyük Ortadoğu”ya odaklandı. Siyasal yaşamda etkin ve taraf olan hemen herkes, Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarını, bunlardan hareketle Ortadoğu’da başgösteren büyük toplumsal kaynaşmayı değerlendirdi, kendince anlamlandırmaya çalıştı. Bunu herkesten daha çok, daha büyük bir dikkatle ve özenle yapması gerekenlerse doğal olarak dünyanın devrimcileridir, özellikle de her ülkenin proleter sınıf devrimcileri olarak komünistleridir. Zira dünya genelinde olayların akışı devrimcilerin tarih sahnesinin önplanına yeniden geçecekleri bir dönemin yaklaşmakta olduğunu göstermektedir. Geride kalan on-onbeş yıllık zaman dilimi içinde kendisini önceleyenlerle birlikte Tunus ve Mısır’daki son halk ayaklanmaları, onların sürmekte ve yayılmakta olan sarsıntısı, herşeyden çok bunun bir göstergesi ve yeni bir doğrulanması anlamına gelmektedir.

Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmaları üzerinden bu ülkelerde ve Ortadoğu’da olayların bugünkü ve yakın gelecekteki seyri üzerine özgün analizleri gönül rahatlığı içinde bu ülke ve bölge uzmanlarına bırakabiliriz. Biz komünistlerse kendi payımıza bu özgün deneyimlerden daha genel sonuçlar çıkarmaya, olayların marksist devrim teorisini doğrulayan, besleyen ve devrimci pratiğe ışık tutan yönleri üzerinden yoğunlaşmaya bakmalıyız. Bu sosyal sarsıntıların gerisindeki tarihi eğilimleri ve temel dinamikleri anlamalı, bu çerçevede dünyanın girmekte olduğu, tarihsel ölçülerle alındığında gerçekte girmiş de bulunduğu, yeni dönemi kavramalı ve patlak vermekte olan her kitle hareketini, isyanı, ayaklanmayı ve devrimi de bu gözle değerlendirmeliyiz. Bu büyük kitle fırtınalarından, olayların onları izleyecek seyrinden, devrim ve devrimci sınıf mücadeleleri açısından öğrenilecek ne varsa özellikle onun üzerinde durmalıyız. Sözün kısası, siyasal gözlemciler olarak değil gerçek devrimciler olarak davranmalı; aslolanın, dünyayı anlamak ve yorumlamak değil, fakat tam da değiştirmek olduğunu, geleceğin büyük devrimci değişimlerinin ilk işaretleri niteliğindeki bu olayları ele alırken de önemle akılda tutmalıyız.

Devrimci olmayan, dahası her gerçek devrime tüm benliği ile karşı olan hemen herkesin neredeyse ortaklaştığı nitelemeden farklı olarak, biz komünistler, başından beri olup bitenleri siyasal sınırlarda bile bir “devrim” olarak nitelemedik. Üstelik bu, aynı zamanda Tunus ve Mısır’da ayağa kalkan kitlelerin ve onların ileri öncü kesimlerinin de paylaştığı bir niteleme olduğu halde. Ama bu, Tunus ve Mısır’daki büyük toplumsal sarsıntıların, milyonlarca insanı kapsayan bu halk ayaklanmalarının, devrim teorisi ve devrime hazırlık pratiği açısından taşıdığı büyük önemi hiçbir biçimde azaltmamaktadır.

Emperyalist medyanın başını çektiği her biçimiyle burjuva propagandası, tam da bu halk ayaklanmaları devrime büyüyemeden kontrol edilebildikleri içindir ki, onları “devrim” olarak niteleme ataklığı, rahatlığı ve cömertliği gösterdi. Bu bize, bu büyük kitle hareketliliklerini, olumlu yönden ortaya koyduklarının yanısıra, onları devrime büyümekten alıkoyan yapısal zayıflıkları, yetersizlikleri ve eksiklikleri üzerinden de ele almak, devrim mücadeleleri için anlamlı olabilecek sonuçları aynı zamanda buradan çıkarmak gibi bir görevi özellikle yüklemektedir. Bu, Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmaları şahsında, başarılarından çok yetersizlikleriyle aydınlatıcı ve öğretici olan toplumsal olaylarla yüzyüze olduğumuz anlamına gelmektedir.

-I-

Yeni tarihsel dönem

1- Kapitalist dünya sistemi bugün her zamankinden çok daha fazla organik bir bütün oluşturmaktadır. Üretici güçlerin üretim süreçlerinin uluslararasılaşması üzerinden kendini gösteren muazzam gelişme düzeyinden tutun da, tüm dünyada uygulanmakta olan temel ekonomik ve sosyal politikaların belirli merkezlerden hazırlanıp dayatılmasına kadar, bunu hemen her alanda ve her düzeyde görmek mümkündür. Bu böyleyse eğer, ki uzun zamandan beridir böyledir, bu durumda sistemin şu veya bu parçasındaki sözü edilebilir önemde hiçbir önemli olay ya da gelişme, sistemin genelindeki işleyişten, etken ve eğilimlerden bağımsız değildir. Sözkonusu olan Tunus’tan başlayıp da tüm Ortadoğu’da sürmekte olan ve dünyanın geriye kalanı tarafından büyük bir ilgiyle izlenen büyük bir toplumsal sarsıntıysa eğer, bu söylenenler özellikle geçerlidir. Aynı geçerliliğe, Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarına yolaçan büyük toplumsal hoşnutsuzluk ve öfke birikiminin, temelde, tam da emperyalist merkezlerden hazırlanıp tüm dünyaya dayatılan sosyal yıkım ve soygun politikalarının bir ürünü olduğu olgusu üzerinden de işaret etmek mümkündür.

Elbette bu türden büyük sosyo-politik olayları kendi özgünlüğü ve zenginliği içinde ele almak gerekir. Elbette her bir bölgenin ya da ülkenin kendine özgü koşullarını, dolayısıyla da buralarda patlak veren toplumsal olayların bu özgün koşullarla sıkı sıkıya bağını büyük bir dikkatle gözetmek gerekir. Ama bunu da, tam da sistemin toplamını kesen etkenler ve eğilimler üzerinden yapmak, dolayısıyla da olayların sistemin genelindeki akışı içinde ele almak ve anlamlandırmak gerekir. Zira tüm bu olayları temelde besleyen ve belirleyen, sistemin bütününe egemen olan genel etkenler ve eğilimlerdir. Sonuçta bunlar her bir ülkenin kendi özgün koşulları üzerinden yansıyor, dolayısıyla kendine özgü biçimler ve boyutlar kazanıyor olsalar da.

2- Bugünün dünyasına baktığımızda, etki ve sonuçları kendini tüm dünya üzerinden gösteren bir dizi temel önemde olguyla yüzyüze kalmaktayız. Bunlardan ilki, şu sıralar tüm kapitalist dünyayı pençesine almış bulunan ekonomik ve mali bunalımdır. İkincisi, ilkine de bağlı olarak, dünya ölçüsünde günden güne ağırlaşan ekonomik ve sosyal sorunlar yığınıdır. Üçüncüsü, ABD hegemonyasındaki çözülme, buna bağlı olarak da kızışan emperyalist rekabet, artan silahlanma, tırmanan militarizm, yaygınlaşan emperyalist müdahaleler ve çoğalan yerel emperyalist savaşlardır. Ve dördüncüsü de, tüm bu sorunların, özellikle de sosyal sorunların ağırlaşması ve sınıf çelişkilerin keskinleşmesine bağlı olarak, son örneklerini Tunus, Mısır ve öteki Ortadoğu ülkeleri üzerinden gördüğümüz gibi, tüm dünyada proleter kitle hareketleri ve halk isyanları dalgasının büyüyen bir güç kazanmasıdır.

Bunlardan sonuncusu hariç diğer üçü, 1970’li yılların ortasında itibaren kendini gösteren süreçlerin ürünü, ifadesi ve bugüne uzantısıdırlar.

Kapitalist dünya ekonomisinin tümünü etkisi altına alan ekonomik bunalım, 1970’lerin ortasında patlak verdi ve zaman zaman çöküş işaretleri vererek, genel bir durgunluk hali içinde bugüne kadar devam etti. 2008’den beridir de bizzat sistemin kalbi olan ABD üzerinden yeniden ağırlaşmış bulunmaktadır. Etki ve sonuçları ise kendini bağımlı ülkeler üzerinden daha da yıkıcı biçimde göstermektedir.

Dünya ölçüsünde ekonomik-sosyal sorunlardaki sonu gelmez ağırlaşma ve çalışan yığınların kazanımlarının sistemli biçimde gaspedilmesi, otuz yıldır sürmekte olan kapitalist ekonomik bunalımla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Ekonomik bunalım 1970’li yılların ortasında patlak verdi. Emperyalist metropoller de dahil tüm dünyayı kasıp kavuran neo-liberal saldırı ise kısa bir arayla 1980’lerin başında onu izledi. Tam da bunalımın faturasını çalışan yığınlara ödetmenin bir yolu olarak. Saldırı o zamandan bugüne kesintisiz biçimde devam etmekle kalmadı, ‘89 yıkılışının sağladığı yeni uygun koşullarda, yeni bir düzeye çıktı, yeni biçimler ve boyutlar kazandı. Emperyalist küreselleşme politikaları bunun ifadesi oldular. Böylece II. Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde emperyalist metropollerde işçi sınıfını ve emekçileri dizginlemede önemli bir rol oynayan “sosyal devlet”in de sonu geldi. Kuşkusuz “sosyal barış”ın da.

ABD hegemonyasındaki sarsılmanın başlangıcı da aynı tarihi döneme denk gelmektedir. Vietnam yenilgisi, doların altına endeksli eşdeğer para birimi olmaktan çıkması, II. Dünya Savaşı’nın güçten düşürdüğü emperyalist güçlerin yeniden yükselişi, bunlara başkaları da eklenebilir, birarada bunun birer ifadesi ya da işareti oldular. Doğu Bloku’nun çökmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, başlangıçtaki aldatıcı görünüme rağmen, gerçekte bu süreci hızlandırdı. ABD’nin 11 Eylül olaylarını bahane ederek gündeme getirdiği emperyalist müdahale ve savaşlar dizisi, bunun önünü almaya yönelik son bir girişimdi. Oysa bu hedeflenenin tam tersi sonuçlar yarattı; ABD hegemonyasındaki gerileme geri dönülmez bir hal aldı. Emperyalist dünyada hegemonya bunalımı açık bir olgu haline geldi. Bu durum halen ABD saldırganlığını azdırmakta, yerel emperyalist savaş ve müdahaleleri çoğaltmakta, tüm dünyada silahlanma yarışını ve militarizmi kışkırtmaktadır.

Geride bıraktığımız yıl içinde Akdeniz’in kuzeyinde Yunanistan’dan başlayıp Portekiz’e dek yayılan proleter kitle hareketleri dalgası kadar, girmiş bulunduğumuz yıl içinde Akdeniz’in güneyinde Tunus’tan başlayıp Mısır üzerinden Yemen’e, Bahreyn’e, Suriye’ye ve Umman’a kadar yankılanan halk isyanlarını da besleyip mayalayan genel tarihsel zemin işte budur. Dünyanın hiçbir bölgesi ya da ülkesindeki hiçbir büyük toplumsal olayı bu uluslararası zeminin dışında kavramak olanağı yoktur. Tunus’ta yirmi küsur yıllık, Mısır’da ve Yemen’de otuz küsur yıllık diktatörlerden sözediliyor. Ama işte bu diktatörler tam da bu aynı otuz yıllık dönemin ürünüdürler. Onların kendi ülkelerinde izledikleri politikalar burada sıralanan etmenlerle sıkı sıkıya ilişkilidir, temelde bunlar tarafından belirlenmiştir. Bu konuda, Tunus ve Mısır’da son yirmi yıldır kesintisiz biçimde IMF ve Dünya Bankası reçetelerinin uygulandığını, uygulayanınsa bugünkü öfke patlamasının hedefi olan diktatörler olduğunu söylemek bile yeterlidir.

3- Kapitalist dünya ekonomisinin bugünkü büyük bunalımının patlak vermesine, kapsamlı ve çok boyutlu bir neo-liberal saldırının bunu izlemesine ve emperyalist dünyadaki hegemonya krizinin ilk belirtilerine sahne olan o aynı 1970’li yıllar, dünya tarihi açısından temel önemde bir başka gelişmeye daha tanıklık etti: Dünya ölçüsünde devrim dalgasının hızla düşmesine, bu açıdan II. Dünya Savaşı’nı izleyen özel bir tarihi dönemin kapanmasına.

Vietnam ulusal kurtuluş savaşının 1970’li yılların ortasına denk gelen zaferi, II. Dünya Savaşı’nı izleyen büyük devrimci sarsıntının doruğu olmuştu. Bu tarihten sonra dünya genelinde devrim dalgası hızla düşmeye başladı. 1979’da kısa aralıklarla gerçekleşen İran ve Nikaragua devrimleri ile birlikte bu tarihi dönem fiilen geride kaldı.

1980’lere doğru devrim dalgasının hızla düşmesi, neo-liberal ekonomik-sosyal saldırıya dayanan büyük bir siyasal gericilik döneminin de başlangıcı oldu. ABD’de Reagan, Büyük Britanya’da Thatcher ve Almanya’da Kohl hükümetleri, bu siyasal gericiliğin emperyalist metropollerde sembolleşen temsilcileri oldular. Dünyanın geriye kalanına olduğu kadar kendi ülkelerinin emekçilerine de büyük ekonomik-sosyal faturalar ödettirdiler. Türkiye de içinde bir dizi ülkede faşist baskı rejimleri ile halk hareketleri ezildi ya da dizginlendi. Özellikle Latin Amerika’da, kitle hareketleri ile devrimci gerilla hareketlerini ezmek üzere, “düşük yoğunluklu savaş” adı altında her türden kirli ve kanlı operasyon sınırsızca uygulandı. ‘89 çöküşüyse bu gericilik dalgasına politik ve moral açıdan yeni bir güç ve ivme kazandırdı.

Fakat öte yandan, ekonomik bunalımın sonu gelmeyen faturasını işçi sınıfına ve halk hareketlerine ödetmek anlamına gelen bu kapsamlı neo-liberal saldırı, dünya ölçüsünde sosyal sorunları da görülmemiş ölçülerde ağırlaştırdı. Bu da zaman içinde ve dipten dibe emekçi kitlelerin büyük hoşnutsuzluğunu mayaladı. Sosyal kutuplaşmanın muazzam boyutlarda büyümesi ve sınıf çelişkilerinin sürekli biçimde keskinleşmesi anlamına gelen bu sürecin, emekçi kitlelerin ve ezilen halkların yeniden sahneye çıkışını hızlandırması kaçınılmazdı ve öyle de oldu. Daha ‘80’li yılların sonunda, Türkiye de içinde bir dizi ülkede önemli işçi ve halk hareketleri kendini gösterdi. ‘89 çöküşünün özel bir güç kazandırdığı gericilik dalgası bunda geçici bir kırılma yaratsa da olaylar bunun çok sürmeyeceğini kısa zamanda gösterdi. Ve 1994’de girilirken Meksika’da gerçekleşen Chiapas köylü ayaklanması, adeta yeni bir dönemi müjdeledi. İzleyen yıl içinde Avrupa’da, özellikle de Fransa’da ciddi boyutlarda bir işçi hareketi dalgası yaşandı. Aynı yıllarda bu Latin Amerika’da adeta süreklileşmiş bir hal aldı ve daha sonra yer yer halk isyanlarına doğru büyüdü. Asya’da özellikle Güney Kore’de kitlesel ve militan bir işçi hareketi kendini gösterdi ve Nepal’de daha sonra devrime doğru büyüyecek bir devrimci gerilla hareketi ortaya çıktı.

Ve bu sürecin bir yerinde, Mart 1997’de, komünistler, “Proleter Hareketin ve Halk İsyanlarının Yeni Dönemi” başlığı altında, şu temel önemde değerlendirmeyi yaptılar: “Dünya ölçüsünde proleter kitle hareketinin büyüyeceği ve isyanlara varan halk hareketlerinin çoğalacağı bir döneme girmiş bulunuyoruz. ‘90’lı yıllara ‘tarihin sonu’ üzerine gürültülü bir emperyalist propaganda ile girmiştik. Oysa daha birkaç yıl sonra, 1994 yılının ilk günü Chiapas’ta patlak veren halk isyanı, tarihin yeni bir sayfasının açılmakta olduğunun ilk işaretlerini vermişti bize. Avrupa’nın dönek solcu aydınlarının ‘Elveda Proletarya’ dedikleri günlerde, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en kitlesel eylemlerini yaşamaktaydı. Arjantin’den Hindistan’a dünyanın birçok ülkesinde işçi sınıfının ardı arkası kesilmeyen eylem dalgaları vardı. Bunun geri ve bağımlı ülkelere özgü olduğu, emperyalist metropollerde sınıf hareketinin gerçekten bittiğinin sanılabileceği bir sırada ise, Almanya’da, İtalya’da, Belçika’da, İspanya’da, Yunanistan’da yeni proleter kitle hareketinin, yaygın grev hareketlerinin önemli örnekleri peşpeşe ortaya çıkmaya başlamıştı..." (H. Fırat, Dünya Ortadoğu ve Türkiye, Eksen Yay., s. 409).

Bu değerlendirmenin hemen öncesinde, Arnavutluk’ta silahlı bir halk ayaklanması vardı. Bir yıl sonrasında ise, Endonezya’daki otuzüç yıllık diktatörün sonunu hazırlayan ve şu günlerde Mısır’da Mübarek’e karşı gerçekleşeni hiçbir biçimde aratmayan büyük bir halk isyanı fırtınası. Ve daha sonrasında, başta Latin Amerika olmak üzere dünyanın dört bir yanında proleter kitle hareketleri ve halk isyanları serisi birbirini izledi.

Tunus’ta başlayan ve tüm Ortadoğu’yu saran yeni kitle hareketi fırtınası, işte dünya ölçüsündeki bu genel eğilimin bir parçası ve günümüz koşullarındaki devamıdır. 2008’de kapitalist dünya ekonomisinde kendini gösteren ani ağırlaşmanın ve bunun boyutlandırdığı sosyal yıkımın, bu tür çıkışlara daha güçlü bir zemin yarattığını biliyoruz. Nitekim 2010 yılı içinde Akdeniz’in kuzeyi işçi hareketleri ile sarsılırken, 2011 yılı başında bunun Akdeniz’in güneyinde kendini kitle hareketleri ve halk ayaklanmaları biçiminde göstermesi, anlamlı bir bütün oluşturmakta ve bir arada son derece önemli bir açıklık sunmaktadır.

Bütün bunlardan çıkan genel sonuçsa şudur: İnsanlık, proleter kitle hareketlerinin, isyanların, halk ayaklanmalarının giderek alışılmış olaylar halini aldığı ve bunların da bir arada yeni bir devrimler döneminin yakınlaşmakta olduğunu duyurdukları bir yeni tarihi döneme girmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla biz komünistler, Tunus ve Mısır’da gerçekleşen büyük halk ayaklanmalarını, öncelikle dünyanın bu genel tablosu, insanlığın girmiş bulunduğu bu yeni tarihi evre içinde ele almalı, bu çerçevede anlamlandırmalıyız.

 

4- Ortadoğu gibi, resmen ya da fiilen babadan oğula geçen boğucu diktatörlük rejimleriyle yönetilen, emperyalist müdahalelere ve savaşlara sahne olan, siyonist İsrail’in Filistin halkına karşı sistemli zulmünü yaşayan bir bölgede, halen sürmekte olan toplumsal sarsıntıların elbette pek çok karmaşık nedeni vardır. Ama tümünün temelinde yatan ana neden tartışmasız biçimde sosyal sorunlardır, dolayısıyla emperyalizme göbekten bağlı sömürü ve soyguna dayalı düzenlerdir. Temel hak ve özgürlükleri boğan, emekçi yığınları demirden bir cendere içinde nefes alamaz duruma düşeren diktatörlük rejimleri bu zemin üzerinden yükselmektedir. Temel işlevleri bu zemini korumak ve süreklileştirmektir. Sistemin efendilerinin tam desteğine sahip olmaları da bundan dolayıdır.

Sistemin tüm propaganda aygıtı halk ayaklanmalarının sosyal niteliğini gizlemek, bu apaçık gerçeğin üzerini örtmek, hiç değilse onu geri plana itmek, daha tali bir neden olarak sunmak için çok özel, çok sistemli bir çaba harcamaktadır. Olup bitenleri baskıcı, keyfi, çürümüş diktatörlere karşı salt siyasal, salt “özgürlük” ve “insan onuru” adına girişilmiş başkaldırılar olarak sunmaktadır. Emperyalist propaganda aygıtı bunu çok bilinçli bir biçimde yapmaktadır. Zira böylece, isyana sürüklenen geniş emekçi kitlelerin yokluktan, sefaletten, işsizlikten, hastalıktan, kötü çalışma ve yaşam koşullarından çektiklerinin, dolayısıyla emperyalist dünya sisteminin bundaki dolaysız sorumluluğunun üstünü örtmek istemektedir. Bunda başarılı olunduğu ölçüde ise ayaklanmaları kontrol altına almak ve diktatörü harcayarak aldatıcı bazı siyasal düzenlemelerle diktatörlük rejimini ve dolayısıyla sömürü ve soygun düzenini sürdürmek doğal olarak kolaylaşmaktadır.

Ama gerçekleri gizlemek o denli kolay değildir. Tunus’ta ve Mısır’da geniş halk yığınlarını isyana sürükleyen, her iki ülkede de son yirmi yıldır kesintisiz biçimde uygulanan İMF ve Dünya Bankası reçeteleridir, dünya ölçüsünde yeni bir sosyal yıkım saldırı demek olan “küreseleşme” politikalarıdır. Tüm somut veriler açıkça bunu göstermekte, tüm dürüst gözlemciler bunun altını özellikle çizmektedirler. Olayların patlak veriş biçimi bunu ayrıca tam bir açıklıkla doğrulamaktadır. Üstelik salt Tunus ve Mısır değil, fakat hareket halindeki tüm öteki Ortadoğu ülkeleri üzerinden de.

Tunus’ta halk ayaklanmasının fitilini ateşleyen olay, üniversite mezunu işsiz bir gencin evine ekmek götürmek için yapmakta olduğu tezgahtarlık işinden alıkonulmasına karşı sergilediği ölümüne isyandır. Bu olay kendi başına olup bitenlerin bütün bir sosyal özünü en veciz biçimde göstermektedir. Mısır’da ise hoşnutsuzluğu sokağa taşıran ve halk ayaklanmasına vardıran olay, 6 Nisan Hareketi olarak bilinen gençlik grubunun 25 Ocak için yaptığı eylem çağrısıdır. Peki nedir bu 6 Nisan Hareketi, kaynağını ve ismini nereden almaktadır? Sanayi bölgesi Mahalla’da 6 Nisan 2008’de patlak veren büyük işçi hareketinden. Sözkonusu grup bu büyük işçi eylemiyle dayanışmanın ürünü olarak doğmuştur; varlığı kadar ismini de ona borçludur. Yani bir büyük işçi eylemine, yani tümüyle bir sosyal mücadele olayına. Yani boğucu bir diktatörlük rejiminde bile emekçileri harekete geçiren, eyleme sürükleyen o devasa sosyal sorunlara.

Ürdün’de sokağa dökülen emekçiler “ekmeğimiz kırmızı çizgimizdir” diye haykırıyorlar. Bahreyn’de harekete geçen Şii kitleler, bu ülkenin her alanda ayrımcılığa tabi tutulan en yoksul kesimlerini oluşturuyorlar. Aynı şey Arap dünyasının en yoksul ülkelerinden biri olan Yemen için, yanısıra Suriye, Irak, Güney Kürdistan vb. için de geçerlidir. Libya’da ve Suudi Arabistan’da, topluma sus payı vermek için petrol rantının sağladığı özel imkanlar var kuşkusuz. Ama buna rağmen bu ülke yönetimleri de, çürümüş siyasal sistemleri kadar yaşanan sosyal sorunların biriktirdiği bir hoşnutsuzluk ve öfkenin hedefi olmaktan kurtulamıyorlar.

Bütün bunlar Ortadoğu çapında bir sosyal fırtına ile yüzyüze olduğumuzu gösteriyor. Ama sosyal patlama her zaman siyasal biçimler içinde ortaya çıkar ve kendini kendisine nefes aldırmayan diktatörlüklere yönelmiş halde bulur. Olayların halen çıplak gözle görülebilen tablosu üzerinden izlemekte olduğumuz gibi. Sistem propagandası işte bu görüntüyü kullanıyor, böylece hareketin gerçek kaynağını ve nedenlerini gizlemeye çalışıyor. Olup bitenleri salt yozlaşmış yöneticilere yönelmiş dar siyasal çıkışlar olarak sunuyor. Mısır halkı özgürlük istedi, onur istedi, bunun için ayaklandı diyor örneğin. Kuşkusuz Mısır halkı özgürlük istemi ve onur duygusuyla ayağa kalktı. Ama bunların ikisi de kendi başına %40’ı yoksulluk sınırı altında yaşayan bir toplumda karın doyurmaz. Özgürlük ve onurlu davranış Mısırlı emekçilere tam da sömürü ve soyguna karşı direnebilmek için gerekli. Bunun böyle olduğunu bize Mısır işçi sınıfı daha hareketin seyri içinde gösterdi ve genel eylem dalgasının dinmesine aldırmayarak bunu sürdürdü de. İşçiler çalışma ve yaşam koşullarının düzeltilmesini, ücretlerinin artırılmasını, sosyal yıkım saldırılarının ve özelleştirmelerin son bulmasını, sendikal hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını istediler, istiyorlar. Ayaklanmayla elde edilen fiili özgürlüğün anlamı ve işlevi halihazırda bu onlar için.

Tunus’un ve Mısır’ın ayağa kalkmış ve diktatörleri kovmak başarısı göstermiş emekçileri kurulu düzendeki siyasal rötuşların karın doyurmayacağını, yaşamakta oldukları derin sosyal acıları bir nebze olsun hafifletmeyeceğini görmekte gecikmeyeceklerdir. Ortadoğu’da asıl büyük fırtına da işte o zaman kopacaktır.

 

-II-

Devrim için dersler

1- Tunus ve Mısır’ın birarada bir kez daha doğruladığı ilk önemli ders, büyük toplumsal patlamaların, isyan, halk ayaklanması ya da devrimlerin, çoğu durumda, büyük birikimler halinde mayalanan ve küçük kıvılcımlar üzerinden patlayan kendiliğinden bir dinamiğe sahip olduklarıdır.

Tunus’ta patlak veren halk ayaklanması, olayın ardından sıkça kullanılan ifadeyle, bulutsuz gökyüzünde çakan bir şimşek misali, bu ülkeye dışardan ve uzaktan bakan hemen herkes için tamamen bir sürpriz oldu. Tunus ayaklanması özellikle Arap dünyasında sarsıcı biçimde yankılanınca, hele de bazı ülkelerdeki ilk hareketlenmeler ortaya çıkınca, yeni ayaklanma beklentileri haliyle güç kazandı. Ama ilk sırada tam da Mısır’ın durmakta olduğu, öteki herkes bir yana, bu ülkeyi yakından bilip tanıyan, sürekli biçimde izleyen uzmanlara bile düşünülemez bir şey olarak görünüyordu. BBC’nin “deneyimli” Kahire muhabirinin, Tunus’taki diktatörün kaçışının (14 Ocak) hemen sonrasında ve Mısır’daki ayaklanmanın hemen öncesinde kaleme alınan, üstelik tam da 25 Ocak için yapılan eylem çağrısını konu edinen 17 Ocak tarihli haberi, buna anlamlı bir örnek oluşturuyor. Muhabir John Leyne, Tunus’ta Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesiyle sonuçlanan olaylar, hemen hemen aynı sorunların görüldüğü Mısır’da da benzer bir sonuç doğurabilir mi?

 diye soruyor ve yanıtında buna hiçbir biçimde ihtimal vermiyordu. Mısır’da protesto gösterilerinin “ancak birkaç yüz kişi toplayabildiği”ni, bunların da genellikle “aynı yüzler”den oluştuğunu, eylemlerde polis sayısının her zaman gösterici sayısından çok daha fazla olduğunu, olumsuz yanıtına kanıt olarak sunuyordu.

Bugün 25 Ocak için yapılan eylem çağrısına birkaç yüz değil fakat milyonlarca kişinin yanıt verdiğini, eylemin salt bir protesto gösterisi olarak değil fakat ülke çapında kanlı geçen bir ayaklanma halinde gerçekleştiğini, bir anlık bir patlama olarak kalmayıp diktatörü kovma kararlılığı ile onsekiz güne yayıldığını biliyoruz. Ama BBC’nin “deneyimli” Kahire muhabirininki hiçbir biçimde kişisel bir yanılgı değildi. O yalnızca genele egemen düşünceyi dile getiriyordu, bunu da haberinde özellikle vurguluyordu.

Bütün bunlar, kitlesel patlamaların, isyan ve ayaklanmaların, bu arada devrimlerin, özellikle de toplumsal devrimlerin, uzun dönemler boyunca derinden derine mayalanarak, beklenmedik zamanlarda, beklenmedik olaylardan alevlenerek ve beklenmedik biçimler içinde patlak verdiğini bir kez daha, bu kez Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmaları üzerinden doğrulamaktadır.

 

2- Ama öte yandan, hem Tunus’ta hem Mısır’da, bu türden büyük sosyal patlamaların gelmekte olduğunu duyuran önemli ön işaretler bulunduğunu, hiç değilse şimdi, olayların ardından ortaya çıkan bilgiler ışığında öğrenmiş bulunuyoruz.

Tunus’taki ayaklanmanın gelişiminde örgütlü yapısıyla değilse bile militanlarının kişisel inisiyatifiyle belirli bir rol oynadığı bilinen Tunus Komünist İşçi Partisi’nin (TKİP) temsilcileri, böyle bir halk ayaklanmasını yıllar öncesinden bir biçimde beklediklerini söylüyorlar: Bu devrim bizim için tamamıyla bir sürpriz değildi. Çünkü 2008’de maden havzasındaki ayaklanmadan bu yana partimiz, Tunus’un bir başkaldırıya yol açabilecek yeni bir halk mücadelesi dönemini başlatacağını tespit etti. Maden havzasındaki ayaklanmadan sonra başka ayaklanmalar da oldu, fakat bölgesel çapta kaldı. Bölgesel çaptaki ayaklanma geçen yaz döneminde meydana geldi.” TKİP temsilcileri, parti olarak bir halk ayaklanması ihtimali üzerinde özel biçimde durduklarını, partiyi buna her düzeyde hazırlamaya çalıştıklarını da sözlerine ekliyorlar.

Benzer işaretlerin ve üstelik daha belirgin biçimde Mısır’da da bulunduğunu artık biliyoruz. Ve Tunus’ta olduğu gibi, bir kez daha militan işçi hareketleri üzerinden. Ortadoğu uzmanı Gilbert Achcar, bu konuda şu bilgiyi veriyor: “Mısır 2006’dan 2009’a kadar son zamanların en büyük işçi grevleri dalgasını yaşadı, o zamandan beri ülkedeki toplumsal gerilimler durulmadı. Mübarek, emniyet sübabını kullanarak var olan basıncı kontrol altında alabileceğini sandı fakat bu durum bir patlamayla sonuçlandı. Tabii ki bu noktada Tunus örneğinin de bir katkısı oldu.”

Bu bilgi ve gözlemlerden çıkan sonuç basitçe şudur: Her ne kadar bir toplumsal hareketin ya da devrimin ne zaman, ne vesileyle ve hangi biçimler içinde patlak vereceğini kestirmek olanaksızsa da, onun gelmekte olduğunu bir biçimde sezmek ve öngörmek yine de olanaklıdır. Büyük depremlerin gelmekte olduğunu nasıl ki kendini yıllar öncesinden gösteren öncü sarsıntılar üzerinden öngörmek mümkünse, aynı şekilde büyük toplumsal depremler demek olan isyan, ayaklanma ve devrimlerin de gelmekte olduğunu öngörmek, hiç değilse bir biçimde sezmek ve bunu daha etkili hazırlıklara konu etmek mümkündür. Bu, devrimci bir partinin olayların seyrini derinlemesine anlama yeteneğine, toplumun derinliklerindeki birikimi ile onun yüzeye vuran etkilerini doğru değerlendirme başarısına sıkı sıkıya bağlıdır. Bunu zamanında sezmek ve öngörmek, beraberinde buna uygun daha ciddi, güvenli ve iddialı bir hazırlığı da getireceği için, bu devrimci bir partinin beklenmedik patlamalara müdahale etme yeteneğini de alabildiğine güçlendirecektir.

 

3- Tunus ve Mısır örnekleri, büyük kitle hareketlerinin, isyan ya da ayaklanmaların, kurulu düzenin siyasal ve sosyal yapısına yönelebilmesinde devrimci önderliğin, ancak bu sayede olanaklı olabilecek devrimci yön ve programın tayin edici önemini de, kendi yapısal zayıflıkları üzerinden de olsa, bir kez daha göstermiş oldular. Gerek Tunus gerekse Mısır ayaklanmaları ifadenin en tam anlamında kendiliğinden hareketler oldular ve öylece de kaldılar. Buradaki sorun halk ayaklanmalarının beklenmedik bir biçimde kendiliğinden patlak vermeleri değildir, vurgulamış bulunduğumuz gibi bu türden hareketlerde ve devrimlerde genellikle böyledir. Sorun, bu hareketlerin patlak verdikten sonra da herhangi bir devrimci yönelimden, açık bir politik yön ve programdan, bunu olanaklı kılacak devrimci bir önderlikten yoksun kalmalarıdır.

Temel önemdeki bu yapısal zaaftan dolayıdır ki, ilgili ülkelerin egemen sınıfları ile arkalarındaki emperyalist güçler, ayaklanmaları belli sınırlar içine hapsederek denetim altına almakta belirgin bir kolaylık yakaladılar. Bu, Mısır’da özellikle böyle oldu. Emperyalistler ve Mısır burjuvazisi, bir yandan hareketi “devrim” nitelemesiyle okşayıp yüceltirlerken, öte yandan onu devrimci bir mecraya büyümekten başarıyla alıkoydular. Tam da işçi sınıfının üretim alanları üzerinden harekete geçtiği ve kendi sınıf istemlerini özel bir biçimde dile getirdiği bir evrede ise, diktatörü harcayıp hareketi durdular. Böylece de diktatörlüğü tüm yapısıyla ayakta tutmayı başardılar. Düzen ordusu ile düzenin temel payandalarından gerici Müslüman Kardeşler hareketi, herbiri kendine özgü konumları ve rolleri üzerinden, bunun başarılmasında düzenin iç ve uluslarası efendilerine paha biçilmez bir hizmet sundular.

Mısır’daki gibi muazzam bir halk hareketi patlamasının bu denli kolay bir biçimde dizginlenmesi ve denetim altına alınması, devrimci yön ve programın, onun taşıyıcısı ve uygulayıcısı olabilecek devrimci bir partinin olayların seyrindeki tayin edici önemini bütün açıklığı ile bir kez daha ortaya koymuştur.

 

4- Fakat sorun kendi başına devrimci bir partinin olup olmaması da değildir. Sorun aynı zamanda, bu devrimci partinin, isyan, ayaklanma ya da devrim türünden bir hareket kendiliğinden patlak verdiğinde, onun önüne düşebilecek, ona başarıyla yön verebilecek bir birikime ve hazırlığa, güce ve örgütlülüğe, uzun yılların ve en farklı mücadele koşullarının ürünü bir pratik deneyime ve önderlik yeteneğine az çok sahip olabilmesidir de. Eğer bu türden bir ön hazırlık ve birikim yoksa, olayların patlak vermesi devrimci partinin hızla güç kazanmasını ve öne çıkmasını alabildiğine kolaylaştıracak olsa bile, onun harekete başarıyla hakim olması ve doğru bir biçimde yönetip yönlendirmesi yine de olanaklı olamaz.

Nitekim Mısır’da değilse bile Tunus’ta olaylarda belirli bir rol oynayan devrimci bir parti var. Ama görülebildiği kadarıyla bu partinin olayların gidişini esasa ilişkin olarak etkileme gücü ve yeteneği hiç değilse halen yok.

Buradan çıkan esaslı dersi iki önemli ve birbirini tamamlayan aktarma üzerinden ortaya koymak istiyoruz. Bu iki aktarma Tunus ve Mısır’dan devrim için dersler kapsamında buraya kadar söylediklerimizin de toparlanması anlamına gelecek.

Aktarmalardan ilki Lenin’in “Nereden Başlamalı?” başlıklı çok iyi bilinen makalesinden: “... Durmadan sistemli ve planlı hazırlıktan söz ettik; ama amacımız asla, istibdadın ancak düzenli bir kuşatmayla ya da örgütlü bir saldırıyla yıkılabileceğini ima etmek değildir. Böyle bir görüş, hem saçma, hem de hayattan kopuk bir görüş olur. Tam tersine, istibdadın, kendisini sürekli olarak tehdit eden kendiliğinden patlamaların ya da önceden görülemeyen siyasi karışıklıkların etkisi sonucu çökmesi son derece mümkündür ve böyle olasılık tarihi olarak çok daha fazladır. Ama maceracı kumarlardan sakınmak niyetinde olan bir siyasi parti, faaliyetlerini, böyle patlamaları ve karışıklıkları beklemeye dayandıramaz. Biz kendi yolumuzda ilerlemeli ve düzenli çalışmamızı sebatla sürdürmeliyiz. Beklenmedik olaylara ne kadar az bel bağlarsak, herhangi bir ‘tarihi dönemeç’ karşısında hazırlıksız yakalanmamız da o kadar imkansız olur.”

İkinci aktarma ise Ekim’in (sayı: 165) yıllar öncesine (15 Mart 1997) ait bir başyazısından: “Devrime doğru büyüyen politik olaylar, hemen her zaman, çok büyük ölçüde kendiliğinden bir dinamiğe sahiptirler. Devrimler planlanıp uygulanmazlar, fakat toplumun derinliklerinde oluşan patlayıcı birikimin beklenmedik zamanlarda ve biçimler içinde dışa vurmasıyla oluşur ve gelişirler. Bununla birlikte, kendiliğinden patlak veren devrimler ya da büyük halk hareketleri, devrimci partiler tarafından yönetilip yönlendirilirler. Bu tarihsel olaylara bir yön, bir çizgi, bir program kazandırılarak, onlar bilinçli müdahalelerle adım adım zafere götürülebilir ve götürülürler. Devrimci önderliğin, devrimci öncü partinin bir devrimde oynayabileceği temel tarihsel rol de işte burada ifadesini bulur. Bu onun, patlak vermiş bir devrimin kaderini belirleyecek düzeydeki hayati önemde rolüdür.

“Fakat eğer devrimin ya da büyük bir halk hareketinin patlak verdiği ülkede, devrime varan ön birikim süreçleri içinde oluşmuş, gelişmiş, deneyim kazanmış, açık bir politik çizgiye ve sağlam bir örgütsel kimliğe sahip bir parti varsa, bu rolü başarıyla gerçekleştirme şansı olabilir. Patlak vermiş devrimler içinde doğan, kimliğini, çizgisini, örgütünü bu sıcak anlarda ancak kurabilen bir parti bile bu rolü oynayamaz. Ya da ancak istisnai durumlarda oynayabilir.

“Bu iki farklı duruma iki klasik örnek verilebilir. İlk duruma örnek, 1917 Rus Devrimi ve Bolşevik Partisi’dir. İkinci duruma örnek, 1918 Alman Devrimi ve Spartakist hareketten doğan Alman Komünist Partisi’dir. Bilindiği gibi ilki zaferle, ikincisi yenilgiyle sonuçlandı...” (H. Fırat, Dünya Ortadoğu ve Türkiye, Eksen Yay., s. 420-21)

Bu değerlendirmeyi, 1997 Mart’ında Arnavutluk’ta beklenmedik bir biçimde patlak veren, çok geçmeden silahlı ayaklanma biçimini alan ve ülkenin güney bölümüne bir süre egemen olan halk hareketini konu alan “Arnavutluk’ta Silahlı Halk Ayaklanması” başlıklı metinden aktarıyoruz. Ama görüldüğü gibi burada söylenen hemen herşey neredeyse olduğu gibi Tunus ve Mısır için de geçerlidir. Geleceğin devrimlerine başarılı bir önderlik, bugünden devrimin patlak vereceği ana uzanan bütün bir tarihi döneme yayılan hazırlığın başarısına sıkı sıkıya bağlıdır. Partimizin değerlendirmelerinde hep vurgulandığı gibi, eğer bugünden çok yönlü bir hazırlığı en iyi biçimde yapmazsak, özellikle de işçi sınıfı hareketi ekseninde örgütlü bir güç haline gelmeyi başaramazsak, gelecekte şu veya bu biçimde yaşanacak bir toplumsal patlama ya da devrime başarıyla önderlik etmek yeteneğinden de yoksun kalırız. Tunus’lu ve Mısır’lı devrimcilerin halen düştüğü duruma düşeriz.

 

5- Bu bizi, devrimci partinin tayin ediciliği ölçüsünde, hatta sözkonusu toplumun koşullarına bağlı olarak ondan bile önemli olan, bir başka önemli soruna getiriyor. Bu, işçi sınıfının olayların seyrinde oynayabileceği ve oynaması gereken roldür. Eylemli mücadeleleri ile gerek Tunus’ta gerekse Mısır’da, özellikle bu ikincisinde, gelmekte olan toplumsal sarsıntıyı önden duyuran işçi sınıfının patlak veren ayaklanmalarda etkin bir rol oynayamaması, her iki ülkede de hareketin nispeten kolayca kontrol edilebilmesinin esaslı bir nedenidir.

Tunus’taki ayaklanma konusunda bu konuda yeterli bir bilgi ve açıklık yok, hiç değilse bizim için. Ama Tunus Komünist İşçi Partisi temsilcileri işçi sınıfının ayaklanmaya katılımının zayıf kaldığını özellikle belirtiyorlar. Mısır’da ise tablo biraz daha açık. Üç haftaya yayılan ayaklanma sürecinde işçi sınıfının üretim birimleri üzerinden de hareketlenmeye başladığını ve diktatöre yol verilmesinde özel bir rol oynadığını biliyoruz. Ayaklanmanın başından itibaren ABD ile sıkı bir koordinasyon halinde olan Mısır ordusunun, tam da işçi direnişleri ve fabrika işgallerinin hızla yaygınlaştığı, işçi sınıfının gücünü üretim ve hizmet alanları üzerinden gösterdiği bir sırada apar topar Mübarek’e yol vermesi, bu çerçevede dikkate değer bir olgudur.

Kuşkusuz işçi sınıfının bu türden toplumsal hareketlerde oynayabileceği tayin edici rol çok karmaşık etkenlere bağlıdır. Fakat bu rolün temelde işçi hareketinin bağımsız devrimci politik ve örgütsel gelişimde aldığı mesafe ile sıkı sıkıya bağlantılı olduğunu biliyoruz. Bu da devrimci bir sınıf partisinin devrime etkin bir hazırlığının, herşeyden önce sınıf hareketinin bağımsız politik ve örgütsel gelişiminde aldığı mesafe ile ölçülebileceği anlamına gelir. Partimizin III. Kongresi ile birlikte özellikle öne çıkardığı “Parti, sınıf, devrim!” şiarı, ki kongre bildirisinin başlığıdır da aynı zamanda, buradaki kopmaz ve tayin edici bütünlüğü en özlü biçimde dile getirmektedir. Partinin sınıfla örgütlü birliğinin düzeyi ile devrimini kaderi birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.

Toplumsal mücadelelerde işçi sınıfı birleştirici olduğu kadar ayrıştırıcı da bir güçtür. Dahası o bunu modern burjuva toplumunda devrimci bir temelde yapabilecek biricik sınıftır da aynı zamanda. Onun birleştirici ve sürükleyici gücü, öteki emekçi katmanları kendi eksenine çekmesinde ve devrimci önderliği altında birleştirmesinde; ayrıştırıp saflaştırıcı gücü ise, sınıfsal ağırlığını ortaya koyduğu ölçüde öteki burjuva katmanların gerçek konum ve tutumlarını açığa çıkartmakta yatar. İşçi sınıfının toplumsal bir hareket içindeki devrimci ağırlığı kaçınılmaz olarak ayrışma getirir, böylece sağlıklı bir saflaşma sağlar. Sınıfın devrimci gücü ve ağırlığı, emekçi sınıf ve katmanları kendine doğru çekerken, tüm kesimleriyle burjuva katmanları hareketin dışına iter. Böylece onların hareketi denetim altına alıp sefil çıkarlarına alet etmeleri girişimi boşa çıkar. 1905 Devrimi bunun da klasik bir örneğini vermiştir bize. Devrimde işçi sınıfı ağırlığı ve inisiyatifi önplana çıkınca, o güne dek özgürlük nutukları çeken liberal burjuvazi hızla harekete yüz çevirmiş, devrime karşı gericilikle kol kola girmiştir. Tunus ve Mısır’da bu doğrultuda bir gelişme yaşansaydı, aynı şey olur, isyana şu veya bu ölçüde katılan burjuva ara katmanlar hızla harekete yüz çevirir, egemen sınıfın yanında saf tutarlardı. İşçi sınıfının ayaklanmalardaki yeri ve ağırlığının zayıflığından dolayıdır ki, ara burjuva katmanların harekete katılması ve giderek hareketin üzerine bir ağırlık olarak çökmesi kolaylaşmıştır.

Bu olgu Mısır’da özellikle belirgindir. Mısır’da hareketin o “zengin” bileşimi gerçekte onun esasa ilişkin temel bir zaafı olmuştur. Büyük bir isyanın kolayca denetim sınırları içine çekilmesinde bu özel bir rol oynamıştır. Başından itibaren hem ABD’de hem Mısır burjuvazisinde hareketin denetim altına alınabileceği, hatta Mübarek harcanmadan da yatıştırılabileceği umudunu doğuran tam da bu oldu. Nitekim Mısır işçi sınıfı kendi muazzam gücünü sınıfsal istemleri eşliğinde ve üretim alanları üzerinden gösterir göstermez, meydanlardaki şekilsiz kalabalıkların bir parçası olmaktan çıkıp üretim birimleri üzerinden sınıf bölükleri halinde eyleme geçer geçmez, başta Müslüman Kardeşler olmak üzere harekete yön vermede etkin bir konumda bulunan tüm burjuva kesimler, Mübarek’in gidişini yeterli bularak isyanı hızla sona erdirmişlerdir.

 

6- Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmaları yaygın biçimde “devrim” olarak nitelendi, niteleniyor. Emperyalist medya kuruluşlarından dünya ölçüsünde birçok ilerici-devrimci parti, grup ve kişiye, ayaklanan kitlelerin temsilcilerinden (Tunus ve Mısır örneği) ayaklanmada belli bir yer tutan devrimci partilerin temsilcilerine (Tunus) kadar bu böyle. Biz komünistlerse bu nitelemeyi paylaşmadığımız gibi onu devrim kavramını bozmaya ve sulandırmaya yönelik tehlikeli ve zararlı bir tutum ve girişim sayıyoruz.

Onyılları bulan bir bastırılmışlığın ardından büyük bir sosyal ve siyasal hoşnutsuzluğun bir anda patlayan volkan misali büyük bir toplumsal sarsıntı olarak kendini açığa vurması... Milyonları kapsayan ve haftalara yayılan muazzam bir kitle hareketliliği... Kitlelerin mevcut rejimin yasa ve yasaklarını meydan okuyan, siyasal meşruiyetini ortadan kaldıran, bu arada yer yer güvenlik güçlerini ve kurumlarını hedef alan büyük eylem inisiyatifi ve kararlılığı... Diktatörler şahsında diktatörlüklere karşı sergilenen büyük öfke ve kararlılık... Bütün bunlar Tunus ve Mısır’da yaşananların ortak tablosunu oluşturuyor. Bunları fiilen elde edilen siyasal kazanımlar tamamlıyor. Diktatörler koltuklarını terketmek durumunda kaldılar. Onyılların baskı ve terör rejiminin bunaltıcı cenderesinde gedikler açıldı ve henüz kalıcılığı tartışmalı olsa da birçok hak ve özgürlük halen fiilen kullanılır hale geldi.

Öte yandan, marksistlerin bir toplumda devrimci durumun temel göstergeleri olarak ele aldıkları üç temel unsuru, her iki ülke üzerinden de genel görünüm içinde saptayabiliyoruz. 1- Her iki ülkede de “yönetilenlerin” eskisi gibi yönetilmek istemediği ve “yönetenler”inse artık eskisi gibi yönetemez duruma düştükleri, olayların patlak vermesiyle birlikte ortaya çıktı. 2- “Ezilen sınıfların yoksulluk ve sefaletinin alışılmış ölçülerin üzerine çıkması”, hem Tunus’un ve hem Mısır’ın en yalın gerçeğidir. 3- “‘Barışçıl’ dönemlerde kendilerini sessizce sömürten, fakat fırtınalı bir dönemde, kriz koşulları sayesinde, fakat aynı zamanda bizzat ‘tepedekiler’ tarafından bağımsız tarihsel eyleme zorlanan kitlelerin eylemliliğinde önemli bir yükselme” (Lenin) ise, bu üç unsur içinde en açık ve dikkate değer olanıdır.

Bunlar birarada, genel planda alındığında, gerek Tunus’ta gerekse Mısır’da devrimci bir durumun doğduğunun da göstergeleridir. Fakat bütün bunlara rağmen ne Tunus’ta ve ne de Mısır’da yaşananları devrim olarak nitelemek olanağı yoktur. Tunus’ta kısmen daha ileri bir durum var. Kitleler yer yer cepheden devlet kurumlarını hedeflediler, ülkeyi terkeden diktatörün yerine geçen hükümeti devirdiler, siyasal tutukluların serbest bırakılmasını sağladılar, siyasal polisin ve eski iktidar partisinin feshedilmesini dayattılar, siyasal özgürlükleri daha geniş çapta fiilen kullanmaktalar, ayaklanmanın yarattığı yerel örgütlülükleri korumaktalar, ülkede devrimci bir parti önderliğinde kurulan birleşik güç odağı var vb... Bütün bu açılardan Tunus Mısır’daki durumun hayli ilerisinde durmaktadır. Mısır’da ayağa kalkan kalabalıklar çok daha geniş ve eylem dalgası çok daha uzun süreli olabildiği halde üstelik. Mısır’ın zayıf yanı devrimci partinin tümden yokluğu, önemli bir handikap olarak ordu ve Müslüman Kardeşler faktörü, yanısıra da orta sınıfların hareket üzerindeki özel etkisi oldu.

Sorun hiçbir biçimde salt diktatörlerin gitmesi, diktatörlüklerinse hala tüm temelleriyle ve temel kurumlarıyla yerli yerinde duruyor olması, bu anlamda hareketin sınırlı bir başarı düzeyinde kalması değildir. Sorun bu temelleri ve kurumları hedefleyen bir hareketin olmamasıdır, halk ayaklanmalarının böyle bir kapsam ve yönelimden yoksun bulunmasıdır. Bu temel önemde yapısal özelliği gözden kaçırarak her büyük kitle hareketini devrim olarak nitelemek, bilimsel devrimci bakışın yitirilmesi olur.

“İktidarın bir sınıftan ötekine geçişi, sözcüğün salt bilimsel anlamıyla olduğu kadar, politik ve pratik anlamıyla da bir devrimin birinci, başlıca ve esas belirtisidir...” diyor Lenin. Kuşkusuz, somut bağlamından da (Şubat Devrimi) bildiğimiz gibi, Lenin bu sözlerle başarılı bir devrimi tanımlıyor. Ama böylece başarısız da kalsa sonuçta her gerçek devrimin toplumsal-siyasal anlamını, muhtevasını ve yönelimini de en özlü bir biçimde ortaya koymuş oluyor. Bundan çıkan sonuç, devrim nitelemesini belirleyenin, hareketin akibeti ve dolayısıyla somut kazanımları değil, fakat sosyo-politik muhtevası ve siyasal yönelimi olduğudur.

Rusya’da 1905 Devrimi hedeflediği hiçbir sonuca ulaşmadan, temel istemlerinin hiçbirini elde edemeden ağır bir yenilgiye uğradı. Ama o yine de görkemli bir siyasal devrimdi ve Ekim Devrimi’ne giden yolda önemli bir kilometre taşı oldu. Çünkü soylular sınıfını temsil eden Çarlık düzenini yıkmak ve demokratik cumhuriyet kurmak gibi açık bir siyasal yönelime sahipti. Her gerçek devrimde olduğu gibi (ki bu bütün devrimler üzerinden somut olarak örneklenebilir) 1905 Devrimi’nde de sahnede kendilerine özgü istemleriyle sınıflar ve buna sıkı sıkıya bağlı olarak, bu sınıfların her birinin istemlerine daha tutarlı ifadeler kazandıran siyasal özneler vardı. İşçi sınıfı sahnenin önplanındaydı; Çarlığı devirmeyi hedefliyor, demokratik cumhuriyet ve 8 saatlik işgünü istiyor, köylülüğün toprak talebinn destekliyordu. Köylülük serfliğin kaldırılmasını ve toprak istiyor, cumhuriyet talebinde işçi sınıfını destekliyordu. Libaral burjuvaziyse Çarlığı anayasal monarşiyle sınırlamak peşindeydi. Ve tüm bu sınıfları temsil eden partiler, program, strateji, taktik ve örgütleriyle, uzun yıllardan beri sahnede idiler ve kendileri yönünden muhtemel bir devrime hazırlanıyorlardı. Devrim patlak verdiğinde ise konum ve hedeflerine göre onu etkilemeye ve yönlendirmeye çalıştılar.

Tunus’ta ve Mısır’daki halk ayaklanmalarında ise böyle bir muhteva ve yönelim yoktu. Sahnede bağımsız istemleri ve buna dayalı bağımsız eylemleriyle sınıflar ve siyasal özneler değil, fakat muazzam boyutlarda da olsa salt insan yığınları vardı. Sınıfsal kimlikleri üzerinden kendilerini gösteremeyen şekilsiz insan yığınları. Bundan dolayıdır ki bütün dikkatler ve temel istem, salt diktatörün gitmesi üzerinde odaklaştı ve öylece kaldı. Hareketin burjuva öğeleri bunu özellikle bu doğrultuda yönlendirdiler. Nitekim her iki ülkede de diktatör, geride tüm kurumlarıyla birlikte diktatörlüğü ve kendi 20-30 yıllık suç ortaklarını bırakarak bir yana çekilince de, hareket gücünü ve dinamizmini yitirdi.

 

7- Bu da bizi Tunus ve Mısır’ın bir başka hayati önemde dersine, düzenin kendini savunabilme yeteneği ve olanakları ile düzen kurumları hakkında taşınabilecek hayallerin böylesi tayin edici anlarda nasıl da büyük bir tuzağa dönüşebileceği gerçeğine getiriyor.

Endenozya’nın 33 yılık faşist diktatörü Suharto’nun istifasının (21 Mayıs 1998) hemen ardından Kızıl Bayrak’ta yayınlana başyazı (23 Mayıs 1998), "Suharto’nun İstifasıyla Halk Hareketi Dizginlenmeye Çalışılıyor” üst başlığı altında şu anlamlı ana başlığı taşıyordu: “Diktatör Gitti, Diktatörlük Duruyor...” Tunus’un 23 yıllık diktatörünün ülkeden kaçmak zorunda kalmasının ardından ortaya çıkan yeni durum da, ilerici-devrimci yayınlarda genellikle bu ifade ile özetlendi.

Aynı durum Tunus’un ardından Mısır’da da yaşandı. Ülkenin 31 yıllık diktatörü Hüsnü Mübarek sonunda istifa etmek zorunda kaldı, oysa düne kadar temsil ettiği rejim tüm yapısıyla yerli yerinde duruyor. Üstelik salt kurumlarıyla değil yönetim kadrosuyla da. Mübarek’in ardından yönetimi rejimin belkemiği ordu devraldı. Ve ordu üzerinden dizginleri eline alan kişi, Yüksek Askeri Konsey’in başı Muhammed Hüseyin Tantavi, istifa etmek zorunda kalan 31 yıllık diktatörün 20 yıllık savunma bakanı ve 16 yıllık genelkurmay başkanı! Bu çarpıcı olgu bile kendi başına tüm durumu özetlemeye yetmektedir.

Şimdi de Mısır’daki bu güncel tablonun ışığında 1998 yılında Endonezya’da yaşananların anlamına bakalım. Sözünü ettiğimiz “Diktatör Gitti, Diktatörlük Duruyor...” yazısından aktarıyoruz: “33 yıllık çürümüş ve kokuşmuş bir baskı rejiminin simgesi olarak diktatör Suharto istifa etti, ama rejim tüm kişi ve kurumlarıyla yerli yerinde. Suharto gitti ama Suharto rejimi olduğu gibi duruyor. Büyük fedakarlıkları göze alarak ayağa kalkan milyonlarca insanla alay edercesine, istifa eden diktatör yerini sağ kolu olan adama bıraktı ve aynı anda bu ‘yeni başkan’ dört yıllık görev süresi için yemin etti. Bu operasyonun gerisinde doğal olarak emperyalizmin tam güdümündeki ordu var. Şu an halk hareketine karşı kurulan en güçlü barikat olan ordu, Suharto ailesinin güvenliğini sağlama sorumluluğunu üstlendiğini de açıkça ilan etti. Tüm bunlar, ayaklanan halk kitlelerinin ‘ipe çekilsin!’ dediği kanlı bir diktatöre kendini bu siper etme tutumu, Suharto rejiminin, onun en temel kurumu olarak ordunun, halk kitlelerine karşı yalnızca bir adım geri çekilerek giriştiği bir yeni tehdit ve meydan okumadan başka birşey değildir.” (H. Fırat, Dünya Ortadoğu ve Türkiye, Eksen Yay., s. 429)

Olayların Endonezya’daki bu gelişim seyri neredeyse tamı tamına bugünkü Mısır’ı andırıyor. Suharto yerine Mübarek’i, Suharto’nun ‘sağ kolu’ yerine de Mübarek’in “20 yıllık savunma bakanı ve 16 yıllık genelkurmay başkanı” olan adamı koyun, böylece neredeyse tamı tamına aynı senaryoyu bulursunuz. İlkinde Sharto’nun ‘sağ kolu’ ve ikincisinde ise Yüksek Askeri Konsey’in başı Tantavi’nin görevden çekilen diktatöre hizmetlerinden ötürü şükranlarını sunması bile aynı. Senaryodaki tek fark, bunun iki farklı ülkede ve 13 yıllık zaman aralığı ile gerçekleşmiş olmasıdır.

Düzen kurumları hakkında taşınabilecek hayallerin büyük toplumsal fırtınalar döneminde nasıl da öldürücü sonuçlar yaratabileceğini bize 13 yıl önce Endonezya ve şimdi de Mısır gösteriyor. Üstelik aynı kurum, yani düzen ordusu üzerinden. Son elli yılın tüm acılı deneyimlerine rağmen hala da “orducu sosyalist” olmakla övünebilen ordu yalakalarının hiç de az olmadığı bizimki bir ülkede, bu dersin apayrı bir önemi vardır.

 

-III-

Devrime hazırlanmak...

 

Kapitalist dünya ve emperyalist sistem, genel işleyişi içinde, son otuz yıldır, ama özellikle de dizginlerinden boşalmış halde son yirmi yıldır, gezegenimizin toplumsal fay hatlarında büyük enerji birikimleri yaratmaktadır. Bu birikim henüz büyük depremlere, ki bunlar toplumsal devrimler zinciri biçiminde sökün edecektir, yolaçmış olmasa da, öncü sarsıntıların ardı arkası kesilmemektedir. Tunus ve Mısır bunun güncel yeni örnekleri oldular.

Biz komünistler, nerede, ne zaman ve ne biçimde ortaya çıkacağını kestirememekle birlikte, hiçbir büyük toplumsal hareketi, isyanı ya da ayaklanmayı şaşırtıcı bulmuyoruz. Zira sistemin gidişatının toplumsal fay hatlarında sürekli patlama dinamikleri biriktirdiğini ve bunun da ilk sarsıntılar biçiminde kendini bir dönemdir dışarı vurmaya başladığını biliyoruz. Bu tespit, günümüz dünyasına ilişkin her devrimci tahlilin temel hareket noktası olmak zorundadır. Bu tespite dayanmaksızın günümüz dünyasının temel süreçlerini anlamak olanaklı olamayacağı gibi, önümüzde uzanan ve giderek de yakınlaşmakta olan yeni tarihi döneme devrimci hazırlık da yapılamaz. Bu gerçeği görmek, görev ve hedeflerini bunun ışığında ele almak, kendini her bakımdan buna göre konumlandırmak ve hazırlamak, günümüz dünyasında gerçekten devrimci bir parti olabilmenin olmazsa olmaz koşulları arasındadır.

Bundan dolayıdır ki, bu değerlendirmenin girişine TKİP III. Kongresi Bildirisi’nden alınan pasaj, hemen devamında şu sözlere bağlanmaktadır:

“Bu tespit partimizin tüm mücadele, çalışma ve örgütlenme çabasının belirleyici ana ekseni durumundadır. Partimiz tüm güncel devrimci görev ve sorumluluklarına buradan bakmakta, geleceğin büyük mücadelelerine bu bakışaçısı ile hazırlanmaktadır. Her biçimi ile burjuva gericiliğinin Türkiye toplumunu boğucu bir kuşatma altında tutması güncel olgusu geçici olmaya mahkumdur. Kapitalizmin onulmaz çelişkileri karşı konulmaz bir biçimde Türkiye işçi sınıfını ve emekçilerini bir kez daha devrimci sınıf mücadelesi alanına yöneltecektir. TKİP bu bilinçle, bundan beslenen bir devrimci güven ve iyimserlikle hareket etmekte, tüm güncel çabasını bu süreci hızlandırmaya yoğunlaştırmakta, bunu ise şaşmaz bir biçimde proletarya devrimi hedefine bağlamaktadır.”

EKİM

Ekim / 272 / Nisan 2011

tkip.org sitesinden alınmıştır...