Temel özellikleriyle kapitalist emperyalizm - E. Bahri

Kapitalizmin üst aşaması olan emperyalizm, emperyalizm olarak kaldığı sürece temel özelliklerinden vazgeçemez. Zira bu özellikleri yaratan sistem, onlarsız devam edemez. Emperyalizmin yüz yılı aşan tarihi de insan soyunun halen maruz kaldığı ağır yıkımlar da bunu ispatlayan sayısız kanıt içerir.

Kapitalist emperyalizm yeni bir hegemonya krizinin eşiğine gelmiş görünüyor. Bu dönemlerde ‘dünya jandarması’ olan emperyalist güç zayıflarken, sahneye güç kazanan yeni aktörler çıkmaya başlar. Egemenlik alanlarının yeniden paylaşımını kaçınılmaz kılan bu süreçler 20. yüzyılda iki dünya savaşı ile sayısız bölgesel savaşa yol açtı. Afganistan ile Irak’ın işgaliyle başlayan yeni savaş dalgası Libya, Suriye, Yemen gibi Arap ülkelerinde devam ediyor. Ortadoğu’daki etkisini korumak için savaş kundakçılığı yapan ABD’ye karşı, Rusya’nın başını çektiği güçlerin sergilediği direniş, hegemonya krizinin derinleşme eğiliminde olduğuna işaret ediyor.

Kriz, bunalım, savaş gibi felaketlerin birbirini izlemesi, sisteme içerilmiş yapısal sorunlardan kaynaklanıyor. Bölgede cereyan eden çatışmalarda etnik, dinsel, mezhepsel söylemin öne çıkarılması, kapitalist emperyalizmin koyu gericiliğin dip çukurunda olduğunu, aristokrasiye karşı savaşında burjuvazinin yarattığı ilerici değerlere tamamen yabancılaştığını kanıtlıyor. Bundan dolayı “uygar batının” hegemonya savaşında IŞİD, El Nusra gibi vahşi katil sürüleri vazgeçilmez hale gelmiş görünüyor.

Sistemin sınırları içinde kalınarak bu felaketler zincirine çözüm üretilemez. Yapısal niteliğinden dolayı bu felaketleri yaratan kapitalist emperyalizm yıkılmadan kalıcı bir çözüm olası değil. Artık insan soyunun önündeki temel sorun, bu sistemin dayattığı barbarlık içinde çöküşü engelleyebilecek birleşik/enternasyonal bir direniş örgütlemektir.

Özellikler aynı, yıkım tarifsiz

Sovyetler Birliği’nin dağılmasına istinaden “tarihin sonu” safsatası piyasaya sürüldü, “emperyalizm” kavramı ise tabir caizse tedavülden kaldırıldı. Gerçekliği kavramlarla tersyüz etme seferberliğine kafa karışıklığı yaşayan kimi solcularla, sol liberal kalem erbapları da katıldı. Bu gerici cereyana kapılıp sistemin hizmetine giren sol liberal entelijensiya, “post emperyalist” dönemin teorisini yapabilecek noktaya kadar düştü.

“Emperyalizm sonrası” döneme girildiğine dair safsatalar ortalığı bulandırırken, emperyalist güçler, icraatlarıyla “temel özelliklerinin” hiçbirinden vazgeçmediklerini, işgal ederek, yakıp yıkarak, katlederek kanıtlıyorlardı. Kapitalizmin üst aşaması olan emperyalizm, emperyalizm olarak kaldığı sürece temel özelliklerinden vazgeçemez. Zira bu özellikleri yaratan sistem, onlarsız devam edemez. Emperyalizmin yüz yılı aşan tarihi de insan soyunun halen maruz kaldığı ağır yıkımlar da bunu ispatlayan sayısız kanıt içerir.

Lenin’in Emperyalizm (Kapitalizmin en yüksek aşaması) kitabını yayınlamasının üzerinden yüz yıl geçti. Halen konuya dair temel kaynak niteliği taşıyan bu eser, -dönemin verileri sınırlı olmasına rağmen- kapitalist emperyalizmin karakteristik özelliklerini saptamayı başarmıştır. Marksist yöntemin gücüne dayalı bu başarı, günümüz dünyasında yaşananları yerli yerine oturtmak için de yol göstericidir. Kuşkusuz ki sistem, bir asırlık sürede büyük değişimler, dönüşümler yaşadı. Ancak bunlar özde değil, biçim ve yoğunlaşma alanlarında gerçekleşti. Bundan dolayı emperyalizmin temel özellikleri yerli yerinde dururken, bunların yarattığı yıkım ve felaketlerin haddi hesabı bulunmuyor.

Emperyalizmin özellikleri insanlığın felaketi

Lenin, emperyalizmi ‘kapitalizmin en yüksek aşaması’, ‘tekelci kapitalizm’, ‘kapitalizmin özel bir aşaması’ gibi tanımlarla ele alır. Daha kapsamlı beş maddelik tanımı ise şöyledir:

“(1) Üretimde ve sermayede görülen yoğunlaşma öyle yüksek bir gelişme derecesine ulaşmıştır ki, ekonomik yaşamda kesin rol oynayan tekelleri yaratmıştır; (2) banka sermayesi sınai sermayeyle kaynaşmış ve bu “mali-sermaye” temel üzerinde bir mali-oligarşi yaratılmıştır; (3) sermaye ihracı, meta ihracından ayrı olarak, özel bir önem kazanmıştır; (4) dünyayı aralarında bölüşen uluslararası tekelci kapitalist birlikler kurulmuştur; (5) en büyük kapitalist güçlerce dünyanın toprak bakımından bölüşülmesi tamamlanmıştır.” 1

Kapitalist emperyalizmin çağımızdaki temel özelliklerine baktığımızda, Lenin’in yaptığı tanımın, özü itibarıyla geçerli olduğunu görürüz. Elbette her alanda daha karmaşık, daha yoğun, daha kurumsal, daha vahşi, daha yıkıcı bir emperyalist sistemle karşı karşıyayız. Yapısal sorunlarına rağmen yüzyıllık bir aradan sonra halen dünyaya egemen olan bu sistem, varlığını sürdürmek için sayısız araç, yöntem, kurum yarattığı gibi sömürü, yağma, yıkım, savaş, işgal vb. alanlarda da yüz yıl öncesinden çok daha tehlikeli, daha kuralsız, daha acımasız bir niteliğe bürünmüştür.

İşçi sınıfı, emekçiler, yoksul köylüler, ezilen halklar, kadınlar, çocuklar başta olmak üzere ancak bir bütün olarak insan soyunun bir asırdan beri yaşadığı tüm felaketlerin esas kaynağı, emperyalizmin bu temel özelliklerinde saklıdır. Varılan yerde ise kapitalist emperyalizm, artık yerkürenin üzerindeki yaşam alanını da bir bütün olarak tehdit ediyor. Devasa boyutlara varan silahlanma yarışı (artarak devam ediyor), küresel ısınma, ekolojik dengenin bozulması, dünya nüfusunun yarısı açlık sınırında yaşarken trilyonlarca dolarlık serveti ele geçiren büyük tekeller ve daha pek çok musibet... Tüm bunlar, insan soyunun, kapitalist emperyalizmi ortadan kaldırmak ya da yok olmak ikilemiyle karşı karşıya bulunduğunun somut verileridir.

Diğer bir ifadeyle; “Emperyalizm çürüyen ve asalak kapitalizmdir. Emperyalist tekeller, azami kârın gerektirdiği her durumda teknik gelişmeyi sınırlayarak ya da yıkıcı alanlarda kullanarak, üretici güçlerin özgürce gelişmesini engellerler… Açlık, hastalık ve bakımsızlıktan yüz milyonlarca insanın perişan olması ve kitlesel ölümler, sistemdeki aşırı çürümenin trajik yansımalarıdır.” 2

Özde değil, biçim ve kapsamda dönüşüm

Lenin’in çalışmasından önce emperyalizme dair iki yapıt yayınlanır. İlki, 1902’de Londra ve New York’ta yayınlanan İngiliz iktisatçısı J. A. Hobson’un Emperyalizm adlı yapıtıdır. İkincisi, 1910’da Viyana’da yayınlanan Avusturyalı marksist Rudolf Hilferding’in Mali Sermaye adlı eseridir. Lenin her iki yapıtı eleştirel bir şekilde referans alır. Tekelci kapitalizme dair vurgular ise Marx’a kadar uzanır, Lenin’in vurguladığı gibi, “Kapitalizmin teorik ve tarihsel bir tahlilini yaparak, serbest rekabetin üretimin yoğunlaşmasına yol açtığını, bunun ise, belirli bir gelişme aşamasında, tekelciliğe götürdüğünü tanıtlayan Marx’ın yapıtı”dır.3 Engels’in de son dönem yazılarında tekelleşme ve mali sermayeye vurgu yaptığı görülür. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Erfurt programıyla ilgili öneri/eleştirilerinde bu noktaya özellikle vurgu yapar. Yine de genel hatlarıyla emperyalizmin dünyaya hakimiyeti, 1900’de belirginleşmeye başlar.

Sömürgecilik ve emperyalizm, geçmişin büyük imparatorluklarında da görülen bir eğilimdi. Ancak dünyaya hakim bir sistem olarak tarih sahnesine çıkması kapitalizmin tekelci aşamasıyla gerçekleşmiştir. O tarihten bu yana sistem elbette büyük dönüşümlere uğradı. Yaşanan değişimler Lenin’in saptadığı temel özelliklerin hiçbirini geçersiz kılmamıştır. Ancak bu değişimler sistemin temel özelliklerini çok daha karmaşık, daha yoğun, daha kapsamlı, daha yıkıcı vb. hale getirmiştir. Kısaca örnekleyelim…

1) Üretimin yoğunlaşması ve tekeller

“Marx’ın, Kapital'i yazdığı sırada, serbest rekabet, iktisatçıların büyük çoğunluğunca, bir 'doğa yasası' gibi görülüyordu.” Oysa “üretimin yoğunlaşmasının bir sonucu olarak tekellerin doğması, kapitalizmin gelişmesinin içinde bulunduğumuz evresinde genel ve temel bir yasadır.” 4

Çağımızda üretimin yoğunlaşması ve tekelleşmenin vardığı boyut, Lenin dönemiyle kıyaslanmayacak bir noktaya ulaşmıştır. Öyle ki, dünyanın büyük tekellerinin denetiminde bulunan servet, trilyonlarca dolarla ifade ediliyor, servet artışı tüm hızıyla devam ediyor. “Tekelleşmede ölçek olarak artık bütün bir dünya pazarı hedef alınmaktadır. Tekellerin büyüklük ölçeği dünya pazarının toplamına göre hesaplanmaktadır. Eğer bir tekelin pazarı bir kıta ile sınırlıysa, o hep yutulma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

“Chrysler tekeli, 200 milyonu aşkın nüfusu olan Endonezya’dan çok daha fazla mali olanağa sahiptir.” 5

Her yıl yayınlanan dünyadaki servet dağılımına dair raporlarda büyük tekellere düşen payın hızla arttığı gözlenmektedir. Bu durum kapitalizmin tekelleşmeyi koşullayan, serveti bir tarafta sefaleti öte tarafta biriktiren bir sistem olduğunu kanıtlamaktadır.

2) Bankalar ve yeni rolleri

“Bankalar geliştikçe ve az sayıda kurumlarda yoğunlaştıkça, mütevazı aracılar olmaktan çıkıp, belli bir ülkenin ya da birçok ülkenin hammadde kaynaklarının ve üretim araçlarının çoğunu, kapitalistlerin ve küçük patronların para sermayelerinin hemen hemen tamamını emirlerinde bulunduran muazzam tekeller haline gelirler…” 6

 Yüz yıl öncesinin tekel konumunda bulunan bankaların servetleri, bugünkülerle kıyaslansa, ‘mütevazi’ kalır. Devasa boyutlara ulaşan servet birikimi, bankaların yanı sıra sigorta şirketlerini ve fonları sistemin en etkili mali güçleri haline getirmiştir. Artık günümüzde, Üretimin yanı sıra finans alanında da dev boyutlarda bir tekelleşme söz konusu. Dünyada dev bir finans sermayesi dolaşıyor. Kapitalizmin esas motor gücünü günümüzde mali sermaye oluşturmaktadır…7

Artı-değerin yatırıma dönüştürülmeyen kısmından biriktirilen mali sermaye trilyonlarca dolara ulaşmıştır. Bu sermaye ile dev kumarhanelere dönüşen borsalarda kumar oynanıyor, sadece şirketler değil, ülkeler bile bu sınır tanımayan sermaye vampirleri tarafından batırılıyor. Birbirlerini de yutan bu yamyam şirketler artık dünyanın dört bir tarafında cirit atıyor.

3) Mali sermaye ve mali oligarşi

Üretimin yoğunlaşması, bunun sonucu olarak tekeller; sanayinin ve bankaların kaynaşması ya da iç içe girmesi işte mali-sermayenin oluşum tarihi ve bu kavramın özü.” 8 “Birkaç elde toplanmış olan ve fiilen tekel durumu yaratan mali-sermaye, mali-oligarşi egemenliğini güçlendirerek bütün bir toplumu tekelciler yararına haraca keser…” 9

Mali-sermayeden aldığı güçle siyasi yönetime müdahale eden mali-oligarşi, ülkelerin hem iç hem dış politikasının belirleyici aktörlerinden biridir. Hem resmi devlet kurumlarında hem siyasi partilerde hem medyada etkili ajanlar konumlandıran mali-oligarşi, emperyalist saldırganlık ve savaşların da kundakçısıdır. Farklı kılıflarla icra edilen savaşlar, mali-sermayenin/mali-oligarşinin çıkarlarını esas alıyor. Büyük şirketlerin hemen her alanda faaliyet yürütmelerinden dolayı bu sermaye kesiminde bankaların, sigorta şirketlerinin, fonların yanı sıra büyük silah, otomotiv, petro-kimya vb. şirketler de yer alıyor.

Kimi zaman hem ülkeler içinde hem ülkeler arasında nüfuz ve çıkar çatışmalarının tarafı olan bu şirketler, yaşanan felaketlerin de baş sorumlularıdırlar. “Emperyalist tekeller arasında dünya ölçüsünde süren kıyasıya rekabet, büyük emperyalist devletler arasında pazarlar, hammadde kaynakları, kârlı yatırım alanları ve genel olarak nüfuz alanları uğruna şiddetli mücadele biçimini aldı. Eşitsiz gelişmenin şiddetlendirdiği bu mücadele, görülmemiş boyutlara varan militarizmin ve dünya egemenliği uğruna verilen emperyalist savaşların kaynağı haline geldi.” 10

4) Sermaye ihracı

“Serbest rekabetin tam olarak hüküm sürdüğü eski kapitalizmin ayırdedici niteliği meta ihracıydı. Tekellerin hüküm sürdüğü bugünkü kapitalizmin ayırdedici niteliği ise, sermaye ihracıdır.” 11

Sermaye ihracının çağımızda vardığı devasa boyut, yüz yıl öncesiyle kıyaslanamaz noktadadır. Zira artık sermaye ihraç etmenin sayısız biçimi mevcuttur. IMF, DB (Dünya Bankası) gibi uluslararası finans kuruluşlarının yanı sıra, bankalar, sigorta şirketleri, fonlar, borsa oyuncuları vb… Tüm bunlar, emperyalistlerin dünyayı sömürme ve yağmalama araçları haline gelmiştir. Buna emperyalist metropollerdeki fabrikaların sökülüp iş gücünün ucuz olduğu ülkelere taşınması da ekleniyor. Bir diğer yaygın yöntem ise borçtur. Örneğin Türkiye’nin halihazırda emperyalist finans kuruluşlarına olan toplam (resmi/özel sektör) borcu 400 milyar doları aşmıştır. Bu oran değişse bile, bağımlı ülkelerin büyük çoğunluğu borç yükü altında bulunuyor.

5) Kapitalist gruplar arasında dünyanın paylaşılması

Lenin, verilere dayanarak 1903 yılında dünyanın kapitalist gruplar arasında paylaşımının tamamlandığını kanıtlıyor. Oysa kapitalizmin “eşitsiz gelişim yasası” hiçbir paylaşımın kalıcı olmasına izin vermez. Çünkü “Kapitalistler dünyayı paylaşıyorlarsa, bunu, kendilerinde bulunan hain duygulardan ötürü değil, ulaştıkları yoğunlaşma düzeyi, kâr sağlamak için kendilerini bu yola başvurma zorunda bıraktığından yapıyorlar.” 12

Emperyalist ülkelerin ulaştıkları yoğunlaşma düzeyi sürekli değişim halinde olduğu için paylaşım savaşları kaçınılmazdır. Zira paylaşımdan pay alamayan ya da payını yetersiz gören emperyalist bir devlet, gücü belli bir noktaya vardığında yeni bir paylaşım talep ediyor. Diğerleri paylarından vazgeçmedikleri için savaşlar patlak veriyor. Yeniden paylaşım süreçleri, kapitalist emperyalizmin insanlığı en ağır yıkımlara uğrattığı dönemlerdir aynı zamanda.

6) Büyük güçler arasında dünyanın paylaşılması

Büyük tekeller dünya pazarlarını paylaşırken, emperyalist devletler ise dünyayı toprak bakımından aralarında paylaşıyor. “Dünya paylaşılmış bulunmaktadır, öyle ki, topraklar ileride ancak yeniden paylaşma konusu olabilir; yani efendisi bulunmayan toprağa bir ‘efendi’nin sahip olması yerine, toprak bir ‘sahip’ten diğerine geçebilir.” 13

Yeniden paylaşım dönemlerinde kapitalist emperyalizm en yıkıcı, en kıyıcı halini gösterir. Dünya savaşları, bölgesel savaşlar ve yanı başımızda devam eden savaşlarda olduğu gibi...

Devasa ordular, yeni silah teknolojileri, yıkımlar, katliamlar büyük tekellerin çıkarlarını korumak içindir. Çünkü, “Tehditler, savaşlar, sömürgeci işgal gibi diğer politik araçlar da yabancı bir ülkede ayrıcalıklı ticari pozisyonlar elde etmek, mineral kaynaklarının mülkiyetini ele geçirmek, yabancı ticaret ve yatırımların önündeki engelleri ortadan kaldırmak, kapıları ekonomik giriş ve işgali kolaylaştıran yabancı bankalara ve diğer mali kuramlara açmak için yeterli politik etki icra etmenin önünü açan değerli araçlardır.” 14

Emperyalist saldırganlığın asıl hedefleri bu kadar açıkken, celladın kurbanlar için ‘timsah gözyaşları’ dökmesi ise, son yıllarda adetten oldu. Tıpkı Suriye’yi yakıp yıkan batılı emperyalistlerle uşaklarının bu ülkenin çocukları için gözyaşı döker görünme çabalarında olduğu gibi...

“Demokrasi ihracı” bunun neresinde?

Emperyalist saldırganlık ve savaşı “demokrasi/özgürlük ihracı” diye pazarlama modasına tanık olmaktayız. Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye kadar barbarlık bu söylemlerle pazarlanıyor. Örneğin eski ABD başkanı oğul Bush emperyalist işgali şöyle tanımlıyordu:

“Eşsiz gücümüzü ve etkimizi, birçok ulusun kalkınıp zenginleşeceği samimi uluslararası bir düzen kurmak için kullanacağız. Barış dolu özgür bir dünya, Amerika’nın uzun dönemdeki çıkarlarına hizmet eder, Amerika’nın kalıcı ideallerini yansıtır ve müttefiklerini birleştirir…” 15

Özellikle Irak işgalinde önce bu söylem medya tekelleri tarafından arsızca pazarlandı. Sanki ABD’nin tek derdi “Irak halkını Saddam diktasından kurtarmaktı.” Oysa “Emperyalizmin şu veya bu ülkeye özgürlük ve demokrasi götürmesi iddiası teorik olarak saçma, tarihsel olarak da her türlü dayanaktan yoksundur. Tarihte bunun örneği görülmemiştir.” Vurgulamak gerekiyor ki, “Faşizm emperyalizmin en dolaysız ürünüdür; emperyalist çağda burjuva gericiliğinin yoğunlaşmış ve burjuva devlette kurumlaşmış şeklinden başka bir şey değildir.” 16 Emperyalizm faşizm üretebilir ama demokrasi değil…

“Demokrasi götürme” söyleminin en rezil versiyonu Suriye’ye karşı savaşta kullanıldı. Emperyalistlerin yanı sıra Ortadoğu’da bağnaz gericiliğin azılı temsilcileri olan Suudi Arabistan, Katar, AKP Türkiye’si üçlüsünün hizmetindeki IŞİD ile El Nusra eliyle Suriye’ye demokrasi götürüleceği söylendi. Elbette bu kepazelik tutmadı ve adı geçen devletlerle emperyalist efendileri demokrasiyle değil, IŞİD-El Nusra ikilisiyle birlikte anılıyorlar.

Elbette bütün halkların demokratik hak ve özgürlüklere, sosyal haklara, onurlu bir yaşama ulaşma özlemleri var. Ancak bu emperyalistler sayesinde gerçekleşemez. Tersine, hak kazanmanın tek yolu emperyalistlerle işbirlikçilerine karşı meşru/birleşik direniştir.

Notlar:

1 Lenin, Emperyalizm, s. 100, Sol Yayınları, 11. Baskı

2 TKİP Programı, s. 22, Eksen Yayıncılık

3 Lenin, a.g.e, s. 24

4 Lenin, a.g.e, s. 24

5 Uluslararası Durum Üzerine Değerlendirmeler, sf. 16, Eksen Yayıncılık

6 Lenin, a.g.e, s. 35

7 Uluslararası Durum Üzerine Değerlendirmeler, sf. 17

8 Lenin, a.g.e, s. 54

9 Lenin, a.g.e, s. 60

10 TKİP Programı s. 21

11 Lenin, a.g.e, s. 69

12 Lenin, a.g.e, s. 85

13 Lenin, a.g.e, s. 87

14 Harry Magdoff, Sömürgesiz Emperyalizm, s. 81, Devin Yayınları, birinci baskı

15 David Harvey, Yeni Emperyalizm, s. 4, Everest Yayınları

16 H. Fırat, Dünya Türkiye ve Sol Hareket, s. 105-106, Eksen Yayıncılık