Sınıflı toplumlar ve sınıf mücadeleleri

Proletarya devrimine öncülük edecek ve sosyalist toplumu kuracak yegane sınıf ise işçi sınıfıdır. Bu tarihsel misyonu onun adına hiçbir güç gerçekleştiremez.

Sınıfsız ilkel komünal toplumun tarihe karışmasını izleyen köleci, feodal ve kapitalist gibi toplumlar, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve üretim araçlarından yoksun sınıfların sömürüsüne dayanan sınıflı toplumlardır. Tarihsel olarak en son uzlaşmaz sınıflı toplum biçimi olan kapitalizm, bağrında sınıfsız, sömürüsüz bir toplumsal düzene geçişin maddi önkoşullarını barındırır.

Toplumların sınıflara bölünmesi, ilkel komünal toplumun çözülmesiyle beraber üretici güçlerin gelişmesi ve emek üretkenliğinde artışa yol açtı ve oluşan fazla ürün insanın insanı sömürebilmesi sonucunu yarattı. Böylece köleler ve köle sahipleri olmak üzere iki temel kampa ayrılan ilk sınıflı toplum olan köleci toplum oluştu. Köleci üretim tarzının egemen olduğu köleci toplumda, üretici güçlerin gelişmesi sonucu yeni üretim ilişkileri zorunlu hale geldi ve böylece feodal üretim tarzına, feodal topluma geçildi. Feodal beyler, yani büyük toprak sahipleri ve topraksız köylüler bu toplumun iki ana sınıfını oluşturur. Serflerin sömürüsüne dayanan feodal toplumda, bu toplumun bağrında, meta üretiminin, ticaretin ve kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesiyle ve burjuva devrimleriyle kapitalist topluma geçilmiş oldu.

Feodal toplumdan kapitalizme geçişte, sanayi devrimi önemli bir dönemeçtir. “Sanayinin o zamana kadarki feodal ya da lonca tarzı işletme biçimleri yeni pazarlarla birlikte büyüyen talebi karşılamaya yetmiyordu. Bunların yerine manifaktür geçti. Ama pazarlar sürekli büyüyor, talep sürekli artıyordu. Manifaktür de artık yetmiyordu. Bu noktada buhar ve makineler sınai üretimde devrim yarattı. Manifaktürün yerini modern büyük sanayi … modern burjuvalar aldı. … sermaye arttı ve ortaçağdan kalma bütün sınıfları arka plana itti. Feodal toplumun yıkıntılarından doğan modern burjuva toplum, sınıf karşıtlarını ortadan kaldırmadı. Yalnızca eskilerin yerine yeni sınıflar, yeni baskı koşulları ve yeni mücadele biçimleri koydu. Tüm toplum giderek iki büyük düşman kampa, doğrudan birbiriyle karşı karşıya gelen iki büyük sınıfa bölünüyor. Burjuvazi ve proletarya…” (Komünist Parti Manifestosu)

Dönemin devrimci sınıfı olan burjuvazi işçi sınıfını da yanına alarak monarşiye ve aristokrasiye karşı kendi sınıfsal ve tarihsel çıkarları için harekete geçerek tarihin gördüğü en büyük devrim olan 1789 Fransız Devrimi ile kendi burjuva sınıf iktidarını ilan etti. Önceleri işçi sınıfı ile birlikte “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” sloganı atan burjuvazi, iktidarı alıp sağlamlaştırdıktan sonra tümüyle gericileşti. Son sınıflı ve sömürücü toplum olan kapitalizmin iki temel modern sınıfı burjuvazi ve proletaryadır ve sınıf mücadelesi bu iki sınıf arasındadır.

“Burjuvazinin feodalizmi yerle bir ettiği silahlar, şimdi burjuvazinin kendisine karşı çevrilmiştir. Ama burjuvazi kendisine ölüm getiren silahları üretmekle kalmamış, bu silahları kullanacak insanları da varetmiştir, -modern işçi sınıfını- proleterleri…” (Komünist Manifesto) Bugüne kadarki sınıflı toplum biçimleri, ezen ve ezilen sınıfların karşıtlığı ve mücadelesi üzerine dayanmıştır. Dolayısıyla “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.”

Sınıflı toplumların tümünde sınıfların yerini üretim araçlarıyla olan ilişkileri belirler. Temel üretim araçlarına sahip olan sınıf, üretim araçlarından yoksun olan emekçi sınıfları sömürmekle kalmaz, onu baskı altında tutma gücünü de elinde bulundurur. Emeğin toplumsal örgütlenmesindeki roller, toplumsal zenginlikten alınan paylar ve bunun elde ediliş biçimleri ise sınıflar arasındaki farkı belirler.

Sınıfın tarihsel misyonu

“Sosyalizm ütopyadan bilime, sosyalizmin maddi önkoşullarının ve toplumsal dinamiklerinin bizzat kapitalizmin bağrında keşfedilmesiyle, kapitalizmden sosyalizme geçişi sağlayabilecek sınıfsal dinamiğin proletarya şahsında tespit edilmesiyle, geçmeyi başardı. Sosyalizmin bir bilim haline gelmesi, bu maddi-toplumsal temel üzerine oturtulması sayesinde mümkün olabilmiştir.” (TKİP Kuruluş Kongresi Belgeleri - Parti programı üzerine/2, s.13, Eksen Yayıncılık)

Kapitalizm, feodal yıkıntılar içinde filizlenip gelişerek egemen hale gelirken, burjuvazi de tarih içinde devrimci bir rol oynadı. Ama aynı kapitalizmin bizzat kendi bünyesinde artı-değer üreten ve burjuvaziye alternatif olan bir sınıf, yeni bir toplum düzeninin taşıyıcısı olan sınıf, işçi sınıfı oluştu. Dolayısıyla sosyalizm, bu iki temel sınıf arasındaki savaşımın zorunlu sonucu oldu. Üretici güçlerin gelişmesi, üretimin toplumsallaşması ve büyük zenginliğin birikmesi ve bunların proletaryanın varlığıyla tamamlanması, kapitalizmi aşmanın ve yeni bir toplumsal düzene geçmenin maddi temelini oluşturur.

Modern burjuva sınıfla karşı karşıya bulunan sınıflar içinde, biricik devrimci sınıf olan işçi sınıfı, kendinden önceki sömürülen sınıflardan farklı olarak, kendi çıkarlarını tüm insanlığın çıkarları olarak evrenselleştirme niteliğine sahip olan tek sınıftır. Onun bu niteliği, sermaye birikiminin temeli olan artı-değeri üreten bir sınıf olmasının sonucudur. Dolayısıyla işçi sınıfı, üretimin toplumsallığı ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişkiyi sermaye sınıfını yıkarak çözebilecek ve bu yolla kendi dışındaki ezilen sınıf ve tabakaların kurtuluşunu da sağlamış olacaktır. Kendi kurtuluşuyla insanlığın kurtuluşu arasında kopmaz ilişki buradan gelir. Kendi kurtuluşu ise, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin son bulmasını zorunlu koşar. Özel mülkiyeti tasfiye etmek gibi tarihsel bir eylemi ise kapitalist üretim süreci içindeki özel konumundan kaynaklı olarak proletaryanın dışında başka hiçbir sınıf başaramaz. Çünkü “Burjuvazi ile karşı karşıya gelen bütün sınıflar içerisinde yalnızca proletarya gerçekten devrimci bir sınıftır. Öteki sınıflar modern sanayi karşısında erirler ve nihayet yok olurlar, proletarya ise onun özel ve temel ürünüdür.” (Komünist Manifesto)

“Burjuvazinin çöküşü ve proletaryanın zaferi aynı derecede kaçınılmazdır.” Kapitalizm, feodal sistemin içinde tarihsel bir zorunluluk olarak doğdu ve kaçınılmaz bir zorunluluk olarak da yerini yeni bir toplumsal düzene bırakacaktır. Fakat elbette ki bu, kendiliğinden olmayacaktır. Proletarya devrimi olmaksızın kapitalizmin kendi evrimi sonucu yok olacağı ve yerini kendiliğinden sosyalizme bırakacağı inancının bilimsel bir temeli yoktur. Proletarya devrimine öncülük edecek ve sosyalist toplumu kuracak yegane sınıf ise işçi sınıfıdır. Bu tarihsel misyonu onun adına hiçbir güç gerçekleştiremez. Ancak proletaryanın böylesine bir tarihsel rolü oynayabilmesi, kendisi için sınıf olması, örgütlü devrimci bir sınıf olması ölçüsünde olanaklıdır. Aksi halde ücretli emek sömürüsünün basit bir nesnesi olarak kalır.

Sınıfa inançsızlık ve sınıf dışı devrimcilik

Özellikle de sosyalizmin bir döneme damgasını vurduğu bir sürecin kapanması ve başka bazı önemli faktörler, işçi sınıfı ile ilgili tartışmaları sol hareketin gündemine yaygın bir şekilde yerleştirmiş oldu. İşçi sınıfının varlığı yokluğu; kolektif bir kimliğinin kalıp kalmadığı, devrimci bir potansiyel taşıyıp taşımadığı; toplumda özel bir misyona sahip olup olmadığı, toplumsal devrimin öncü ve temel gücü olma konumunu koruyup korumadığı vb. tartışmaları hızlanıp yaygınlaştı. Ve bu, genel bir eğilim olarak, sadece Türkiye solunda değil, uluslararası alanda da “elveda proletarya” ile sonuçlandı.

Türkiye sol hareketi, ana gövdesiyle, uzun yıllardan beridir işçi sınıfına veda etmiş bulunuyor. Zira artık onlar için işçi sınıfı değil, “halk” var, “ezilenler” ve “emekçiler” var. İşçi sınıfı ile öteki çalışan sınıflar arasında teorik ve pratik bir ayrım yapmak bu akımlar için artık gereksiz ve anlamsızdır. Kimi akımlar için ise sınıflar ve sınıf mücadeleleri mazide kalmıştır. Sınıfla “ilgilenen” kimi akımlar ise işçi sınıfı içerisinde liberal reformist bir çizginin temsilcisi ve sınıf işbirlikçisi bir çizginin taşıyıcısı konumunda bulunuyor. Kimi akımlar ise işçi sınıfıyla ilişkiyi ve işçi sınıfı çalışmasını sendikal bürokrasi içinde mevzi kazanmak olarak algılıyor ve onların “sınıf bilinci” bundan ibaret oluyor.

Son birkaç on yılın en dikkat çeken olgularından bir tanesi, sol hareketin sınıf bakış açısından uzaklaşması, sınıfa tümüyle yabancılaşması, ona olan güvenini ve inancını yitirmesidir. Sol hareket için artık sınıflar ve sınıf mücadelesi yok, azınlıkların, kadınların, LGBT’lerin, çevrecilerin, Kürtlerin, Alevilerin vb.lerinin mücadelesi var. Tüm bu mücadeleler elbette ki vardır ve son derece de haklı ve meşru mücadelelerdir. Yanlış olan bunlar değil. Yanlış olan, bunların sınıfsal içeriği ve anlamından koparılması, sınıfların ve sınıf mücadelelerinin önüne çıkarılması, sınıflar üstü görülmesi, sınıfa inançsızlığın ve ondan kaçışın gerekçesi yapılmasıdır.

İçinden geçmekte olduğumuz tarihsel dönemin ayırt edici özelliklerinden biri, sınıf dışı siyasetin ve sınıf dışı devrimcilik döneminin kesin olarak kapanmış olmasıdır. Türkiye’de burjuva ve küçük burjuva sosyalizmi dönemi kapanmış ve proletarya sosyalizmi dönemi açılmıştır. İşçi sınıfının mevcut bilincini ve konumunu değiştirmeden, yani onu devrimci siyasal bir özne olarak burjuvazinin karşısına dikmeden yeni dönemi karşılamak ve Türkiye’de köklü değişiklikler yaratmak, devrimci siyasal mücadelede kalıcı mevziler edinmek ve iktidara yürümek olanaksızdır. İşçi sınıfına rağmen bunun olabileceği inancını tarihsel ve güncel deneyim acı bir iflasla sonuçlandırmıştır.

Devrimin partisi sınıfın partisidir

Sınıf devrimcileri başından itibaren sınıfın ihtilalci devrimci partisinin ideolojik kimliği ile sınıfsal kimliğinin birbirinden koparılamayacağı, sınıfın dışında sınıf partisinin inşa edilemeyeceği bilinciyle davrandılar. İşçi sınıfının devrimin öncü ve temel öznesi olduğu bilincinden hareketle, onu aynı zamanda devrimci parti örgütlenmesinin de stratejik hedefi kabul ettiler ve başından itibaren tüm dikkatlerini ve çabalarını şaşmaz bir kararlılıkla sınıfı örgütlemeye ve partiyi sınıf içinde inşa etmeye adadılar.

Çünkü komünistler için “Parti, sosyalizm ile sınıf hareketinin örgütlü birliğidir. Bu temel ve özlü tanım, öncü partinin ideolojik kimliği ile sınıfsal kimliğini iç içe vurgulamaktadır. Sosyalizm proletaryanın düşünsel temeliyse, proletarya da sosyalizmin toplumsal-maddi temelidir. Parti, bu iki ögenin tarihsel kaynaşmasının cisimleşmiş bir ilk birliğidir ve bu kaynaşmayı tüm sonuçlarına götürmenin temel tarihsel aracıdır.(Parti: Proletaryanın devrimci öncüsü, EKİM 1. Genel Konferansı) Sınıf devrimcileri siyasal yaşama adım attıkları andan itibaren bu bakış açısıyla davrandılar ve hiçbir konjonktürel basınç onları bu şaşmaz hedeften alıkoymadı.

Sınıf mücadelelerinde yeni bir döneme girilmiş bulunuyor ve insanlığın bugününü ve geleceğini yakından ilgilendiren çok yönlü ve son derece önemli gelişmeler yaşanıyor. Böylesi bir tarihsel dönemde ve elbette ki bugünün Türkiye’sinde de öteki emekçi kitleleri de peşinde sürükleyecek olan işçi sınıfı hareketinin siyaset sahnesinde kendisini politik bir özne olarak ortaya koyamaması, siyasal mücadelenin en temel sorunu olarak orta yerde duruyor. Bu aynı zamanda devrimci önderlik boşluğuna işaret ediyor.

Türkiye'de işçi sınıfının kendiliğinden hareketi ortaya önemli imkanlar çıkarmış ve bu sınıf, mücadele istek ve kararlılığını döne döne ortaya koymuştur. Çeşitli eylem biçimlerinin yanı sıra, grev, işgal ve direniş gibi önemli çıkışlar da yaşamıştır. Fakat işçi sınıfının politik ve örgütsel gelişimini kolaylaştıracak ve ona devrimci öncü müdahalede bulunacak sınıf partisinin henüz kendi rolünü oynayamaması sonucudur ki, sınıf hareketi kendine politik bir kanal açamamaktadır. Büyük açmazlarına, çok yönlü bunalımlarına, zayıflığına, yaşadığı politik ve toplumsal çürümeye rağmen kapitalist Türkiye düzeninin ve burjuvazinin gücü, işçi sınıfının güçsüzlüğünden, örgütsüzlüğünden ve onun bağımsız bir politik güç olmamasından kaynaklanmaktadır.

Bugünkü Türkiye’de “Devrimci siyasal mücadelenin temel sorunu sınıf hareketinin politik kuvvetini ortaya koyamamasıdır. Sınıf hareketinin temel sorunu ise, devrimci bir önderlikten ve gerçek bir öncü müdahaleden yoksunluktur.” Bu nesnel durum, temel sorunumuzun ne olduğunun da yanıtıdır. Bugünün karanlığında tek umut ve çıkış yolu, sınıfın mücadele merkezleri olan fabrikaları devrimci sınıf partisinin kalelerine dönüştürmek ve işçi sınıfını sermaye sınıfının barbarlığı karşısına etkin bir politik ve örgütlü güç olarak çıkarmaktır.