Ortadoğu’da gerilim ve Türkiye

Günümüz Ortadoğu’sunda bazı statükolar, özellikle de Kürt sorunuyla bağlantılı olarak, kaçınılmaz olarak değişecektir. Fakat Türk sermaye devletinin bunu kendi hesabına “hamle” ya da “atılım”lara dönüştürmekte herhangi bir şansı yoktur. Tayyip Erdoğan iktidarının buna yönelik yeni hesapsız maceraları, Türkiye halkları için yaratacağı acı faturalarla birlikte, muhtemeldir ki onun beklenmedik bir yoldan ve biçimde yıkılışının da bir vesilesi olacaktır yalnızca.

Kapitalist dünya sisteminin yapısal krizinin temel önemde bir boyutu olarak emperyalistler arası ilişki ve çelişkilere işaret eden TKİP V. Kongresi, “Emperyalist dünyanın iç ilişkilerinde kızışan rekabet, yoğunlaşan nüfuz mücadeleleri, artan silahlanma yarışı ve tırmanan militarizm, nihayet tüm bunları tamamlayan ve en yıkıcı biçimde somutlayan saldırganlık ve savaşlar dizisi, günümüz dünyasının ön plandaki gündelik görünümlerini oluşturmaktadır” demekte ve şöyle devam etmektedir:

“Günümüzde emperyalist müdahaleler ve savaşlar giderek çoğalmakta, adeta olağanlaşmaktadır. Doğrudan emperyalistler tarafından başlatılıp yürütülen savaşlara son zamanlarda yerel işbirlikçiler aracılığıyla yürütülen savaşlar eklenmektedir. Afganistan, Irak ve Libya’ya karşı emperyalist savaşlar ilk durumun örneği iken, Ukrayna, Suriye ve Yemen ikinci durumun örnekleridir. Emperyalistler dolaylı olarak kışkırttıkları, bir dönem yerel işbirlikçileri aracılığıyla yürüttükleri bu savaşlarda çok geçmeden doğrudan taraf olarak kendileri de yer almaktadırlar. Günümüz Ortadoğu’sunun en büyük kanayan yarası Suriye, bunun en güncel örneğidir. Suriye halen neredeyse tüm büyük emperyalist devletlerin hava ve deniz güçleriyle üşüştükleri bir av sahası durumundadır.” (TKİP V. Kongresi Bildirisi, Aralık 2015)

Aynı Suriye, şu son haftalarda emperyalistler arası ilişkilerdeki gerilimin had safhaya varmasına sahne olmaktadır. Amerikan emperyalizmi Rusya’nın koruması altındaki Suriye rejimine karşı askeri güç kullanmaktan git gide daha çok söz etmekte, böylece gerçekte Rusya’yı savaşla tehdit etmektedir. Tersinden ise Rusya bu tehditlere meydan okumakta, muhtemel bir saldırının karşı saldırıyla karşılanacağını açıkça ve kararlı bir tonda dile getirmektedir. Gerilimi tırmandıran bu karşılıklı meydan okumadır ve bazı gözlemciler, önü alınamazsa eğer bunun bir büyük savaşa, hatta nükleer boyutlu bir dünya savaşına yol açabileceğinden ciddi ciddi söz edebilmektedir.

Bu tehlikeli tırmanışın herkesçe görünür plandaki nedeni, Suriye krizinin varılan aşamadaki seyri, daha da somut olarak da Halep’teki çatışmaların gidişatı ve akıbetidir. Rusya destekli rejim güçlerinin Halep’i tümden ele geçirmesi, politik, askeri ve moral açıdan Suriye’deki iç savaşın gidişinde bir dönüm noktası oluşturabilecek önemdedir. ABD liderliğindeki batılı emperyalistler ile bölgedeki işbirlikçilerinin bunu engellemek doğrultusunda büyük bir çaba içinde olmalarının nedeni budur.

Suriye krizine emperyalist müdahalenin gerisinde, ülkeyi mezhepsel ve etnik bakımdan en az üçe bölmek hedefi yatmaktadır. Bu, Siyonist İsrail’in daha 80’li yılların başında bölge ülkelerinden Suriye payına belirlediği bir stratejik hedeftir. 2011 Baharında patlak veren Suriye krizi, bunu nihayet uygulamaya sokmak için bulunmaz bir fırsat oldu emperyalistler ve Siyonistler için. Ama başlangıçta onlar uygulamada doğrudan yer almadılar. Kendilerini geri planda tutarak başta Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar olmak üzere bölgedeki işbirlikçi devletler ile her türden gerici, dinci, cihatçı islami akımı bu amaç doğrultusunda kullanmak yoluna gittiler. İslamcı devletler ve akımlar sayesinde Suriye paramparça edildi, kentleri yakılıp yıkıldı, yüzbinlerce insan yaşamını yitirdi ve milyonlarcası yerinden yurdundan oldu.

Bütün bu yıkıcı sürecin baş aktörü ve baş sorumlusu olan ABD emperyalizmi, 2014 yazından itibaren kurduğu devletler koalisyonuyla sahneye bu kez bizzat kendisi çıktı. Bahane, o güne kadar kendisinin ve Türkiye de içinde bölgedeki işbirlikçilerinin bin bir türlü örtülü desteğiyle büyüyen ve giderek kontrol edilemez büyük bir güç haline gelen İŞİD idi. Gerçekte ise amaç yıkıma uğramış Suriye’ye hedeflenen doğrultuda artık yeni bir biçim vermekti.

2015 yılı sonbaharında bu kez Rusya’nın Suriye rejiminin yanında doğrudan savaşa katılması bütün dengeleri değiştirdi ve tüm bu hesapları altüst etti.

Suriye krizinin seyrinde Halep savaşının olağanüstü önemi, bu kenti ve kırsalının, üç parçalı olarak tasarlanan yeni Suriye’nin doğrudan batılı emperyalistlerin denetiminde olacak üçüncü parçasının ana ekseni olarak düşünülmesidir. Bu durumda, Rusya destekli rejimin Halep’e ve giderek kırsalına egemen olması, Suriye üzerine emperyalist planlara büyük bir darbe olacak, ABD emperyalizmi ve müttefikleri payına stratejik bir büyük yenilgi anlamına gelecektir. Halihazırda bizzat ABD emperyalizmi ve başta İngiltere ve Fransa olmak üzere batılı müttefikleri tarafından genel bir savaş tehlikesi boyutlarına vardırılan Halep geriliminin ana nedeni budur.

Fakat emperyalist dünyadaki yeni güç dengeleri ve nüfuz mücadeleleri üzerinden bakıldığında sorun gerçekte ne Halep, ne de Suriye’nin akıbetidir. Ne ABD ve ne de Rusya için... Asıl ve belirleyici, dolayısıyla bir büyük savaş gerilimi yaratabilecek denli önemli sorunun ne olduğu konusunda bir kez daha TKİP V. Kongresi değerlendirmelerine başvuracağız:

“Sistemin yapısal krizinin temel unsurlarından biri olarak emperyalist dünyadaki hegemonya bunalımı yeni bir durum değildir. Bununla birlikte son yılların gelişmeleri bunun gitgide ağırlaştığını, çatışma ve savaşlardaki artış ve sertleşmenin aynı zamanda bunun bir yansıması olduğunu göstermektedir.

“Partimizin konuya ilişkin değerlendirmelerinde hep vurgulandığı gibi, sistemdeki hegemonya krizinin en özgün yanı, ABD emperyalizminin hegemon konumunu artık eskisi gibi sürdüremez duruma düşmesi, fakat emperyalist dünyada hegemonyayı ondan koparıp almaya talip bir emperyalist gücün ise halen olmamasıdır. Bu özgün tarihi durumun ikili sonuçlarından ilki, her şeye rağmen en güçlü emperyalist devlet olan ABD emperyalizminin belirgin üstünlüklerine dayanarak ve hegemonyasını restore etmek üzere saldırgan bir politika izlemesidir. Öteki sonuç ise, buna direnen ve büyüyen güçlerine bağlı olarak kendilerine alan açılmasını isteyen emperyalist devletlerin bunu çok kutuplu dünya talebi olarak somutlamaları, kendi aralarında buna uygun yeni ilişkiler ve ittifaklar geliştirmeleridir.

“Rusya ve Çin, bu konumdaki büyük emperyalist devletlerden halen ön planda olan ikisidir. Rusya, Gürcistan savaşından (2008) beri ABD emperyalizmi liderliğindeki batı bloku tarafından kendisini kuşatmaya yönelik girişimlere aktif biçimde direnmektedir. Sürmekte olan Suriye ve Ukrayna savaşları bu direnişin öne çıkan güncel örnekleridir. Rusya’nın her iki alandaki inisiyatifi ve dikkate değer başarısı, emperyalist hegemonya bunalımının yeni bir düzeyde tescili olmuştur. Benzer bir direnişi, kendisini çevrelemeye yönelik ABD kuşatmasına karşı Uzak-Doğu’da Çin sergilemekte, durum henüz sıcak bir çatışmaya yol açmamış olsa da gerilim günden güne tırmanmaktadır.” (TKİP V. Kongresi Bildirisi)

Putin döneminde gücünü belirgin biçimde toparlayan ve çok kutuplu dünya sisteminin başını çeken Rusya, kendi çıkar ve hesapları peşinde emperyalist bir ülkedir. Onun derdi Suriye’nin birliği ve bütünlüğü değil fakat Suriye’deki, Suriye üzerinden de Ortadoğu’daki etki ve nüfuzunu korumaktır. Nitekim Suriye’ye ilişkin batılı emperyalist planlar tutmuş olsaydı, hiç değilse kısa dönemli olarak Rusya Ortadoğu’dan tümüyle dışlanmış olacaktı. Oysa bugün etkin bir taraftır ve Suriye’deki çatışmadan başarıyla çıkarsa eğer Ortadoğu’daki gücü ve nüfuzu belirgin biçimde artacaktır.

Ve tersinden de bu, ABD emperyalizminin tek kutuplu dünya hayallerine vurulmuş yeni ama tayin edici önemde bir darbe olacaktır. Kuşkusuz Suriye savaşı Rusya’nın ABD’nin tek kutuplu dünya stratejine karşı fiili-askeri ilk ve tek karşı koyması değildir. Fakat Gürcistan ve Ukrayna örneklerinin farkı, onların Rusya’nın kendi sınırlarında yaşanması ve kendisine yönelik boğucu kuşatmaya karşı bir savunma refleksini ifade etmesidir. Oysa Suriye, Rusya’nın sınırlarının çok ötesindeki bir ilk örnektir ve Ortadoğu gibi çok yönlü stratejik önemini tümüyle koruyan bir büyük çatışma bölgesinde bulunmaktadır.

Muhtemeldir ki ABD emperyalizmi ve müttefikleri, Rusya’nın Suriye’de bir batağa saplanarak başarısız kalacağını ve kendiliğinden çekilip gideceğini umuyorlardı. Suriye savaşının seyri bu türden beklentileri boşa çıkardı, tersine politik ve askeri yönden Rusya’nın kendini bir dünya gücü olarak sergilemesinin vesilesi oldu. Halep savaşının bu başarıyı taçlandırması, dar anlamda batılı emperyalistlerin ve Siyonistlerin Suriye planlarına büyük bir darbe olmakla kalmayacak, çok kutuplu emperyalist dünya gerçeğinin de kuvvetli bir yeni tescili anlamına gelecektir.

ABD’nin dolaylı biçimler içinde de olsa Rusya’yı bir dünya savaşıyla tehdit edebilmesinin nedeni budur. Zira bu onun olanaklı tek caydırıcı kozudur. Aynı şekilde Suriye savaşı üzerinden içine düştüğü başarısızlığın ve aczin de bir itirafıdır. Emperyalist dünyanın hegemon gücü bizatihi varlığı ve kritik anlardaki kesin tutumuyla öteki güçler karşısında caydırıcı olmak yeteneğini yitirmişse ise eğer, bu onun hegemon konumunu yitirmekte olduğunun temel önemde bir göstergesidir. Suriye krizi ve Halep savaşının gelinen yerde ana taraflar için olağanüstü bir önem kazanmasının nedeni budur.

***

Bugün itibariyle ve olayların gelip dayandığı bugünkü bu tablo karşısında Türk sermaye devleti nerede duruyor? İzlediği tüm politikalar iflas etmiş, yaptığı tüm planlar boşa çıkmış bir “büyük bölge gücü” olarak kelimenin en tam anlamında iki arada bir derede duruyor. Bir yandan İncirlikte üslenmiş ABD liderliğindeki emperyalist koalisyonla “koordineli olarak” Fırat Kalkanı operasyonu yürütüyor, öte yandan bu operasyona belirli sınırlar içinde göz yumabilmesi için büyük rüşvetler eşliğinde Rusya’ya yaltaklanıyor.

Kabaca 2011 yılı dolaylarında AKP o zamanki müttefiki cemaatle birlikte devlet iktidarına tam olarak hakim durumdaydı. Bu aynı zaman dilimi Suriye krizinin başlangıcına ve AKP iktidarının daha en başından itibaren bu ülkedeki gerici iç savaşta aktif bir taraf olarak yer almasına işaret etmektedir. Bir tek savaşa doğrudan katılmak dışında Türk devleti, bölgedeki en yakın müttefikleri Suudi Arabistan ve Katar ile birlikte, Suriye’deki yıkıcı savaşta her yol ve imkanla taraf oldu. Bu üç devlet bu işi batılı emperyalistler hesabına, onların çok özel teşvikleri ve destekleriyle, taşeron güçler olarak üstlendiler. Kuşkusuz özellikle de Türk devletinin islami gericiliğin “yeni Osmanlıcılık” hayalleri çerçevesinde kendi hesap ve beklentileri de sözkonusuydu. Emperyalizme ve Siyonizm’e taşeronluğun ödülünü böylece almış olacaklardı.

Maceranın sonunu biliyoruz. İzlenen tüm politikalar iflas etti, yapılan tüm hesaplar boşa çıktı. Zamanında Şam’a muzaffer fatihler olarak girmekten sözedenler, Rus uçağının düşürülmesinin ardından neredeyse bir yıl boyunca Suriye’deki gelişmelerin dışına düştüler. Şimdilerde allanıp pullanan Cerablus operasyonuna girişebilmek için öncelikle Suriye rejiminin baş koruyucusu Rusya’nın önünde diz çökmek zorunda kaldılar. Bu arada Ortadoğu halklarının başına bir vahşet belası olarak sarılan dinci savaş makinesi IŞİD ile kirli karanlık ilişkilerin ağır siyasal ve moral sorumluluğunu da halen omuzlarında ağır bir yük olarak taşımaktalar.

Fakat bu kadar da değil. Emperyalizmin taşeronluğunda girişilen bu kirli maceranın Türk devleti payına asıl acı meyvesi, buna ağır faturası da denebilir, kendini Kürt sorunu üzerinden ortaya koydu. Şubat 2015 tarihli bir parti değerlendirmesinden aktarıyoruz: “Ortadoğu’daki saldırgan ve maceracı politikanın Türk sermaye devletine faturaya dönüşen üçüncü önemli sonucu ise, Kürt sorunu ve hareketindeki gelişmelerdir. Kürt sorunu, Suriye-Irak krizlerinin de yarattığı uygun ortamda, artık tamamen bölgesel bir karakter kazanmış bulunmaktadır. Bu aynı gelişmenin temel önemdeki öteki boyutu ise, yaşanan gelişmelere paralel olarak fırsatları en iyi biçimde değerlendiren, böylece gücünü ve etkisini sürekli pekiştiren, bu arada uluslararası ilişkiler alanında gitgide daha çok meşrulaşan Kürt hareketi gerçeğidir. Sorunun bölgesel bir nitelik kazanmasına paralel biçimde Kürt hareketi artık her bakımdan bölgesel bir güç konumundadır.” (Geçiş Sürecinde TürkiyeEkim, Sayı: 295)

Sözü bilerek buraya bağladık; zira AKP iktidarının Türk sermaye devletini Suriye macerası üzerinden getirip sapladığı açmaz, halihazırda bütün bir bölge politikasını Kürt sorunu üzerinden şekillendirmek zorunda kalmasıdır. Ucu açık ve akıbeti belirsiz Fırat Kalkanı operasyonunun asıl hedefi, rejim sözcülerinin açıkça dile getirdikleri gibi, Suriye Kürtlerinin kazanımlarıdır. Şu günlerde büyük gerilimlere konu olan Musul tartışması da, farklı bir biçimde de olsa, yine Kürt sorunuyla yakından bağlantılıdır. Suriye’de PKK eksenindeki Kürt hareketinin kazanımlarını darbelemek isteyenler, Irak’ta Barzani yönetimi üzerinden Kürt hareketini denetim altında tutmak, olanaklıysa bunu Musul eksenli bir Sünni bölgesinin hamiliği ve denetimi ile birleştirmek istemektedirler.

Yakın zamanlarda Saray’da yapılan son bakanlar kurulu toplantısında Tayyip Erdoğan’ın şunları söylediği bizzat AKP medyasında yer aldı: “Türkiye artık bu noktada kalamaz. Statüko bir şekilde değişecek. Ya ileri hamlelerle atılım yapıp kazanacağız. Ya da küçülmeye mahkum olacağız. Ben kendi adıma ileri hamleler yapmaya kararlıyım.”

Resmen yalanlanmamış bu sözler, gerçekte Türk dış politikasının ve Türkiye’nin Kürt sorunu politikasının nasıl bir açmaza, gerçekte ise batağa gelip saplandığının bir itirafıdır. Emperyalist dünya devlerinin karşı karşıya gelmiş bulunduğu Ortadoğu’da, Türk sermaye devletinin kendi bağımsız iradesi ve tercihi ile herhangi bir “hamle” ya da “atılım” yapma şansı yoktur. Ancak taraflardan birine yamanarak ve genellikle yaptığı gibi taşeronluğa soyunarak bazı kırıntılar umabilir ki, bu da mevcut düzeninin doğası gereği ABD liderliğindeki batı emperyalizminden başkası olamaz. Ama gelinen yerde Ortadoğu’da ABD’ye karlı bir taşeronluğun tek olanaklı yolu, onun Kürt politikasına teslim olmaktır. Bu ise içerde ve dışarıda Kürt sorunu konusunda halen izlenmekte olan politikaların terkedilmesi demektir.

ABD emperyalizmi halen Irak ve Suriye’deki Kürt hareketleriyle (bu dolaylı olarak PKK ile de anlamına gelmektedir) pozitif ilişkiler içindedir, onların bölgedeki koruyucusu ve destekçisi olarak davranmaktadır. Ve halihazırdaki politikası, Türk devletini ve Kürtleri kendi stratejik hesapları doğrultusunda aynı safta mevzilendirmektir. Nitekim 2009’da AKP iktidarının “Kürt açılımı” üzerinden devlet adına gündeme getirdiği politika tam da bu amaca yönelikti ve biz bundan dolayıdır ki onu başından itibaren “ABD’nin Kürt politikası” olarak niteledik. Fakat bu politika Türk sermaye devleti payına aşılması çok zor açmazlar içermektedir. Nitekim “Kürt açılımı”nın ve ona eşlik eden “çözüm süreci”nin kaçınılmaz iflası bundan dolayıdır.

Kısa sonuç şudur: Günümüz Ortadoğu’sunda bazı statükolar, özellikle de Kürt sorunuyla bağlantılı olarak, kaçınılmaz olarak değişecektir. Fakat Türk sermaye devletinin bunu kendi hesabına “hamle” ya da “atılım”lara dönüştürmekte herhangi bir şansı yoktur. Tayyip Erdoğan iktidarının buna yönelik yeni hesapsız maceraları, Türkiye halkları için yaratacağı acı faturalarla birlikte, muhtemeldir ki onun beklenmedik bir yoldan ve biçimde yıkılışının da bir vesilesi olacaktır yalnızca.

EKİM

(TKİP Merkez Yayın Organı Ekim'in, Ekim 2016 tarihli 304. sayısından alınmıştır...)

www.tkip.org