Kürt Sorunu Üzerine Konferanslar - 7: Ulusal sorun ve toplumsal devrim - H. Fırat

(18 Aralık 2011)

“Ulusal sorun ve toplumsal devrim” başlığı ile sunduğumuz bu metin, Kürt Sorunu Üzerine Konferanslar başlığı altında yayınladığımız dizinin 7. ve son bölümüdür… Dizinin ilk bölümünün sunuluşunda da hatırlatıldığı gibi, Kürt sorunu konulu bu konferanslar, orijinal tam biçimleriyle, 2012 Sonbaharı’nda toplanan TKİP IV. Kongresi’ne sunulmuşlardı…
(EKİM, Sayı: 289, Nisan 2013)

Toplumsal-siyasal sorunlar bir bütündür

Ulusal sorun siyasal bir sorundur, doğallıkla Kürt sorunu da. Ama her siyasal sorunun derin tarihsel-toplumsal kökleri, bir sosyo-ekonomik mantığı, bir toplumsal-sınıfsal temeli var. Öte yandan, toplumsal sorunlar bir bütündür ve çözümleri birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Kürt sorunu bugünün Türkiye toplumunda yakıcı bir sorundur. Ama örneğin kadın sorunu da ha keza öyledir. İşçinin sömürülmesi, geniş halk yığınlarının yoksulluğu ve yoksunluğu da... Bunlar ciddi toplumsal-siyasal sorunlardır. Toplumun en temel gerçeklerini oluşturmaktadırlar. Tümünün de büyük bir önemi, ezici bir ağırlığı var. Tümü de yakıcı bir biçimde çözüm bekliyor.

Bugün Kürt sorunu üzerinden bir Kürt hareketi, bunun önderlik ettiği örgütlü bir ulusal mücadele var. Böyle olduğu içindir ki Kürt sorunu özellikle önplana çıkıyor. Dolayısıyla Kürt sorununun ağırlığı daha iyi hissedilebiliyor. Örgütlü mücadele içinde olanlar, daima kendi sorunlarını önplana çıkarır ve herkesin gündemine sokmaya çalışırlar, bu anlaşılır bir şeydir. Ama bu, aynı şekilde sömürülen işçinin, yoksul emekçinin, ezilen kadının, ezilen, sömürülen, horlanan öteki toplum kesimlerin sorunlarının önemini ve yakıcılığını bir nebze olsun azaltmaz.

Bütün bu sorunlar belli bir toplumsal düzenin, kapitalizmin ürünüdürler ve gerçekte bir bütün oluşturmaktadırlar. Bu düzen sömürüye, baskıya, toplumsal ve siyasal eşitsizliklere dayalıdır. Bu eşitsizlikler toplumsal hayatın tüm alanlarında yansır. En başta sınıflar arası ilişkilerde yansır; toplumsal sorunun özünü ve esasını da bu oluşturur. Bunun cinsler arası ilişkilerdeki yansıması, karşımıza muazzam bir kadın sorunu olarak çıkar. Farklı uluslar, milliyetler, kültürler arası ilişkilerde yansımaları, her biçimiyle ulusal sorunu doğurur. Farklı inançlar arasındaki ilişkilerde yansıması, dinsel ve mezhepsel sorunlara kaynaklık eder. Kapitalizm yapısal olarak bir eşitsizlikler düzenidir, tüm bu sorunların kaynağıdır, onları döne döne yeniden üretir. Bir ölçüde çözmüş gibi görünür, zaman zaman kısmen hafifletmiş gibi de olur, ama çok geçmeden daha da ağırlaşmış biçimiyle yeniden üretir. Örneğin kapitalizm, feodal toplumdan kalan biçimiyle kadın sorununu çözmüş görünür. Ama gerçekte kapitalist temeller üzerinde yepyeni, çok daha kapsamlı, çok daha incelikli, çok daha yaralayıcı, çok daha aşağılayıcı bir kadın sorunu doğurur.

PKK eksenli Kürt ulusal hareketinin geçmişteki en büyük avantajı, sorunlara bir parça olsun Marksizmin etkisi altında bakabilmesi, Marksizmin sınıfsal tahlil yönteminden yararlanmasıydı. Marksizm dünyayı nesnel bir biçimde görme, toplumsal sorunları doğru algılama ve yerli yerine oturtma olanağı sağlar. Marksist dünya görüşünden koptuğunuz, onun etki alanından çıktığınız ölçüde, sorunları doğru anlama olanağınızı da yitirirsiniz. Onları gerçek temelleriyle kavramaktan uzaklaşır, birbirinden ayırır, bütünlüğünü gözden kaçırırsınız. Böylece kendinizi salt kendi sorununuza daraltır, kendi sorununuza kendi sınırları içinde bir çözüm aramaya yönelir, sonuçta kendinizi bir çıkmaza saplarsınız. Zira istesiniz de sorununuzu kendi dar sınırları içinde çözemesiniz. Çözüm ancak toplumsal bütünün içinde bulunabilir. Sorunların kaynağı kadar, çözüm olanakları da o bütünün içindedir.

Demokrasi sorunu, siyasal özgürlükler sorunu, bir bütündür. Burjuva sınırlarda bir demokraside bile, emekçinin siyasal özgürlük sorunu, kadının toplumsal yaşamın her alanında hiç değilse yasa önünde eşitliği sorunu, ulusal sorun, farklı kültürlerin ya da inançların hak ve özgürlükleri sorunu, birlikte bir anlam taşırlar. Bunların kaynağını olduğu gibi çözümünü de birbirinden ayıramazsınız. Kaynağında aynı toplumsal düzen var ve siyasal-hukuksal sınırlarda kısmi ve iğreti bir çözüm bile bütünsel bir anlam taşır. Kurulu düzen bütün bunları içeren bütünsel bir değişimden geçmiyorsa, reformist solun o çok bilinen ifadesiyle, kurulu toplumsal düzen bütünlüğü içinde demokratikleşmiyorsa, bu durumda siz şu veya bu sorunun özel demokratik çözümünden sözedemezsiniz. Hele de Türkiye gibi bir ülkede, hele de Kürt sorunu sözkonusu olduğunda! Hele de ulusal eşitsizlik ve egemen ulus üstünlüğünün adeta genlerine işlenmiş bulunduğu bir toplumda!

Toplumsal-siyasal sorunları birbirinden koparamazsınız; zira aynı toplumsal-sınıfsal zemin onların hepsini paralel üretiyor, tümünün ortak kaynağını oluşturuyor ve böylece de tümünün çözümünü organik olarak birbirine bağlı hale getiriyor. Toplumsal devrim planında olduğu kadar bu düzenin kendi tabanı üzerinde de, anayasal reformlar sınırlarında da.

Bugünün Türkiye'sinde halen kendi işçisine sendikal özgürlük bile vermeyen, anayasada tanıdığı bir hakkı fiilen kullandırtmayan, bunda büyük bir kararlılık gösteren bir düzenle karşı karşıyayız. Kapitalistler fabrikayı kapatmak, alıp bir başka bölgeye taşımak pahasına, işçilerin sendikalaşma girişimlerine katlanamıyorlar günümüz Türkiye’sinde. Oysa en doğal, en basit, en sıradan bir demokratik hak burada sözkonusu olan ve güya anayasal güvence altında. Dünyanın hemen tüm düzenlerinde de bir biçimde meşru olan, yasal olarak tanınan bir hak sendikalaşma hakkı. Askeri faşist rejimler bile bu ülkede sendikal hakları ortadan kaldıramadılar, en fazla geçici olarak askıya alabildiler. Bu denli kollektif toplumsal bilince işlemiş meşru bir hak ve üstelik mevcut 12 Eylül anayasasında yer alıyor. Ama Türkiye'nin bugünkü düzeni bu hakkı fiilen kullandırmıyor milyonlarca işçiye ve çalışana. Bu düzenin böylesine bir gerici ruhu, böylesine dar sınırları var halen. Bu gerçek yerli yerinde duruyorken Kürt sorunu kendi içinde demokratik bir çözüme nasıl kavuşacak, birilerinin bu basit soruyu anlaşılır biçimde yanıtlaması gerekir.

Yakın geçmişin mücadele deneyimi

1960’lı yıllar Türkiye’de, modern sınıflaşmadaki gelişmeye de bağlı olarak, geniş çaplı bir sosyal uyanış ve sol aydınlanma dönemidir. Solun kitleselleştiği, toplumda meşrulaştığı ve etkin bir taraf haline geldiği bir tarihi evredir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ivmelenen kapitalist gelişme toplumda modern sınıflaşmayı hızlandırdı, kırsal ilişkilerdeki çözülme hızlandı, kırlardan kentlere geniş ölçekli göçler yaşandı. Sanayi üretimi yaygınlaştı, fabrikalar çoğaldı. İşçi sınıfı gelişti ve sayısal olarak hızla büyüdü. Toplumun okumuş, aydınlanmış kesimleri genişledi, her düzeyde okullar, üniversiteler çoğaldı. Belli sınırlarda bir sol aydınlanma, bir tür sol kültürel patlama yaşandı. Okumanın, incelemenin, tartışmanın, genel olarak bilimsel ve kültürel aydınlanmanın solun belirgin etkisi altında genişleyip serpildiği bir özel tarihi evredir bu. Bu arada Türkiye solunda devrim sorununun, devrimin niteliği ve stratejisi sorununun en ciddi biçimde ele alındığı, en hararetli tartışmalara konu edildiği bir dönemdir bu.

Bu dönemin sosyal uyanışının öncü kolu işçi sınıfıydı. 31 Aralık 1961'de 250 bin kişinin katıldığı Saraçhane mitingiye başladı bu süreç. İşçi sınıfı 1962 yılına grevli-toplusözleşmeli sendika hakkı talebiyle, bunu dile getirdiği o günün ölçülerine göre görkemli bir eylemle girdi. Çeşitli değerlendirmelerimizde dökümü verildi, bu dönemin işçi eylemleri silsilesinin, burada yinelemek gerekli değil. Bu ülkede Türkiye İşçi Partisi’ni bile sendikacılar, yani işçi sınıfı hareketi içerisinden gelen öğeler kurdular. Onların reformist olması bir gerçeği değiştirmiyor; sonuçta bu insanlar siyaset alanına sınıf partisi iddiasıyla çıkıyorlardı. Bu, o günün Türkiye’si ve Türkiye işçi sınıfının gelişme düzeyi üzerinden alındığında, öyle basit bir olay değildi. Böyle olmadığını, izleyen yıllarda Türkiye İşçi Partisi’nin siyasal yaşamda oynadığı rolden de biliyoruz. Hiç değilse bir süreliğine bir olaydı '60’lı yıllar Türkiye’sinde Türkiye İşçi Partisi. Gerçekte reformculuk sınırları aşamayan sol parlamentarist bir partiydi. Ama bu, onun bu ülkenin siyasal yaşamında oynadığı ilerici tarihi rolü, Türkiye’nin sol aydınlanmasına tarihsel katkısını hiçbir biçimde gölgelemez.

İşçilerle başlayan bu toplumsal uyanış, toplumun öteki katmanlarına da dalga dalga yayıldı. Bir geçiş dönemi olması nedeniyle köylü toprak işgalleri en çok bu dönemdedir. En etkili küçük üretici köylülük eylemleri, Ordu’da fındık eylemlerinden Ege’deki tütün eylemlerine kadar, bu dönemdedir. TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) o dönemin ürünüydü ve kendi alanında son derece etkili bir kitle örgütü oldu. ‘60’lı yılların ikinci yarısındaki geniş çaplı gençlik hareketleri aynı uyanışın bir başka öğesi idi ve yankısı bugüne dek süren DEV-GENÇ örgütlenmesini yarattı. Ve nihayet, 1967 yılından itibaren kendini etkili biçimde açığa vuran Kürt ulusal uyanışı, Türkiye toplumundaki bu genel uyanışı kendi yönünden tamamladı.

İşçi sınıfının açtığı bir mücadele çığrı içinde, toplumun bütün ezilen, sömürülen, horlanan kesim ve katmanları sosyal-siyasal yaşama gözlerini açtılar. En ileri kesimleri üzerinden de olsa, bütün bu sınıflar, katmanlar, kesimler kendi istemlerini ileri sürerek harekete geçtiler, eylemlere, mücadelelere giriştiler. Köylünün toprak talebi, işçinin sendika, ücret, daha iyi yaşam koşulları talebi, küçük üreticinin daha yüksek taban fiyatları talebi, gençliğin demokratik ve özerk üniversite talebi, kamu çalışanlarının çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin talepleri, Kürt halkının eşitlik ve özgürlüğü ilişkin talepleri vb... Tümünü birleştiren ortak payda olarak da emperyalizme karşı bağımsızlık, dönemin gerici sermaye iktidarına karşı demokrasi talebi. Ve bütün bunları daha sonraki bir evrede üstten sarıp sarmalayan genel bir sosyalizm şemsiyesi. Aşık İhsani’nin o günkü türkü sözleriyle “Sosyalizm sel halinde geliyor!” ruhunun egemen olduğu bir tarihi dönemden sözediyoruz. Solun ve sosyalizmin tarihinde ilk kez olarak kitleselleştiği ve toplum düzeyinde meşrulaştığı bir dönemden...

Türkiye’nin o görkemli siyasal uyanış döneminde, toplumun bütün ezilen, sömürülen, horlanan, eşitsizliklere tabi olan katmanları birbirine paralel, birbirini tamamlayan, birbirini besleyen, birbirine güç veren, birbirinden destek alan bir toplu sosyal uyanışın içinde idiler. Türkiye solu da bunun içinde, bu sosyal hareketlilik ekseninde yerini buluyordu.

Konumuz bakımından dikkate değer olansa, Kürt halkının bu genel sosyal uyanışla içiçe geçen ulusal uyanışıdır. Bu genel uyanışın ve mücadelelerin organik bir parçası olarak, yeni dönemin modern Kürt ulusal hareketinin doğuşudur. Kürt ulusal uyanışının temsilcisi olan güçlerin solun geriye kalanıyla birlikte Türkiye İşçi Partisi çatısı altında yerlerini almalarıdır. Ezilen ve sömürülen tüm sınıf, kesim ve katmanların birbirine paralel düşen, birbirini besleyen, birbirine yaslanan uyanışının siyasal sahnedeki yansımasıydı bu. O günün Türkiye’sinde Kürt sorununa sahip çıkan tek parti doğal olarak Türkiye İşçi Partisi'dir. TİP 1967’deki ünlü Doğu Mitinglerini örgütleyen partidir. Dönemin sosyal-siyasal uyanışı, bunun ürünü olan mücadeleler bir bütündü ve bu kendini siyasette de böyle, bir bütünlük içinde gösteriyordu.

Kürt ulusal uyanışı, geçmiş Kürt isyanlarından farklı olarak, bu yeni dönemde artık alt sınıflara dayanıyordu. 1920’ler ve ‘30’larda isyanlara ağalar, şeyhler, aşiret reisleri, seyitlerden oluşan geleneksel üst sınıflar önderlik etmişti. Yani o günkü o geleneksel toplum düzeninin toplumsal bakımdan ayrıcalıklı üst tabakaları. Oysa 1960’lardaki Kürt uyanışı emekçi sınıflara dayanıyordu. İşçilerden, gençlerden, aydınlanmış küçük-burjuvaziden (avukatlar, doktorlar, terziler, berberler, öteki serbest meslek sahipleri vb.) besleniyordu. Ulusal uyanışın çok belirgin bir sosyal muhtavası da vardı. Bu kesimler Türkiye’nin genel sosyal uyanışının organik bir öğesi idiler ve bu yansımasını siyasal planda da buluyordu. Doğu Mitingleri'nin TİP şemsiyesi altında örgütlenmesi bunun bir ifadesi idi. Ve nitekim ardından karşı-devrim saldırısının da ortak hedefi oldular. Faşist 12 Mart darbesi solu, sınıf hareketini, gençlik hareketini ve Kürt hareketini bir arada ezdi. Türkiye’nin büyük kentlerinde Dev-Genç, THKO, TİKKO, THKP-C davaları, Diyarbakır’da ise DDKO davaları vardı.

'70’li yıllarda bu açıdan daha kapsamlı, daha görkemli bir yeni toplumsal uyanış, bunun ifadesi devrimci yükseliş yaşandı. Aydınlanma faktörü, kültürel patlama üzerinden baktığımızda ‘60’lı yılların gerisinde, ama kitle katılımı ve mücadele çizgisi üzerinden baktığımızda, ‘60’lı yılların çok ilerisinde bir yeni devrimci yükselişti sözkonusu olan. 1974 yılında başlayan ve 1980 yılına kadar süren büyük bir devrimci yükseliş... Kürt hareketi burada da yine genel sosyal-siyasal mücadelenin içindeydi, genel devrim mücadelesinin organik bir parçası idi. Kürdistan'da kendi özgün şekillenmesini yaşıyor olsa da genel planda hala da Türkiye solu hareketinin bir parçası, daha da somut bir ifade ile Kürdistan'daki yansıması idi. Olayın mantığı da buydu.

Kopma daha sonra, 12 Eylül askeri faşist darbesinin ardından, devrimci yükselişin ezilmesi, yani karşı-devrim koşullarında geldi. Türkiye’deki sosyal dinamik ile Kürdistan’daki ulusal dinamiği yeniden birleşik bir güç haline getirebilecek yeni bir devrimci yükselişin yaşanmadığı koşullarda ise süreklileşti. Geçmişte sosyal mücadelelerin, bunu ifadesi devrimci yükselişlerin birleştirdiği dinamikler, sosyal durgunluk ve siyasal gericilik koşullarında birbirinden uzaklaşmış oldular.

Öte yandan ‘80’li yılların başından itibaren dünyada devrim dalgası geri çekilmiş, ‘89 çöküşünün ardından ise ifade uygunsa dibe vurmuştu. Ekim Devrimi’nin açtığı büyük tarihi çığırın kazanımlarının kaybeldiği dünya tarihinin bu yeni karanlık evresinde, olduğu kadarıyla ulusal hareketler de hızla devrimden koptular ve bir bölümü emperyalizmin dümen suyuna girdiler. En iyi durumdakiler bile PKK örneğinde olduğu gibi onun hakemliğinden medet umar hale geldiler. Ulusal sorun ise, salt ulusal istemlere indirgendiği ölçüde, devrimci bir dinamik olmak özelliğini yitirdi. Giderek emperyalizmin istismar ettiği, şu veya bu bölgeye ya da ülkeye doğrudan ya da dolaylı biçimde müdahalenin bahanesi haline getirdiği bir sorun halini almaya başladı.

Yeni tarihi koşulların bu etki ve sonuçları kendini Türkiye üzerinden de gösterdi. Kürt ulusal akımları, PKK de içinde olmak üzere, hızla devrimden koptular. Kürt sorununu salt ulusal istemler düzeyine indirgediler ve bunun bir sonucu olarak sistemle ve düzenle uzlaşma yolunu tuttular. Gelinen yerde bu köklü konum ve kimlik değişiminin sonuçları gözler önündedir.

Toplumsal bütün ve sınıflar mücadelesi

Türkiye Cumhuriyeti, devlet sınırları ile tanımlanan bir siyasal coğrafyadır. Tarihsel olarak ya da ulusal bileşim ve kültürel özellikler üzerinden farklı coğrafyalar tanımlamak mümkün. Ama toplumsal-siyasal gerçeklik ve mücadele sözkonusu olduğunda, mevcut devlet sınırları içindeki organik şekillenme esastır. Şu veya bu sınırlar üzerinden tanımladığınız Kürdistan bir tarihi-külterel anlam taşıyabilir. Ama siyasal ilişkiler ve toplumsal mücadele yönünden toplum bir bütündür, Türkiye Cumhuriyeti denilen devletin halihazırdaki sınırları içinde.

Burada bir egemen sınıf düzeni var; bütün milliyetlerden gelme öğelerden oluşan işbirlikçi tekelci burjuvazinin başında bulunduğu bir sınıf egemenliği sistemi var. Toplumsal ve sınıfsal şekillenme de bu sistemin toplamı içinde anlamını buluyor. Bu toplumsal bütünün içinde tüm milliyetlerden büyük burjuvazi ve büyük toprak sahipleri ile tüm milliyetlerden işçiler ve emekçiler var. Bu sosyal gerçeklik siyasal yaşamda da yansımasını buluyor. Bunu görebilmek için bugünün Türkiye'sinin siyasal tablosuna ve düzenin dayanağı siyasal güçler bileşimine bakmak yeterlidir.

Türkiye toplumunun bir bütün olduğunu, Kürt sorununun 25 yıllık seyri bütün açıklığı ile bize ayrıca göstermektedir. Hareketin yaşadığı tıkanma, yılllardır içinden bir türlü çıkamadığı kısır döngü, bunun bir itirafından başka bir şey değildir. Cepheyi salt Kürt sorununun kendi dar sınırları üzerinden kurarak onu çözemiyorsunuz. Zira sınıfsal güç ilişkileri, milliyet farkı gözetmeksizin toplumun geneli üzerinden şekillenmiştir. Ve bu katı olgu, her türlü mücadelenin, dolayısıyla da ulusal özgürlük mücadelesinin seyri ve sonuçları üzerinde tayin edici bir etkiye sahiptir. Bugün Kürt büyük burjuvazisi, toprak sahipleri, aşiret reisleri, tarikat şefleri, olduğu gibi Türk büyük burjuvazisinin yanında, onunla organik olarak kaynaşmış durumda. Bunu her yerde her düzeyde görebilirsiniz. Egemen Bağış Avrupa Birliği bakanıdır, kendisi bir Kürttür. Mehmet Şimşek ekonomi bakanıdır, kendisi bir Kürttür. Muzaffer Çağlayan sanayi bakanıdır ve bir başka Kürttür. Bunlar bugünkü hükümetten ve üstelik yalnızca bazı örnekler. Bir önceki hükümet döneminde Kürt Hüseyin Çelik eğitim bakanı, Kürt Abdulkadir Aksu içişleri bakanı idi. Tayyip’in danışmanlarının hatırı sayılır bir bölümü Kürtlerden oluşuyordu, oluşmaktadır. Kürt büyük burjuvazisi, Kürt tarikatları, Kürt cemaatleri, olduğu gibi Türkiye gericiliğinin içindeler ve kurulu düzenin temel dayanağı durumundalar. Türk gericiliğinin demiyorum, Türkiye gericiliğinin!.. Her milliyetten burjuva gericiliği organik bir bütün oluşturuyor ve bu, bugünkü egemen sınıf iktidarında ifadesini buluyor. Bugün ülkedeki ilerici sosyal muhalefeti, her biçimiyle devrimci siyasal mücadeleyi ve elbette Kürt özgürlük mücadelesini boğan güç, tüm milliyetlerden Türkiye gericiliğinin bu birleşik organik gücüdür. Bütün milliyetlerden burjuva gericiliğinin birleşik gücü, bugünün Türkiye'sinin en açık, en katı, en tartışmasız gerçeğidir.

Bugün Kürdistan’da hala da 90 bin kişilik bir korucu ordusu var. Kime karşı peki? Kürt özgürlük mücadelesine karşı! Kimlerden oluşuyor bu ordu? Kürt aşiretlerine mensup Kürt köylülerinden. Bunu olanaklı kılan ne ya da kim? Elbette Kürt büyük burjuvazisi, Kürt aşiret reisleri, Kürt tarikat ve cemaat şeyhleri. Kısacası bütünlüğü içinde Kürt burjuva-feodal gericiliği! Bugün dünyada 90 bini aşan kaç tane ordu var peki? 90 bin kişilik bir Kürt ordusu var ve Kürt özgürlük mücadelesine karşı savaşıyor! Sıradan köylüleri bu utanca sürükleyen Kürt büyük burjuvazisinin, Kürt toprak sahiplerinin, Kürt aşiret reislerinin, Kürt tarikat reislerinin çıkarları, iradesi ve tercihidir. Bu köylü yığınlarını, bu sıradan emekçileri gerici geleneksel bağlar içerisinde kendi denetimleri altında tuttukları için, onların 25 yıldır Kürt özgürlük mücadelesine karşı silahlı güç olarak kullanılmasını sağlayabiliyorlar. Demek ki toplumdaki gerçek bölünme buna göredir, bu katı olguda gizlidir. Bütün milliyetlerden büyük burjuvazi, toprak sahipleri, her biçimiyle asalaklar ve tufeyliler... Ve tersinden, bütün milliyetlerden işçi sınıfı, emekçiler, köylüler, her biçimiyle ezilenler...

Elbette ulusal özgürlük davasının kendi sınırları içinde savunulması, bu sınırlar içinde bir mücadele yürütülmesi tümüyle meşru bir haktır. Tartıştığımız bu değildir. Biz daha farklı bir olgu üzerinde duruyoruz, katı toplumsal gerçeğe ve bunun mücadelenin seyri ve sonuçları üzerindeki tayin edici etkisine işaret ediyoruz. Ulusal sorunu çözmek istiyorsanız, bunu tüm öteki sorunlardan ayırarak yapamazsınız. Bunu toplumdaki genel sınıfsal şekillenmeden, bölünmeden, kutuplaşmadan ayrı ele alamazsınız. Kendi ulusunuzdan belli bir kesim size karşı savaşıyor ve bunun açık sınıfsal bir mantığı var. Bunun gerisinde egemen sınıfların Kürtlerden oluşan kesimlerinin çıkarları, tercihi ve iradesi var. Bunun alternatifi, Türk işçisinin ve emekçisinin de kendi burjuvazisine karşı ve sizin yanınızda savaşabilmesidir. Bunun yolu da Türk emekçisi ile birleşebilecek bir mücadele stratejisi izlemekten geçmektedir. Bizi tüm öteki sorunlar ilgilendirmez, bizim kendi sorunumuz var ve biz ona kendi sınırları içinde çözüm bulmaya bakarız derseniz, bir yere varamazsınız. Kendi sorununuz da sürüncemede kalır ve bir yerden sonra da burjuvazinin elinde toplumu sersemletip çürütmenin bir aracına, bir olanağına dönüşür. Nitekim son 25 yıllık Kürt ulusal mücadelesi, bu sosyal mücadele bütünlüğünden koptuğu ya da koparıldığı için, kendi içinde bir Kürt sorunu olarak ele alınıp darlaştırıldığı için, zaman içerisinde Türkiye’nin devrimci gelişme sürecini kolaylaştırmak bir yana, tersine onu köstekleyen ve böylece toplumsal çürümeyi de kolaylaştıran bir etkide bulundu.

Yeni dönemin ulusal özgürlük mücadelesi yalnızca bir süre için, daha somut olarak da, 1989-1992 yılları arasında toplumu, onun Türk kesimini olumlu anlamda sarstı. Ulusal özgürlük mücadelesinin bu beklenmedik yeni patlaması, inkarcılığın yüzüne bir tokat gibi indi. Toplum biraz o zaman zorlandı, bir süre için vicdani bir bocalama yaşadı, koca bir gerçeği 70 yıldır inkar etmenin ezikliği içinde. Demirel’e '92 yılında Diyarbakır’da “Kürt realitesini artık tanıyoruz” dedirten de buydu. Ama bu özel evre çok çabuk geride kaldı. Burjuva gericiliği hızla toparlandı, çok geçmeden inisiyatifi yeniden ele geçirdi. Kürt halkının haklı mücadelesini “terörizm” diye yaftalamayı başardı, bunu toplumun geniş kesimlerine böylece kabul ettirdi. Kürt hareketinin eylem çizgisindeki zaaflar ise bunu alabildiğine kolaylaştırdı. Sonuçta Kürt sorunu şovenizm üzerinden toplumu zehirleyen bir etki kaynağına dönüştü. 25 yılı aşan yeni isyanın 20 yıla yaklaşan bir bölümünde yaşanan yazık ki bu oldu.

Gerçek bölünme sınıfsaldır

Abdullah Öcalan sık sık Türkiye sol hareketinin bağrında yetiştiklerini söylüyor. Kuşkusuz bu doğrudur. Nitekim bugünkü olumlu özelliklerinin önemli bir bölümünü buna, sol kültürel şekillenmeye borçlular. PKK eksenli Kürt ulusal hareketi hiçbir dönem Türk halkına herhangi bir düşmanlık çizgisi izlemedi. Bu olumlu tutum PKK’deki sol mayadan geliyor kuşkusuz. Kürt hareketinin liderleri Türkiye’nin sol kültürü içerisinde yetiştiler. Enternasyonalizm, halkların kardeşliği vb. konularda Marksizmden ciddi biçimde etkilendiler. Hala da Kandil’deki PKK yöneticileri kendilerince marksist bir terminoloji kullanırlar. Sınıflardan konuşurlar, siyasal güçlere sınıfsal anlam atfetmeye çalışırlar, ilerici amaç ve niyetlerden sözederler, Türkiye emekçi hareketine karşı sıcak duygular dile getirirler. Ama tüm bunlar yine de bugün izlenmekte olan çizginin yapısal zaafiyetini ortadan kaldırmıyor.

PKK’nin yeni dönem stratejisi, düşük yoğunluklu bir savaşla Türk devletini masaya oturmaya razı etmeye dayanıyor. Bu stratejide Türkiye işçisiyle, emekçisiyle birleşmeye dair bir şey yok ne yazık ki. Türkiye işçisinin ve emekçisinin desteğini kolaylaştıracak, harekete geçirecek, kazanıp alacak herhangi bir politik yön yok burada. Birkaç sol aydını ya da bazı sol parti başkanlarını milletvekili yapmakla olacak şey değil bu. Yedeğine aldığı reformist sola siyasette alan açmaktan ve ondan kendi çizgisinde yararlanmaktan öteye bir anlamı yok bunun.

Yapmanız gereken daha farklı bir şey, eğer gerçekten Türk emekçisinin güvenini kazanmak ve desteğini almak istiyorsanız. Newroz'da İstanbul'dan yüzbinlerce kişi topluyorsunuz. Bu kitlenin hatırı sayılır bir bölümü fabrika işçilerinden oluşuyor. İşte bunları fabrikalarda sosyal mücadeleye yöneltin. Türk emekçisiyle birlikte, öteki milliyetlerden emekçilerle birlikte örgütlenmeye, mücadele etmeye, sendikalaşmaya, greve, direnişe çıkmaya teşvik edin. Onları sosyal mücadeleye, sınıflar mücadelesine etkin biçimde katılmaya çağırın. Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerinin sorunlarıyla ilgilenin. Mecliste kürsüye her çıktığınızda salt Kürt sorunu üzerinden konuşmak zorunda mısınız? BDP neden büyük burjuvazinin birkaç onyıldır kesintisiz biçimde uyguladığı sosyal yıkım politikalarına karşı cepheden bir mücadele yürütmez? Emperyalizmin genel olarak Ortadoğu'daki ve şu sıralar da Suriye üzerindeki planlarına neden anti-emperyalist bir çizgiden karşı çıkmaz ve teşhir etmez. Kürsüye çıkıldığında neden yalnızca Kürt sorunu üzerinden konuşmakla sınırlar kendini? Bu benim hakkım, böyle istiyorum, böyle konuşurum diyebilirsiniz. Ama böylece izlediğiniz çizginin dargörüşlülüğünü de ortaya koymuş olursunuz. Bununla Türk emekçisinin ne güvenini kazanabilir ne de desteğini alabilirsiniz.

Oysa Türk burjuvazisi Kürtler içerisinde kendi sınıfdaşlarının tam desteğine sahip. Büyük burjuvazi, büyük toprak sahipleri, aşiret reisleri onunla birlikte. 90 bin kişilik korucu ordusu yirmi yılı aşkın bir süredir onun hizmetinde. Egemen Bağışlar, Mehmet Şimşekler, Hüseyin Çelikler onunla kol kola duruyor. Kürdistan’dan köklenen tarikatlar, cemaatler hep onun hizmetinde. Kürdistan gericiliğinden güç aldığı için AKP Kürdistan’ın en büyük partisi halen. Türk burjuvazisi Kürdistan içindeki kollarını, Kürdistan içindeki gericiliği örgütlüyor. Ama siz Kürt hareketi olarak, Türkiye toplumu içerisinde size müttefik olacak güçlere yabancı kalıyorsunuz. Yedeğinize aldığınız kişilikten yoksun sol çevre ve gruplarla üstünüze düşeni yaptığınızı sanıyorsunuz. Oysa bunun Türk emekçileri üzerinde olumlu bir yankısı olmaz. Tam tesine, bu kuyrukçu ve kişiliksiz tutum, Türk emekçisinin sola güvensizliğini daha da pekiştirir, ona olan mesafesini daha da büyütür.

Siz ancak Tekel direnişlerini çoğalttığınız ölçüde Türk ve Kürt işçi ve emekçilerini birleştirebilir, mücadelenin ateşi içinde kaynaştırabilirsiniz. Bunu yaptığınız sürece, siz bu düzenin içinde Kürt sorununda elde edilebilir en çok şeyi elde edersiniz. Şu an zaten elde edilen herşey, bu meselelere herşeye rağmen devrimci olarak yaklaşıldığı bir dönemin bugüne kalan mirasıdır. ‘80’li ve ‘90’lı yıllarda devrimci bayrak altında verilen mücadelenin bugüne yankısıdır. Eğer böyle davranırsanız, devrimci bir çizgide hareket ederseniz, böylece hem bu düzen içinde alabileceğinizin en çoğunu alırsınız, hem de geleceğe dönük olarak bu meselenin gerçek özgürlük ve tam eşitlik temelinde çözülebilmesini kolaylaştırır, yakınlaştırırsınız. Kürt ulusal dinamiği Türkiye devrimi için önemli bir dinamik, bunu heba etmemiş olursunuz.

Ulusal sorun ve toplumsal kapsam

Ulusal hareket içinde emek verenler, direnenler çok büyük ölçüde emekçilerdir. Kürtlerin en yoksul, en yoksun, en itilip kakılan kesimleridir. Onların gerçek çıkarları ise ulusal davayı sosyal dava ile birleştirmeyi gerektirir. Çünkü onlar sadece ulusal açıdan ezilmiyorlar; aynı zamanda sınıfsal olarak da, işçi, emekçi, yoksul insan olarak da eziliyorlar. Onlar ulusal baskıyla sınıfsal baskıyı, aynı anda iç içe yaşıyorlar. Onların çıkarları, ulusal özgürlük mücadelesinin yanısıra sınıfsal kurtuluş mücadelesini de gerektiriyor. Daha da önemlisi, ulusal kurtuluş davasının sosyal kurtuluş temelinde ele alınmasını gerektiriyor. Ve bu temel üzerinde, Türk emekçisiyle yakınlaşmayı, onunla birleşmeyi, onunla sıkı sıkıya kaynaşmayı gerektiriyor. Kapitalizm bu kaynaşmayı nesnel ilişkiler yönünden zaten yaratmış. Türk ve Kürt toplumu çok ileri düzeyde içiçe geçmiş durumda. Kürtlerin yarısı, belki daha da fazlası, Türkiye'nin metropollerinde yaşıyor. Tersinden Kürdistan'ta önemli bir Türk nüfus var. Türkiyi işçi sınıfı başta Türkler ve Kürtler olmak üzere bütün milliyetlerden oluşuyor ve üretim çarkı içinde organik olarak kaynaşmış durumda. Burjuvazi cephesindeki organik içiçeliğin sözünü bile etmiyorum. Bu bir realite, bunu hesaba katacaksınız. Kürt meselesini bu toplumda ulusal kimlik üzerinden izole ederek kendi içinde çözemezsiniz.

Yarı-feodal kalıntıların, aşiret yapısının, cemaatlerin, tarikatların en güçlü olduğu yer Kürdistan. Kürt sorununu devrimci temeller üzerinde çözmek aynı zamanda bütün bunların tasfiyesi demektir. Askeri mücadele ile Türk devletini sıkıntıya sokmayı, sonra da onunla masaya oturmayı hedefliyorsunuz. Farzedelim ki bir takım tavizler kopardınız, bir parlamentonuz oldu, bir iç özerkliğe bile kavuştunuz. Bütün bu toplumsal yapı böyle bir çözümde olduğu yerde kalacak. Oysa Kürt sorununu çözmek istiyorsunuz, bunları yok etmek zorundasınız. Bunları ise ancak devrimle yokedebilirsiniz.

Kürt sorununun çözümü üzerine devrimciler olarak konuşuyoruz. Ancak Türkiye’nin sözde devrimcileri gerçekte devrimi savunamıyor, sorunlara ve bu arada Kürt sorununa devrim ölçüleriyle bakamıyorlar. Türkiye’nin sözde devrimcileriyle Kürt sorununu devrim üzerinden tartışamıyorsunuz. Kürtler devrimi beklemek zorunda mı diyorlar size. Bunu söylemek devrimi bir yana bırakmakla, devrimci kimliği bir yana atmakla aynı anlama gelir. Devrimcinin görevi devrim yapmak, dolayısıyla bütün sorunlara da bunun üzerinden bakmaktır. Bir devrimci ulusal sorunun çözümünü Kürdistan’daki geleneksel yapının temelden tasfiyesiyle sıkı sıkıya bağ içinde ele alır. Kürt sorununun çözümü aynı zamanda köylüsünün özgür yurttaş haline gelebilmesi sorunudur. Kürt köylüsünün özgür yurttaş haline gelebilmesi, Kürt sorunun devrimci demokratik çözümü demektir. Güney Kürdistan'da artık bir devlet var, milli kimliği olan. Ama toplum halen yarı-feodal aşiret ve ortaçağ artığı dinsel cemaat yapısına dayalıdır. Öte yandan sözkonusu olan çıplak bir sınıf devletidir. Kuruluşunun ikinci yılında Süleymaniye’nin sokaklarında emekçiler iş, iyi yaşam koşulları, bir takım başka haklar için kitlesel gösteriler yapıyorlar, karşılığında baskı görüyor, hatta kurşunlanıyorlardı. Kürt sorununun çözümünü bu düzenin sınırları içine sıkıştırırsanız eğer, Türkiye Kürdistanı’nda olacak olan da budur.

Bunu anlamayanlar sınıfsal bakıştan ve gerçeklerden kopmuşlar demektir. Milli baskı ve eşitsizlikler, bir ulusu kendi kimliğinden, dilinden, kültüründen yoksun bırakmak, kapitalist toplum düzeninin rezilce bir ürünüdür. Her türden ulusal baskıya, köleliğe, eşitsizliğe, ayrıcalığa karşı çıkmak her gerçek devrimcinin görevidir. Bununla birlikte, ulusal baskı ve eşitsizliğin tüm bu sonuçlarının ortadan kalkmasını istemek ile ezilen ulus emekçilerini salt buna dayalı bir çizgiye, ulusal kimlik eksenli politikalara esir etmek iki farklı şeydir. Birincisi adına ikincisine razı olmak, devrimci konumu, devrimci sınıfsal kimliği yitirmek, en iyi durumda ezilen ulus milliyetçisi konumuna düşmektir. Bizler sorunları devrimciler olarak kendi bakışaçımızdan ortaya koymak durumundayız. Sorunlar nesnel varlığı ile aynı olabilir fakat her bir sınıfın ona yaklaşımı temelden farklıdır, bu gerçeği hep yineliyoruz. Buradaki temel farklılığı belirleyen sınıfsal konum ve çıkardır, buna göre şekillenen sınıfsal tercihlerdir. Aynı soruna her sınıf kendi sınıf çıkarlarına ve amaçlarına uygun düşen bir perspektiften bakar.

Gerçek devrimciler emekçinin ulusal davasını sosyal davasından koparmazlar. Bir devrimci için Kürt sorununun çözümü, sosyal muhteva açısından baktığımızda, aşiretçilik, cemaatçılık, tarikatçılık vb. geleneksel ilişkiler içerisindeki Kürt köylüsünün özgür insan, özgür yurttaş haline gelebilmesi demektir aynı zamanda. Bu ise büyük devrimci demokratik dönüşümleri gerektirir. Türkiye gibi bir toplumda da büyük devrimci demokratik dönüşümler Türk burjuvazisinin iktidarına ve onun gerisindeki emperyalizme karşı mücadeleden koparılamaz. Özgürlük davası ile sosyalizm davası burada içiçedir. Bunun nesnel bir mantığı var. Sorun halen egemen güç olan burjuva gericiliğini ezmektir. Zira sorunun kaynağındaki ana etken olduğu kadar çözümümün önündeki asıl engel de odur. Bu gericilik kaynağını yıkıp tasfiye ettiğinizde, bütün bu sorunları en tam, en köklü, en özgür, en demokratik bir biçimde çözmek imkanı bulmuş olursunuz.

Reform ya da devrim!

İyi ama devrimle çözüm çok uzak diyorlar. Peki ama reformla çözüm çok mu yakın? Reform yoluyla ulusal bir sorunun çözüme bağlandığı nerede görülmüştür? Ulusal sorunlar ya devrimlerle köklü çözümlere ya da güç ilişkilerinde büyük değişimlere yolaçan emperyalist savaşların ardından gerici çözümlere kavuşmuşlardır. Bu ikinci durumda, gerçekte sorun çözülmemiş, yalnızca biçim ve mahiyeti değişmiştir. Reformlar yoluyla ise sorun hiçbir durumda çözülmemiş, yalnızca sürüncemede kalmıştır. Oysa Sosyalist Ekim Devrimi bir “halklar hapishanesi” olan Rusya’da alabildiğine kapsamlı ve karmaşık olan ulusal sorunlar yığınını bir vuruşta çözmüş, özgürleşmiş ulusların eşitliğine ve gönüllü birliğine dayalı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni ortaya çıkarmıştı.

Gerçekte devrim en kestirme yoldur, onu zafere uluştırmayı başarabilmek kaydıyla. Reform sorunları çözmez sadece süründürür ve zaman içinde hep de çürütür. Sorun döne döne kendini yeniden üretir. Lenin, kapitalizm demokrasi sorununu -ki Kürt sorunu da demokrasi sorunudur- döne döne yeniden üretir, der. Kapitalist toplum temeli üzerinde demokratik siyasal kazanımlar kuşkusuz mümkündür. Ama bunlar iğretidir, geçicidir, koşullara bağlıdır ve doğası gereği sakatlanmış haldedir. Döne döne de kaybedilir, döne döne yeniden kazanılmak üzere. Hitler faşizmiyle kaybedildi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kazanıldı. Şimdi ‘90’lardan beri polis rejimine geçişle birlikte yeniden kaybediliyor. Kapitalizm bu, döne döne kazanır alırsınız ve döne döne yeniden kaybedersiniz.

Aynı şey emekçilerin bu düzen içindeki sosyal kazanımları için de geçerlidir. Kapitalizm bir genişleme, bir refah dönemi yaşar, o arada örgütlü işçi hareketi bir takım süreçlerden gelmektedir, sosyal hak ve kazanımlar için bastırır. Karşıda Sovyetler Birliği tehditi vardır, bunu gözetir Avrupa burjuvazisi, sonuçta işçisine belli tavizler verir. Ama gün gelir, dönem değişir, Sovyet tehlikesi ortadan kalkar, bu arada kapitalizmin yeni bir krizi kendini dayatır. Bütün bunlar parça parça geri alınır. Emekçi örgütsüz ve devrimci bir önderlikten yoksun olduğu ölçüde de bu iş nispeten kolay gerçekleşir. Bu kendini tekrarlayan bir süreçtir, sonu yok bunun. Reform budur! Reform bir şeyi çözmez, reform oyalar, bir süreliğine yatıştırır, sonu gelmez biçimde de süründürür sadece. Bu bir kısır döngüdür, kuşaklar boyu sürer gider. Devrimse en kestirme yoldur, sorunları temelden çözer. 20. yüzyılın tartışmalı sosyalizm deneyimi bile ulusal sorunda örnek devrimci çözümler yarattı. Tarihin o güne dek görmediği türden çözümler.

Birinci emperyalist savaşın ardından bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkan Yugoslavya'da kapsamlı bir ulusal sorun vardı. Yugoslav Devrimi Alman faşizmine ve yerli işbirlikçilerine karşı mücadelede tüm Yugoslav halklarını birleştirip bütünleştirdi. Devrimin zaferi ulusal sorunun çözümünü de beraberinde getirdi. Farklı uluslar ve milliyetler, altı cumhuriyet ve iki özerk bölge halinde birleşik federal bir cumhuriyette birleştiler. Kendi sınırları, dilleri, bayrakları ve özerk yönetim yapıları vardı. Devrim mücadelesi içinde kardeşleşmenin, birleşip kaynaşmanın, böylece devrimi zafere ulaşturmanın bir ürünüydü bu. Ne zaman ki Yugoslav devrimi yozlaştı, daha doğru dürüst sosyalizmin inşasına geçilmeden yeniden kapitalist gelişme yoluna girildi, her bir ulusun bünyesinde burjuva öğeler yeniden güç kazandı. İşte o zaman milliyetçiliğin, dolayısıyla da milli baskının önü yeniden açıldı. Sırp burjuvazisi, Sloven burjuvazisi, Hırvat burjuvazisi, her biri kendi millliyetçilik bayrağını sallamaya, bundan sınıfsal yarar ummaya başladılar.

Sonrasını biliyoruz; sonrası çatışmalar, çekişmeler, gide gide de boğazlaşmalar oldu. Geçmişte, devrim süreci içinde, Alman faşizmine ve Yugoslav gericiliğine karşı birleşmiş, kaynaşmış, kardeşleşmiş Yugoslav halkları, ulusal boğazlaşmalar içinde birbirlerini tüketir hale geldiler. İlki, devrimin çözümüydü; birleştiren, özgürleştiren, eşitlik ve gönüllü birlik temelinde kaynaştıran... İkincisi, yeniden egemen hale gelen kapitalist düzenin ve ondan ayrı düşünülemeyecek olan burjuva milliyetçiliğinin tuttuğu yol oldu. Bölen, düşmanlaştıran ve kanlı boğazlaşmalar içine iten, böylece de tüketen bir yol. Bugün Türk gericiliğinin resmi temsilcileri Kosova ziyaret sonrasında, oradaki küçücük Türk kolonilerinin Türkçe'yi serbestçe kullanıyor olmalarından duydukları memnuniyeti dile getirirler. Ama işte bu da Yugoslav devriminden kalma bir kazanımdır. Devrim işte böyle bir şeydir, herkesin, her ulusun ve milliyetin hakını hukukunu tanır. Bir de kapitalizmin çözümüne, ‘90’lı yıllardaki  kanlı boğazlaşmalara, o büyük Yugoslavya trajedisine bakın.

Ulusal sorun konusunda daha kapsamlı ve daha köklü çözüm örneği, biraz önce de sözünü ettim, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi oldu. Ekim Devrimi, bir “halklar hapisanesi” olan Rusya'dan, özgür ulusların gönüllü birliğine dayalı Sovyetler Birliği'ni çıkardı.15 ayrı cumhuriyet, sayamayacağınız kadar çok özerk bölgeden oluşan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ni. Emperyalist gerici propaganda, uzun onyıllar boyunca bunu, cumhuriyetler birliği formunu, tümüyle bir görüntü, biçimsel bir aldatmaca saydı. Peki Sovyetler Birliği dağıldığında ne oldu? Herkes kendi bayrağıyla, kendi sınırlarıyla, kendi devlet örgütüyle ayrıldı. Onyıllara yayılan onca bürokratik yozlaşmanın ardından bile neredeyse kimsenin burnu kanamadan gerçekleşti bu. Dağılan Sovyetler Birliği geriye 15 ayrı bağımsız devlet bıraktı. Kendi açık seçik sınırları, dili, bayrağı, özgün kültürü ve yönetim aygıtı olan. Yeni devletlerin yaptıkları tek şey, dünün devrimci sembollerini burjuva gericiliğinin yeni sembolleri ile değiştirmek oldu. O koca Sovyetler ülkesinde yalnızca Karabağ ile Moldovya üzerinden sorunlar çıktı. İkisi de devrim öncesi dönemden kalma sorunlardı. Ekim Devrimi bunları halkların ortak çıkarlarına uygun olarak radikal bir biçimde çözdü. Ekim Devrimi’nin kazanımları yok edilince, gerisin geri burjuva toplumuna dönülünce, o eski hesaplar kapsamında bunlar yeniden gündeme geldi. Gerici burjuva milliyetçiliğinin çekişme ve çatışma konuları olarak.

Devrimin çözümüne bir başka örnek Çekoslovakya’dır. Çekistan ve Slovakya olarak, bir tek kurşun atılmadan, bir tek kimsenin burnu kanamadan iki ülke birbirinden ayrıldı. Çünkü o kusurlu sosyalizm döneminde bu toplumlar karşılıklı olarak birbirlerinin kimliklerini, kültürlerini, dillerini sindirmişlerdi. Sınırı şurdan yoksa burdan mı çekelim sorunu da yaşanmadı, iki ülke birbirinden sorunsuzca ayrılabildi. Buna bu türden bir devrim ve sosyalizm deneyiminden geçmemiş bugünün burjuva toplumlarından bir örnek gösterebilir misiniz? Siz Türkiye’nin bugünkü kurulu düzen içerisinde, tarihsel olarak Kürdistan saydığınız yerlerden sınır çekmeye kalkarsanız, böylece yalnızca kanlı boğazlaşmaların önünü açmış olursunuz. Tarihi Kürdistan dediğiniz coğrafyada Kars, Erzurum, Erzincan, Malatya, Elazığ, Maraş ve Antep de var, tamamen ya da kısmen. Ve bunların büyük bölümü halen her biçimiyle Türk gericiliğinin en sağlam kaleleridir. Salt dinsel gericilik üzeriden değil ama aynı zamanda Türk milliyetçi şovenizmi üzerinden de. Buralardan hangi sınırı nasıl çizeceksiniz, kurulu düzenin ve burjuva gericiliğinin tüm görkemiyle ayakta durduğu bir sırada?

Kapitalizm ulusal sorunu döne döne yeniden üretir, bu düzen içinde köklü ve kalıcı çözüm yoktur. Bugün çözülür gibi görünür, çok geçmeden yeniden kapışma çıkar. ‘90’lı yılların başında Filistin barışı gerçekleşmişti güya. Oysa durum bugün her zamankinden çok daha kötüdür. Bir dizi ülkede ulusal sorunlar kuşaklar boyu sürebiliyor. İrlanda sorunu neredeyse üçyüzelli yıllık bir geçmişe sahip. Ve 1916’da İrlanda ayaklanmasına konu olabilecek kadar da çözüme yakın bir sorun gibi görünüyordu. Oysa aradan neredeyse bir yüzyıl daha geçti ve bugün hala da bir İrlanda sorunu var. Şu sıra ortada bir uzlaşma var ama sorun nasıl çözülecek, süreç nasıl ilerleyecek, bu henüz çok belli değil. Süreçlerin yarattığı yorgunluk belli dönemlerde uzlaşmalara yolaçar, sorun biraz durulmuş gibi görünür, ama onun çözüldüğü anlamına gelmez. Nitekim İrlanda sorunu da halen belirsizliğini koruyor, ulusal hareketin silah bırakması bu sorunun bittiği anlamına gelmiyor.

İspanya'da Basklı örgüt ETA da elli yıl boyunca bir ulusal mücadele sürdürdü ve gelinen yerde silahlı mücadeleyi bıraktığını ilan etmiş bulunuyor. Ama bu hiç de Bask sorununun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. İspanya'da Bask, Katalonya vb. ulusal sorunlardan kaynaklı sıkıntılar sürüyor. Kaldı ki insanlık dünya ölçüsünde bunalımlar, çatışmalar ve savaşlarla dolu yeni bir tarihi evreye de girmiş bulunuyor. Bunun ağır etkileri kendini her alanda ve elbette ulusal sorunlar üzerinden de gösterecektir. Ulusal sorunlar bir dizi ülkeyi ve bu arada İspanya'yı da yormaya devam edecektir. Sorunların temeli durduğu sürece, o temel, yüzeyde kurutulmuş ya da bir parça hafiflemiş gibi görünen yarayı zamanla yeniden kanatacak, yeniden ağırlaştıracaktır.

www.tkip.org