Kürt Sorunu Üzerine Konferanslar - 6: Stratejik zaaf içinde kısır döngü - H. Fırat

(10 Eylül 2011)

Kürt sorunu üzerine yıllardır değerlendirmeler yaptığımız bir konu. Bu türden her konferansta Kürt sorunu üzerine mutlaka değerlendirmeler yapılıyor, o esnadaki gelişmeleri de içerecek tarzda konunun esasları döne döne ortaya konuluyor. Devletin “Kürt açılımı” gündeme geldiğinde de, konusu tümüyle bu olan çok kapsamlı bir konferans vermiştim. Orada sorunun bütün bir kapsamını çok değişik yönleriyle ortaya koymaya çalışmıştım. Devletin açılımının hangi ihtiyaçtan doğduğu, hangi sınırları içerdiği, gerçekçi olacaksa eğer Kürt hareketinin buradaki beklentilerinin ne olabileceği, beri taraftan Kürt hareketinin gerçek istemlerinin ne olduğu, bu istemlerin devletin Kürt açılımıyla, buradaki hesap ve hedeflerle bağdaşıp bağdaşmadığı vb. konular üzerinde durmuştum. Özellikle Kürt sorununun bütün bir toplumsal, siyasal ve tarihsel kapsamını ortaya koymaya çalışarak, bu sorunun bu düzen içinde temelden çözülemeyeceği, ancak belli sınırlar içerisinde yumuşatılabileceği üzerine düşünceler ileri sürmüştüm.

Öte yandan PKK’nin yeniden kuruluş belgelerini (2005 yılı tarihli) inceleyerek temel noktalar üzerinden kısmi bir eleştirisini de yaptık. Bunu Abdullah Öcalan’ın özellikle “Bir Halkı Savunmak” kitabındaki (ki aynı zamanda PKK’nin yeniden kuruluşunu önden gerekçelendiren de bir kitaptır) yaklaşımlarının eleştirisi ile birleştirdik. Bütün bunlarla bizim için konu hemen tüm yönleriyle yeterli açıklığı sahiptir demek istiyorum. Ayrıca gelişmeler de döne döne değerlendirmelerimizi doğrulamaktadır. Bunun son örneği, seçimler öncesi aşırı iyimser tablonun seçimler sonrasında olduğu gibi boşa çıkması oldu.

 

Aşırı iyimserlikten derin hayalkırıklığına

PKK’nin 2005 yılına ait yeniden kuruluş belgelerinde (ki programatik belgelerdir bunlar) sorun, devleti pazarlık masasına zorlayacak “düşük yoğunluklu bir savaş” biçiminde ortaya konuluyor. Bu yeterince açık bir yaklaşımdır. PKK’nin verdiği silahlı mücadelenin stratejik hedefi, devleti müzakere masasına zorlamak ve böylece sorunu kurulu düzen içinde anayasal bir çözüme bağlamaktır. Bugünkü “devrimci halk savaşı” söylemleri ise yenidir ve bunun ne anlama geldiği konusunda henüz bir açıklık da yoktur. Daha çok devleti açmaza almaya yönelik bir söylemden ibaret görünmektedir. Oysa gerçek doğrultu yeterince açıktır: Ne edip edip devleti pazarlık masasına zorlamak ve masada soruna anayasal bir çözüm bulmak! Silahlı mücadelenin dayandığı strateji de tümüyle budur.

12 Haziran (2011) seçimlerinden önce adeta bu gerçekleşmiş gibi de oldu. Ama biz daha yerel seçimler evresinden başlayarak, seçim ya da Kürt sorunu konulu tüm değerlendirmelerimizde, şu düşünceyi en net biçimde ortaya koymuştuk: AKP’nin girişimleri samimiyetten yoksundur; o yalnızca çatışmalı bir durumun seçim sürecinde yaratacağı yıpranma riskini ortadan kaldırmak peşindedir. Bu hesapla gerçekte Kürt hareketini yanlızca umutlandırıp oyalıyor. Zira devletin Kürt açılımının amaçları ve sınırları bellidir. Bu sınırlar Kürt hareketinin beklenti ve istemleri bağdaşmaz niteliktedir. Bu nedenle, taraflardan biri belirgin biçimde geri adım atmadıkça, bu işi masada bir sonuca bağlamak olanağı yoktur vb...

Özellikle bu son seçim öncesinde, AKP’nin hesaplarıyla ilgili kaygı ve kuşkularını zaman zaman Öcalan da dile getiriyordu. 2004’ten beri tam dört kez, genellikle de her seçim öncesinde kandırıldım, bir beşincisine müsaade etmem, artık somut adımlar, kesin güvenceler isterim, hükümet ne diyorsa, neler vaadediyorsa, çözümü neyse açıkça ortaya koysun, diyordu. Bunlar böyle söylendi ama sonuç bir kez daha değişmedi. AKP’nin İmralı’ya gönderdiği MİT heyeti Öcalan’ı bir kez daha ikna etmeyi başardı ve böylece beşinci bir kandırılma gerçekleşmiş oldu.

Stratejisi devleti pazarlık masasına oturtmak olan, bu sınırlarda kalan bir silahlı mücadele bir çözüm üretmiyor ama sonuçta bunun muhatapı olan her hükümet de bir biçimde yıpranıyor. Bütün geçmiş deneyimler bunu gösteriyor. PKK her zaman hükümetleri hedef alarak, çözüme yanaşmazsanız Kürt sorunu sizi de götürür der ve geçmiş hükümetlerin akibetini buna örnek gösterir. Kuşkusuz bunda bir gerçeklik payı var. AKP de bunun farkında. Farkında olduğu içindir ki, her seçim öncesinde Kürt hareketini bir beklentiye sokarak bir biçimde çatışmayı durdurmayı ve böylece buradan gelen yıpranmayı bloke etmeyi yinelenen bir politika haline getirmiş durumda. Bunda bugüne kadar şaşırtıcı bir başarı da gösterdi. Abdullah Öcalan’ın ifadesiyle, “2004’ten beri dört kere” bu oyalama ve aldatma gerçekleşti. Bunu söyleyen Öcalan bu kez bu olmayacak dedi ama bildiğiniz gibi bir kez daha oldu. Sanki sorunun artık çözülmekte olduğu ve çatışmanın bitirildiği, bunu tam da AKP’nin başardığı bir görünümle seçime girildi. Yani AKP bir çatışmalı sürecin getireceği yıpranmayı yaşamak bir yana, bir dizi başka sorunun yanı sıra Kürt sorununu da bu ülkede çözen parti görünümü kazandı. Buradan politik ve moral açıdan ek bir güç kazandı.

Tam aynı evrede Kürt hareketi çok büyük hayallere kapıldı. Bir yanıyla ayağa kalkışlar, kitle hareketleri, özellikle Yüksek Seçim Kurulu’nun kararına karşı büyük kitlesel tepki, dolayısıyla kitle hareketinin gücünün verdiği bir moral vardı. Ama öte taraftan da, artık başkan muhatap alınıyor, pazarlıklar yapılıyor, iş yavaş yavaş protokollere doğru ilerliyor, bu mesele artık nihayet çözülüyor, Öcalan’ın ev hapsine çıkması, sonra da tümden serbest kalması en fazla birkaç senenin meselesi türünden söylem ve düşüncelerle, Kürt hareketi gerçekçilikten koptu, büyük bir iyimserliğe, giderek de temelsiz hayallere kapıldı.

Sonucun ne olduğu bugün artık gözler önündedir. Seçimler geride kaldığından beri ağır bir gerilim var. Bu, Hatip Dicle’nin milletvekilliği bile bile düşürülerek daha en baştan bizzat hükümet tarafından yaratıldı. AKP seçimler öncesinde alacağını aldı ve ardından ucuz gerekçelerle gizli pazarlıklar sürecini kesip attı. Bu pazarlık süreci içinde Kürt hareketinin karşılanamaz istemler ileri sürdüğünü de görerek kuşkusuz.

Seçimler öncesi süreçte o kadar büyük hayallere kapıldılar, gerçeklikten öylesine koptular ki, bugün ortaya çıkmış bulunan yeni durum, Kürt politikacılarını derin bir hayal kırıklığından da öte büyük bir şaşkınlığa da düşürmüş durumda. Kürt hareketinin temsilcileri şu sıralar ne diyeceklerini de, ne yapacaklarını da çok fazla bilemiyorlar. Seçimler öncesinde ve hemen sonrasında büyük bir güven içinde idiler, çok üst perdeden konuşuyorlardı, oysa şimdilerde fazlası ile alttan alıyorlar. Meclise dönmek istiyoruz, ama başbakan demeçleriyle bizi engellemeye çalışıyor, diyor Selahattin Demirtaş. Bu söylem gerçekten çok zayıf bir pozisyonun bir yansımasıdır. Siz açıkça kafa tutmuşsunuz, tutup demokratik özerklik ilan etmişsiniz, bizim meclisimiz artık Diyarbakır’da toplanacak demişsiniz. Şimdi kalkıp da biz Ankara’ya, TBMM’ye dönmek istiyoruz ama başbakan engellemeye çalışıyor dediğinizde, karşınızdakiler bunlar işte bu dilden anlıyorlar derler ve üzerinize daha çok gelirler.

Yaşanan zayıflığın bir başka yönü daha var. Kandil ulusal özgürlük mücadelesinin politik-manevi değeri yüksek bir alanıdır ve bir hafta-on gündür sürekli bombalanıyor. Ama Kürdistan şehirlerinde fazla bir heyecan yok, buna karşı anlamlı bir tepki yaşanmıyor, onca iyimserlik ve çözüm umudunun ardından gelen bir saldırı olduğu halde bu. 1 Eylül mitingine İstanbul’da bu sene onbinlerce kişi katılmalıydı, topu topu altı bin kişi katıldı. Bini sol gruplardan, beş bini Kürt hareketi kitlesinden oluşan. Bu da belirgin bir zayıflık göstergesidir. Siz, Kandil bombalanıyorken, gerilla hareketini ezmek hesapları yapılıyorken, kara harekatı planları ortaya dökülmüşken, dünkü o iyimser havaya büyük bir darbe vurulmuşken, onbinlerce Kürdü 1 Eylül’de sokağa dökmeyeceksiniz de ne zaman dökeceksiniz? Ama demek ki dökemiyorlar, mesele budur zaten. Hareket bir anda büyük bir moral kırılma yaşadı. Olay budur, ortadaki şaşkınlık bunun ifadesidir. Seçimler öncesinde alabildiğine abartılmış umutların yolaçtığı derin hayalkırıklığının sonuçlarıdır bütün bunlar.

Kürt hareketi bunun altında kalmaz, bu ayrı bir sorun. Türk devletinin muhtemel bir kara harekatı da esaslı bir sonuç yaratmaz, bu daha önce de denendi. Kürt hareketinin sonuçta bir direnme kapasitesi var. Kazanma yeteneği olmasa bile bir direnme, tutunma yeteneği var, bu tartışmasız. Ama çok büyük umutlara, çok büyük hayallere kapıldılar ve bu şimdilerde bunun karşılıksız kalmasının şaşkınlığını yaşıyorlar.

 

Kürt hareketinin stratejik zaafiyeti

Partimizin “Devletin Kürt Açılımı” değerlendirmesi yeterince sağlamdır, bütün bu süreç boyunca geçerlidir ve olayların akışıyla da döne döne doğrulanmaktadır. Konuyu anlamak istediğiniz her durumda ona tam bir güvenle başvurabilirsiniz.

O değerlendirmenin girişinde net bir biçimde deniliyor ki; burada tutarsız olan devlet değil fakat tam da Kürt hareketidir. Devletin kendi hesapları var, bu hesaplar sınırı içerisinde belli tavizlerle hareketi ehlileştirmek, özellikle silahlı biçimiyle de onu tümden tasfiye etmek istiyor. Belli tavizlerle bunu yapmak arayışı içerisinde olmanın devlet yönünden bir mantığı var. Fakat Kürt hareketi olarak siz, devletle pazarlık masasında ancak devrimle elde edilebilir olanı elde edebileceğinize neye göre düşünüyorsunuz, nasıl oluyor da buna inanıyorsunuz? Siz ya çözümü pazarlık masasında aramaktan, ya da devrimci döneminizden kalma istemlerden vazgeçmek durumundasınız. Bu ikisini birbiriyle bağdaştırmazsınız. Devrim, devrime dayalı çözüm terkedilmiş, ama devrimle elde edilebilir istemler yerli yerinde duruyor. Devrim bir yana bırakılmış, mesele bu düzenle uzlaşma temelinde ve anayasal bir çerçevede çözülecek sonucuna varılmış, buna dayalı bir çizgiye geçilmiş, ama devrim döneminden kalma hedefler korunuyor. Gerçek özgürlük ve tam eşitlik isteniyor. Ama ulusal sorunda gerçek özgürlük ve tam eşitlik bir devrim programıdır, devrimin ulusal soruna ilişkin çözüm programıdır. Eğer bunları bu kapsamda elde etmek istiyorsanız, devrim yolunu tutunuz. Değilse, ne edip edip kurul düzenle pazarlık masasında bir sonuca mı varmak istiyorsunuz, bu durumda ancak pazarlık masasında verilebilecek olanlarla, bu düzen içinde ve anayasal yollarla elde edilebilir olanla yetinmek durumundasınız.

Kürt hareketi çok sınırlı bazı tavizlere razı olursa, tabii ki pazarlık masasından bir sonuç çıkabilir. Siz eğer Türk sermaye devletinin kimyasını, tarihsel karakterini, buna genetiğini de diyebiliriz, gözden kaçırmadan, onun size ancak sınırlı tavizler verebileceği gerçeğini gözönünde bulundurur ve bunlara da razı olursanız, pazarlık masasına oturararak da sonuç alabilirsiniz. Ama gerçek bir ulusal özgürlük ve siyasal planda tam eşitlik isterseniz, tamı tamına devrimin ulusal sorun programını ileri sürmüş olursunuz. Ama halen devrim sürecinde, hele de zaferin ertesinde değil, kurulu burjuva düzeniyle pazarlık masasındasınız ve anayasal çözüm peşindesiniz. Bunu unutursanız gerçeklikten koparsınız, büyük bir tutarsızlık sergilemiş olursunuz.

Buradaki tutarsızlığın teorik özünü daha genelden, toplumsal sorundan giderek ele alalım. Toplumsal sorunu çözmek, bunun için de kapitalist özel mülkiyet düzenini ortadan kaldırmak mı istiyorsunuz? O halde toplumsal devrim yolunu tutmak zorundasınız. Ama hayır, sorunumuz bu değil, biz mülkiyet düzenine dokunmaksızın yalnızca emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarını düzeltmek, bunu da siyasal özgürlüklerle birleştirmek istiyoruz mu diyorsunuz? Bu durumda yapmanız gereken düzeni her yolla bu türden tavizlere zorlamaktan ibaret olacaktır.

Toplumsal devrim bir yana bırakılarak, bu düzenin sınırları içerisinde elde edilebilir bir mücadele çizgisine geçiş, sosyal-demokrasinin klasik tutumu ve tarihsel konumudur. Emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının düzeltilmesi, bunun da siyasal planda demokratik hak ve özgürlüklerle elde edilmesiyle birleştirilmesi çizgisidir bu. Bu bir reform programı, bir reform çizgisidir. Nitekim klasik biçimiyle sosyal-demokrasi de bu programı esas almış, bu çizgide konumlanmış ve buna uygun hedefler izlemiştir. Sosyal demokrat program üretim ilişkilerini değiştirmeyi değil, fakat bölüşüm ilişkilerini iyileştirmeyi esas alır, tarihsel varlığı ile buna dayanır. Üretim ilişkileri alanı, hukuksal ifadesiyle mülkiyet ilişkileri alanı, devrimin alanıdır, toplumsal devrim gerektirir. Oysa tümüyle bölüşüm ilişkileri alanında iş gören sosyal demokrasi, kapitalist özel mülkiyet düzenini, üretim ilişkileri alanını olduğu gibi kabul ediyor, bunu dokunulmaz sayıyor, ama bu ilişkiler içinde yaratılan değerden emekçilere daha fazla pay talep ediyor. Daha yüksek ücretler, daha uygun çalışma ve yaşam koşulları, elbette bunun da siyasal planda burjuva demokrasisi ile birleştirilmesi. İşte klasik biçimiyle sosyal demokrat konumun, bunun ifadesi programın başı ve sonu.

Sorunun bu konuluşu, yöntemsel bakımdan ulusal sorunda için de aynen geçerlidir. Gerçek özgürlük ve tam eşitlik mi istiyorsunuz? O halde devrim yapmak zorundasınız. Bunu bu düzen içinde elde edemezsiniz. Ya bundan, gerçek özgürlük ve tam eşitlik isteminden vazgeçeceksiniz, ya da sorunu düzen içinde, pazarlık masasında, anayasal yollarla çözmek stratejisinden. Olayın teorik özü ve mantığı budur. Bu anlaşılmadığı sürece sorun bir kör çıkmazda sürünür kalır. Kendini aynı şekilde bir yıl, on yıl, yüz yıl tekrarlar durur. Elbetteç bir başka türlü çözülmediği sürece.

Kürt hareketinin temsilcileri Kürt ulusal sorununda tarihsel bir rol oynadılar. Bir ulusal uyanışın temsilcisi oldular ve süreci bir yere kadar getirmeyi başardılar. Bu sürecin ürünü olan önemli bir politik birikime ve deneyime de sahipler. Ama sorunun kurulu düzenle uzlaşma zemininde çözümünü ele alışları gerçekte inanılmaz bir naiflik örneğidir. Burada ne sınıfsal bakıştan, ne tarihsel deneyimden, ne de genel olarak bilimden eser var. Burası Türkiye üstelik, ne İspanya’ya ne İngiltere’ye benzeyen bir ülke, Türk rejiminin genetiğinden bunun için söz ettim. Memleket toprakları üzerinde ameliyat yaptırmayız diyor, ülkenin başbakanı. Memleket toprakları üzerinde ameliyat nedir? Özerk ya da federal bir yönetim için belli coğrafik sınırların tanımlanıp çizilmesidir. Üstelik adam bunu büyük bir kinle söylüyor. Bülent Arınç Kürt meselesinde nispeten ılımlı biri, ayrıca böyle davranmak özel misyonunun da bir gereği. Ama Allah’ın izniyle bu ülkede terör nasıl ezilirmiş herkes görecek bunu diyor. Hüseyin Gülerce, bu adam gazeteci, hükümet görevlisi de değil, ama sayın ki Fettulah’ın hükümet nezdindeki temsilcisi. Türkiye ‘90’lı yıllarda terörü ezemediyse bu askeri vesayet altındaki sivil otoritenin duruma egemen olamamasından, devletin tüm güvenlik birimlerini tek elden yönetememesinden dolayı idi; oysa şimdi askeri vesayet rejimi son buldu ve devletin tüm birimleri arasında gerekli ahenk kuruldu; dolayısıyla şimdi dost düşman herkes tarih önünde Türkiye’nin terörü nasıl ezeceğini görecek, diyor. Bunu sayın ki bu kin ve nefret dolu sözleri Fettulah Gülen söylüyor.

Bunların bu kadar açık, bu kadar kesin, bu kadar küstahça söylenmesi bile insanı şaşırtıyor. Ama adamların bakışı işte bu, çözüme muhatap görünenlerin sorunu ele alışları hiç değilse bugün üzerinden işte böyle. Yine de burada şaşılacak bir yan yok. Çünkü mevcut muhataplar Kürt hareketine, küçük tavizlere razı olursan gel birlikte çözelim, değilse seni ezeriz, kendi sınırlı tavizlerimizle sorunu yine biz çözeriz diyorlar. Yani devletin “Kürt açılımı” gene uygulamada kalacak. Bu saatten sonra hiç kimse Kürtlere bir şey vermeden sorunun üstünü örtebileceğini düşünmüyor zaten, yok böyle bir şey. Ezme ihtiyacı nereden doğuyor? Kürt hareketinin devletin verdiği tavizlere, dolayısıyla çizdiği sınırlara razı olmamasından. Pazarlık masası bunun için devriliyor, çatışma bu nedenle yeniden alevleniyor.

Ama bir kez daha yineliyorum; burada tutarsız olan, gerçeklerden kopan, Kürt hareketinin kendisidir. Böyle tutarsızlık olmaz, bu türden bir strateji ile bir yere varılmaz. Devrimle elde edilebilir olanı düşük yoğunluklu bir silahlı mücadeleyle pazarlık masasında elde etmeye dayalı bir strateji yapısal bir zaafiyetin ifadesidir. Ya geçmiş programınızdan kalma istemlerden vazgeçeceksiniz, ya da halen tuttuğunuz yoldan. Geçmiş program herşeye rağmen devrimin programıydı. O zamanlar milli demokratik devrim diyordunuz, anti-emperyalist bağımsızlık savaşı diyordunuz, feodalizmin, komprador kapitalizmin ve emperyalizmin tasfiyesi diyordunuz. Ulusal özgürlüğü bu temelde elde edeceğinizi düşünüyor, bunu iddia ediyor, bunu savunuyordunuz. Şimdi bütün bunları bir yana bırakmışsınız, devrimden kategorik olarak vazgeçmişsiniz, ama ancak devrimle elde edilebilir olanı gene de isteriz diyorsunuz. Olay bu, startejik zaafiyet burada. Seçim öncesi o büyük iyimserlikten seçim sonrası bu derin hayal kırıklığına geçişin gerisindeki yapısal tutarsızlık işte budur.

Sonuçta stratejiniz neyse politikanız da odur, ona göre belirlenir, o çerçevede bir anlam taşır. Sizin bir stratejiniz, bu çerçevede bir hedefiniz vardır; bütün taktik açılımlarınız, araçlarınız, davranışlarınız, yolunuz, yönteminiz hep o stratejik gayeye ulaşmak, onu kolaylaştırmak içindir. Öyle olmak zorundadır. Ama eğer stratejiniz sorunluysa, yapısal bir zaafiyet ile malülse, gerçekçi değilse, gündelik politikada başarılı olsanız bile stratejik başarıyı yakalama şansından yoksunsunuz demektir. Olup bitenler, yapıp ettikleriniz bir kısır döngü olarak kalır. 5 yıl geçer, 10 yıl geçer, 20 yıl geçer, hep aynı sınırlarda dönenir durursunuz, biraz ileriden ya da biraz geriden.

Stratejik yaklaşımınızda tutarlı olmak zorundasınız. Ya Kürtler için sınırlı bazı haklar hiç değilse bugün için yeterli diyeceksiniz, o zaman biraz da yüklenirsiniz, devleti masaya zorlarsınız, üç aşağı beş yukarı karşılıklı tavizlerle bir yerde bir şeye bağlarsınız. Ya da gerçek özgürlük ve tam eşitlik mi istiyorsunuz, devrim yolunu tutmak zorundasınız bu durumda. O zaman devrime dayalı bir strateji izlemek zorundasınız. Devrime dayalı strateji ise toplumsal gerçekliği bütünlüğü içinde hesaba katmayı gerektirir. Karşısında mücadele verdiğiniz kuvvet belirlenmiş coğrafik siyasal sınırları olan bir sınıf devletidir. Bu siyasal coğrafya içinde sınıfsal şekillenme organik bir bütün oluşturur. Burjuvaziden proletaryaya kadar tüm sınıfsal şekillenme, bütün milliyetlerden, dinlerden, mezheplerden öğeler üzerine kuruludur. Temelde bir sınıfsal bölünme var, nesnel güç ilişkileri buna göredir ve siz de stratejinizi bu toplam sınıfsal ilişkileri üzerine kurmak zorundasınız. Salt Kürt sorununu eksen alarak, sorunu ulusal davaya indirgeyerek ve böylece yalnızca ezilen ulusun bundan kaynaklanan enerjisini harekete geçirerek, Türkiye’nin siyasal sınırları içerisinde devrim yapamazsınız. Bu, birleşik bir devrim olmak zorundadır. Stratejiniz Türkiye’deki bütün bu sınıfsal güçleri hesaba katmak ve içermek zorundadır, düşman kuvvetler olarak, ara kuvvetler olarak ve elbette müttefik kuvvetler olarak. Kürt halkıyla Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin birleşik mücadelesi ihtiyacı, boş bir söz kalıbı değil fakat katı bir toplumsal, dolayısıyla da bilimsel gerçeğin ifadesidir. Stratejinizi buradan, bu toplumsal gerçekten hareketle oluşturmak durumundasınız. Elbette devrimciyseniz ve sorunları devrimle çözmek hedefindeyseniz.

 

Suriye pazarlıkları kıskacında Kürt sorunu

ABD ile Suriye konusundaki pazarlıklar kesin olarak Kürt sorununu ve hareketini de içeriyor. Türk dışişleri bakanı nota vermek için Suriye’ye gidiyor. Gitmeden hemen önce Clinton’la uzun telefon konuşmaları yapıyor. Adam Suriye karşısında ABD ulağı ve bunun gerisinde Kürt hareketini ezmek konusunda alınan destek de var. Düzen medyası şimdilerde Abdullah Öcalan hakkında bir karalama kampanyası yürütüyor, eski Suriye günlerine ilişkin ifşaatlar birbirini izliyor. Bu kirli propagandanın gerçekte iki yönü var. Bir yönü doğal olarak PKK ve Öcalan’ı hedefliyor. Fakat öteki yönü, şu sıralar emperyalizm hesabına hedefe konulan Suriye’yle ilgilidir. Öcalan’ın Suriye döneminin yeniden gündeme getirilmesinin gerisinde aynı zamanda bu var. Böylece Suriye topluma daha düne kadar PKK’yi barındıran “düşman” devlet imajıyla sunulmuş oluyor ve müdahale için buradan da bir kamuoyu oluşturulmak isteniyor.

Füze kalkanını kurdurdular, bunu Kürt sorunu pazarlıklarından ayrı düşünmek mümkün değil. Türk devleti Kürt hareketinin askeri kolunu ABD’den gerekli desteği alarak ezmek karşılığında Suriye’ye girmeyi prensip olarak kabul etmiş görünüyor. Girmek o kadar kolay değil, bunu bir yana koyuyorum. Bakınız Tayyip Erdoğan şu sıra Mısır gezisine çıkacak, ama gezi öncesinde Mısır basınında Türkiye batı emperyalizminin ajanıdır diye yazılar çıkıyor. Lübnan’da önemli bir gazetede, Türkiye NATO’nun Ortadoğu’daki Truva atıdır diye yazılar yayınlanıyor. Son dönemin olayları Arap aydınlarının zihnini daha çok aydınlatmış görünüyor. Tunus ve Mısır’daki halk isyanları Arap halklarına, özellikle Arap aydınına bir özgüven kazandırdı. Bunlar düşünen, olup bitenleri değerlendirebilen insanlar. Türkiye’nin NATO’nun neresinde durduğunu, Ortadoğu’da nasıl bir rol oynadığını elbette biliyorlar. Tayyip Erdoğan’ın NATO’nun Libya’da ne işi var demesinden üç gün sonra İzmir’i nasıl Libya’ya müdahalenin üssü haline getirdiğini, Libya’da birkaç ay içerisinde 50 bin insanın nasıl yok edildiğini, ülkenin nasıl yerle bir edildiğini, Libya petrolünün üçte birinin Fransa’ya geriye kalanının ötekilere bir anda nasıl peşkeş çekildiğini izliyor, değerlendiriyorlar.

Demek istiyorum ki, Suriye’ye girmek o kadar da kolay değil, Arap dünyasının bir kesiminde buna karşı bir duyarlılık, bir tepki var. Ama günümüzde emperyalist saldırganlıkta artık ölçü de yok, uluslararası ilişkilerde işler artık orman kanununa dönmüş durumda. Suriye’ye bir askeri müdahale gerçekleşebilir de. Ama emperyalistler bunu ancak Türkiye eliyle yapabilirler. NATO bunu yapamaz, yapmaya kalkarsa bu aynen İsrail hesabına yapılmış bir müdahale olarak anlaşılır. Arap dünyasına bunu kabul ettiremezler. Suriye’ye ancak Suudi Arabistan ve Ürdün ile aşağıdan, Türkiye ile yukarıdan girebilirler. Yani Ortadoğu’daki işbirlikçi rejimler eliyle bunu yapabilirler. Bu çerçevede Türk devletine bir rol çıkıyor mu? Çıkıyor! Türk devleti bunu kabul ediyor mu? Ediyor! Ama Türk devleti bunu kabul ettiğinde karşılığında da bir şeyler alıyor demektir. Aldığı olsa olsa Kürt hareketinin ezilmesine onaydır. Nitekim düzen medyasında da olay halen tüm açıklığı ile böyle tartışılıyor.

Bakıyorsunuz, tam aynı günlerde Amerikan işgal kuvvetleri komutanı bir açıklama yapıyor, Amerikan devriyeleri Kandil için harekete geçmiş bulunuyor, diyor. Irak işgalinden sonra ilk defa böyle söz sarfediliyor. Aynı dönemde bakıyorsunuz, Barzani Kandil eteklerindeki köyleri boşaltıyor. Basında bunun için gerekli kaynakları Türk devleti sağladı haber ve yorumları yer alıyor. Güney Kürtlerinin elbette bir ulusal bilinci ve duyarlılığı var; Barzani’nin kamuoyu önünde açıkça Türk işbirlikçisi gibi davranacak hali yok. Kamuoyu önünde diklenecektir, bu ev bizimdir, kapıyı çalmadan giremezsiniz diyecektir. Ama bütün yuları ABD’nin elinde olduğu için, bugünkü iktidarını ABD’nin kucağına oturmaya borçlu bulunduğu için, eğer Türk devletiyle ABD arasında böyle bir pazarlık yapılmışsa, bu pazarlıkta da Kandil’i ezmek bir hak ve olanak olarak Türk devletine tanınmışsa, Barzani’nin de buna itaat etmekten başka bir seçeneği yok demektir.

 

Tarihsel akışın dışına düşmek

Dünyada olayların krizlere, savaşlara ve giderek devrimlere doğru gittiği bir evrede, Kürt sorununu reformlarla, üstelik tüm kapsamıyla çözmek arayışı bir şaşkınlık durumudur. Arada bir yoldaş aktarıyordu; Avrupa’da uzman dergilerde AB’nin muhtemel bir devrim tehlikesine karşı alacağı tedbirler tartışılıyormuş. Devrim sözü artık kitlelerin olduğu kadar düzen uzmanlarının da dilinde. Mısır halkı devrim yaptığı inancında. Aynı şekilde Tunus halkı da. Mısır Devrimi, Tunus Devrimi, birçok kimsenin ortak söylemi durumunda. Bunun bir yanında kuşkusuz bir manipülasyon var. Ama öteki yanında da devrimin giderek meşrulaşması, bir olumlu değer haline gelmesi, sıradan insanın diline düşmesi var. Tarihsel olarak yeni bir devrimler dönemine yakınlaştığımızın bir yansıması var.

Bu toplumsal patlamalar boşluktan doğmuyor, durduk yerde gerçekleşmiyor. Dünya ölçüsünde büyük bir sosyal enerji birikimi var, olup bitenler bunun bir ilk dışavurumu. Bunlar geleceğin devrimlerinin öncü sarsıntıları. Büyük tarihsel depremler henüz duruyor, zamanını  bekliyor. Bunları önlemenin bir yolu da yok. Öyle havasını bir biçimde alarak yatıştırmak hesaplarının tutma şansı yok. İşte Yunanistan batıyor ve bunun baş sorumlusu AB’nin kendisidir. Yirmi yıldır Yunanistan emekçisine kan kusturdular ve buna paralel olarak ülkeyi iflasa sürüklediler. Şimdi kurtarma planı adı altında yeni borçlar veriliyor, karşılığında ise Yunan emekçisinin onyıllardan beri hak edilmiş kazanımlarından geriye kalanlar isteniyor. Buradan neyin havasını nasıl alacaklar. Bu büyük sorunlar ve günden güne büyüyen hoşnutsuzluklar birikimini büyük depremlere yolaçmaksızın salt öncü sarsıntılarla nasıl atlatacaklar? Bundan çıkış, bundan kurtuluş yok. Zira attıkları her yeni adım, aldıkları her yeni tedbir, bunun tam tersi sonuçlara yolaçıyor, sosyal çatışma birikimini besliyor.

Demek istiyorum ki, olayların böyle bir çerçeveye oturduğu bir tarihsel evredeyiz. Tunus-Mısır isyanlarını konu alan değerlendirmelerimizde, devrimcilerin yeniden tarihin önplanına çıkacağı evreye doğru gidiyoruz deniliyor. İşte böyle bir tarihi dönemin arifesinde, İmralı süreciyle birlikte Abdullah Öcalan tutup Kürt hareketini dört dörtlük bir klasik sosyal demokratik programa uyarladı. Devrimi kategorik olarak reddetti. Kurulu düzen ve devlet yıkıcılığını reddetti. Sosyal mücadeleyi önemsizleştirdi. Benim için toplum yaşamında sınıf gerçeğinin önemi ve rolü yüzde onu geçmez dedi. Özetle tarihin gidişatına, olayların akış yönüne tümüyle ters düştü. Ama tuttuğu yol üzerinden bir çözüm, bir çıkış görünmüyor. Ya da bu ancak en aza razı olmak ölçüsünde olanaklı, ki bu da sorunun çözülmesi demek olmayacak. En fazla belirli sınırlar içinde ve gerçekte yalnızca geçici olarak yumuşatılması anlamına gelecek.

Kürt meselesinin pazarlık masasında bir biçimde ve bir parça yumuşatılması bizim işimizi birçok yönden kolaylaştırır aslında. Bu mümkün olsa, Türkiye’de sosyal mücadelenin önü biraz açılsa, bugünkü şovenizm biraz geri plana düşse, emekçi dönüp sosyal sorununa, sınıfsal durumuna bakabilse, bu bizim işimizi birçok bakımdan kolaylaştırır. Ama ortada böyle bir şans görünmüyor, buna ilişkin umutların büyümesi ile döne döne sönmesi içiçe gidiyor. Yıllardan beridir sürüyor bu kısır döngü.

Düşünün ki en azgın dil şimdilerde kullanılıyor. Kökü nasıl kazınacakmış herkes görecek diyor, birinci dereceden hükümet yetkilileri. ‘90’larda bu iş yapılamazdı, çünkü devlet bölünmüştü; sivil otorite bir tarafta, askeri vesayet bir tarafta, çeteler öbür taraftaydı; oysa şimdi bütün bunlar tek elde toplanmış bulunuyor, bu sayede terör kesin olarak ezilecek, diyor Fettullah Gülen’in basındaki sözcüsü. Şimdi dost düşman Türkiye terörü nasıl ezecekmiş görecek diyor, Hüseyin Gülerce. Fetullah’ın bir başka adamı ABD ve Avrupa ile pazarlıklar bir sonuca bağlandı, böylece bu iş kapandı, 3-5 yıla kalmaz PKK’nin işi biter diyor. Kuşkusuz bunlar biraz da psikolojik harekatın gereği olan propagandif sözler, aynı anlama gelmek üzere temelsiz hayaller. Ama bu söylemin kendisi, işin nasıl sarpa sardığını, iplerin nasıl koptuğunu, AKP eksenli dinci gericiliğin Kürt hareketi düşmanlığında işin ölçüsünü nasıl kaçırdığını gösteriyor. Beri yandan bu söylem, karanlık pazarlıklar hakkında bir fikir de veriyor. PKK’nin ipi çekildi diye yazı yazıyor adam, ABD ile yapılan pazarlıkları ima ederek. Öyle basit bir yazı da değil bu, nitekim PKK yayınlarından buna anında yanıtlar yetiştirildi.

Biz son seçimler öncesi süreçte bir hayal dünyası içinde yüzüldüğünün tümüyle farkındaydık. Değerlendirmelerimizin temel çerçevesi bunu açıklıkla içeriyordu ve biz bunu yeni olaylar ışığında da yineleyip durduk. Ve işte şimdi, şu seçim sonrası dönemde, tablo tüm açıklığı ile gözler önündedir. Bir kez daha olduğu gibi doğrulanmış bulunuyoruz. Bu sorun mevcut istemlerin ana çerçevesi korunduğu sürece masada çözülmez, bunu hep söyledik, hala söylüyoruz. Ama seçim öncesi dönemde Kürt hareketinin tamamında, Türkiye solunun da büyük bir bölümünde, bu temelsiz iyimserlik dalga dalga yayıldı. Bu Çatı Partisi projesine soldan her duyanın koşması da bundan dolayı idi. Bunun heyecanı ulusal solun bir kesimine bile yansıdı. Ulusal solun sözcülerinden odatv’de Öcalan Türkiye sosyalist hareketinin doğal lideri ilan edildi ve bu ulusalcılar arasında büyük bir gürültüye de yolaçtı. Değerlendirmeyi yapanlar tutumlarını savundular; biz yalnızca nesnel bir tespit yapıyoruz dediler. Öcalan’ın Türkiye solunun manevi, giderek de politik lideri haline geldiğini söylediler. Seçim blokunu ve Çatı Partisi projesini buna kanıt olarak gösterdiler.

Haksız da değillerdi. Solun önemli bir kısmının kendi ekseninde bu denli kolay toplanıyor olmasının da verdiği güçle Öcalan artık kendi konumuna ve misyonuna tarihsel bir temel de sunuyor. Mustafa Suphi’den alarak ‘71 devrimcilerine bağlıyor. Her zaman Mahirler'in ve Denizler'in takipçisi oldum, onların günümüzdeki temsilcisiyim diyor. Duran Kalkan da Mihri Belli’nin ölümü üzerine yaptığı değerlendirmede benzer bir havada konuşuyor. Mihri Belli, başkan şahsında, sana baktıkça hep Mahirler'i, Denizler'i görüyorum derdi, diyor. Bütün bunlar Türkiye solunun liderliğine çıkıyor. Mahirler'in, Denizler'in bayrağı artık benim elimde diyor, daha ne desin ki? Yeni dönemin Türkiye sol hareketi lideri olarak konuşuyor ve bu söylem tam da İmralı’daki gizli görüşmeler dönemine denk geliyor. Solun bütün bir kuyrukçu kesimi de bunu açıkça ya da zımnen onaylıyor. Ertuğrul Kürkçü seçim öncesi bir röportajında, yıllar önce Beka’da görüştüğümde, Öcalan bana bütün yükü benim omuzlarıma bıraktınız dediğinde biraz fazla abartıyor diye düşünmüştüm, oysa şimdi bakıyorum da tümüyle haklıymış, gerçekten halen bütün yük onun omuzlarında diyebiliyor. Bir bakıma kuyrukçu solun Öcalan’a bakışını kendi üzerinden özetlemiş oluyor. Bu konuda söyleyebileceklerimin daha fazlasını sonraya bırakıyorum, birazdan ele alacağım Çatı Partisi bahsine... (9-10 Eylül 2011 tarihli bu konferansın Çatı Partisi konulu kısmının bir bölümü, “Çatı Partisi ya da solun tablosu” başğı ile Ekim’in Ocak 2012 tarihli 278. sayısında yayınlandı –Red).

(Devam edecek...)
www.tkip.org