Kürt Sorunu Üzerine Konferanslar- 4: Ulusal sorun ve kuyrukçu sol - H. Fırat

‘90’lı yılların başında devrim yolunu bir yana bırakıp düzenle uzlaşma ve barışma yoluna girdiğinden beri Abdullah Öcalan’ın Türk egemen sınıflarının iştahını kabartmak ve onları hedeflenen uzlaşmaya ikna etmek için ileri sürdüğü bir tarih tezi var. Bu tez özellikle İmralı sonrasında Öcalan tarafından döne döne işlenmiş, PKK yöneticileri tarafından sayısız kez yinelenmiştir.

(3 Ekim 2009)

İlke yoksunu kuyrukçu sol

‘90’lı yılların başında devrim yolunu bir yana bırakıp düzenle uzlaşma ve barışma yoluna girdiğinden beri Abdullah Öcalan’ın Türk egemen sınıflarının iştahını kabartmak ve onları hedeflenen uzlaşmaya ikna etmek için ileri sürdüğü bir tarih tezi var. Bu tez özellikle İmralı sonrasında Öcalan tarafından döne döne işlenmiş, PKK yöneticileri tarafından sayısız kez yinelenmiştir.  

Bu tarih tezinin dayandığı ana düşünce, “Türkler ile Kürtler”in ittifak kurdukları her dönem ve durumda kazandıkları üzerinedir. Buna göre; Büyük Selçuklu İmparatorluğu sultanı Alparslan, Kürt beyleriyle kurduğu ittifak sayesinde, 1071’de Malazgirt’te Bizans ordularını ezmiş ve böylece Anadolu kapıları Türklere ardına kadar açılmıştır. Daha sonraki bir evrede, 15. yüzyıl boyunca, Osmanlı İmparatorluğu Balkanlar’dan Avrupa’ya doğru hızla yayılmak imkanı bulmuş, buna mukabil Doğu’ya fazlaca açılamamış, hele de Ortadoğu’ya tümden uzak kalmıştır. Oysa 16. yüzyılın başlarında, Osmanlı sultanı 1. Selim Kürt aşiret beyleriyle sağlam bir ittifak kurunca hemen ardından İran Safevileri ezilmiş, Suriye’den Mısır’a ve Arabistan’a kadar tüm Ortadoğu’nun kapıları Osmanlı İmparatorluğu’na ardına kadar açılmıştır. Nihayet 1919’da bu kez Mustafa Kemal, emperyalist işgale karşı tarihsel çıkışını Erzurum ve Sivas kongreleriyle, yani bir kez daha feodal Kürt beyleri, aşiret reisleri ve tarikat şeyhleriyle kurduğu ittifakla başlatmış, bu ittifaksa Ulusal Kurtuluş savaşının bilinen başarısını hazırlamıştır.

Özetle bütün bu bin yıllık dönemde Türkler ile Kürtler, biz bunu Türk egemen sınıflarıyla Kürt egemen sınıfları olarak anlamalıyız, ittifak kurdukça kazanmışlardır. Ama ne zaman ki Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte bu ittifak bozulmuş, Kürtler inkar edilmiş, işte o andan itibaren de hem Türkler hem Kürtler için sürekli olarak kaybetmeye başlamışlardır.

Bütün bu tarih tezinin gelip dayandığı asıl sonuç ise şudur: Bugün gelinen yerde Türk burjuvazisinin ve devletinin ulaştığı bir gelişme düzeyi, biriktirdiği çok önemli bir potansiyel var. Bu potansiyeli ile onu tüm bölgede, özellikle de Ortadoğu’da ve İç Asya’da, yeni tarihi fırsatlar beklemektedir. Ama Kürt sorununun varlığı, bunun yolaçtığı çatışma, bu çatışmanın yarattığı sürekli kanama, Türk burjuvazisini ve devletini bu tarihi fırsatları gereğince değerlendirmekten alıkoymaktadır. Türk devleti sağduyu gösterir de bu sorunu çözerse eğer, onu kendisini çevreleyen bölgede artık hiçbir güç tutamaz. Bölgesinin tartışmasız lider gücü haline gelir, Ortadoğu’dan İç Asya’ya doğru adeta kanatlanıp uçar hale gelir. Bu halen de vesile doğdukça Öcalan ile Kürt hareketi sözcülerinin yineleyip durdukları bir argümandır. Ve başta tekelci kesimleri olmak üzere Kürt burjuvazisinin tüm katmanlarında büyük bir ilgi ve sempatiyle karşılandığı da bir sır değildir.

PKK’yi, devrimi bir yana bıraktığı, sorunu salt ulusal soruna, aynı anlama gelmek üzere burjuva sınırlara indirgediği, dolayısıyla da onu emperyalist sistem içinde ve kapitalist düzen zemininde çözmeye yöneldiği için, bir yana bırakalım. Ama son on-onbeş yıldır onun kuyruğunda sürüklenen bütün bir kuyrukçu takımına soralım: Diyelim ki, sözü edilen türden bir tarihsel ittifakın yeni bir biçimi günümüzde de gerçekleşti, dolayısıyla bunun sözü edilen meyveleri de Türkiye’nin kapitalist düzeni tarafından devşirildi. Türkiye’nin kapitalist düzeni omuzlarındaki ağır bir yükten kurtuldu ve bölgesinde hızlı bir biçimde güç olmak ve yayılmak imkanı buldu. Peki bütün bunlar Türkiye devrimi için ne ifade edecektir, ne anlama gelecektir, hangi etki ve sonuçları doğuracaktır? Tüm milliyetlerden Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin bundan elde edeceği ne olacaktır, bütün bu gelişmeler onlar için ne anlama gelecektir? Bu arada tüm bölgenin, özellikle de Ortadoğu’nun mazlum halkları için bütün bu gelişmelerin anlamı ne olacaktır, onlar için hangi etki ve sonuçları doğuracaktır? Ve tersinden bir soru: Tüm bu gelişmeler emperyalizm ve siyonizm, onların tüm bölgesel payandaları için ne anlama gelecektir?

Yanıtlamak bir yana Türkiye solunun kuyrukçu takımı bu canalıcı soruları bir kez olsun kendine sormuyor bile. Onlar için varsa yoksa “adil ve onurlu barış”! Peki ne demektir “adil ve onurlu barış”, bunun orta yerde açık bir yanıtı var mı, “artık anaların gözyaşı akmasın!” duygusallığı dışında? Marksist olmak iddiasında olanların barış gibi temel bir kavramı böylesine belirsiz, duygusal, içi boş, kof bir söylemin içine oturtmaları da ayrı bir sorundur. Lenin, tarihin gördüğü bu en büyük, en ilkeli, en tutarlı devrimci, üstelik emperyalist bir dünya savaşının tüm dehşetli yıkımı ve acıları içinde, barış sorununu kesin bir biçimde devrim sorununa bağlar. “Emperyalist savaşa karşı iç savaş!” Barış elde etmek istiyorsanız, silahlarınızı kendi burjuvazinize yöneltin! İşte onun, Lenin’in barış çağrısı, barış şiarı ve barış programı. Aman barış olsun da, ne pahasına olursa olsun, yeter ki anaların gözyaşları dinsin diyenler o dönemde de vardı. Emperyalist savaşa karşı duran, ama onun yıkım ve acıları karşısında dehşete kapılan çeşitli ülkelerin pasifistleriydi bunlar, önemli bir kısmı marksist olmak iddiası da taşıyan. Lenin’in onların bu duygusal küçük-burjuva pasifist arzularını, bir bilim insanının soğukkanlılığı ile kapsamlı marksist eleştirilere konu etmiştir. Israrla bizim barış programımız bir devrim programıdır demiştir. Savaşın kaynakları ile gerçek bir barışın elde edilmesi arasındaki kopmaz ilişki üzerinde durmuştur.

Marksist olmak iddiasında hiç kimse kavramları, dolayısıyla da barış kavramını uluorta kullanma, hele de kof duygusal söylemlerle istismar etmek hakkına sahip değildir. Bunu çoğu durumda bizzat gericilerin kendileri yaparlar, işlerine öyle geldiği, çıkarları öyle gerektirdiği için. Onurlu ve demokratik bir barış! Nedir mesela bu onurlu ve demokratik bir barış dediğiniz? Kürt sorununun bütün bir tarihsel temeli ve toplumsal kapsamı karşısında bu ne ifade ediyor? 90 yıldır inkar edilen, yok sayılan, ezilen, horlanan bir halkın bu düzen tabanı üzerinde gerçek ulusal özgürlüğü ve tam eşitliği nasıl sağlanabilecektir? Bu sorunu doğuran bütün bir toplumsal temel, sınıf yapısı ve iktidarı yerli yerinde duruyorken ve duracakken bu nasıl olacaktır?

Kürt sorununda demokratik barış, en azından Türkiye’nin demokratikleşmesi demektir herhalde. Peki sizler bunu, kurulu düzenin temelleri korunarak, bu temel üzerinde Türk burjuvazisiyle uzlaşılarak elde etmeyi mi umuyorsunuz? Diyelim ki öyle, bu umuda ve inanca sahipsiniz. Peki bu durumda hemen tümünüzün programında ya da resmi çizgisinde demokrasi sorunu bir devrim sorunudur, ulusal sorun bir devrim sorunudur diye neden hala duruyor? Hiç değilse dürüst ve tutarlı olamaz mısınız! Daha ‘71 Devrimci Hareketi’nin ideolojik kazanımlarından kalma tüm eski kabullerinizi açıkça ve dürüstçe, dosta düşmana ilan ederek, bir yana atamaz mısınız? Kuyrukçu takımına çağrımız şudur: Hiç değilse açık, dürüst ve tutarlı olunuz! ‘70’li yıllarda tüm revizyonist partilerin açıkça ve ‘90’lı yıllardan itibaren tüm reformist partilerin örtülü biçimde yaptıkları gibi, demokrasi sorunu bir reform sorunudur, kurulu kapitalist düzeni kendi temelleri üzerinde demokratikleştirmek sorunudur deyiniz. Böylece kurulu düzeni kendi temelleri üzerinde reforme etme programına geçiniz.

“Onurlu ve demokratik” deyince, sanki barış çıtasını pek yükseklere çektiğini sanıyor bu kuyrukçu takımı. Sonuçta ulusal sorun gibi kapsamlı bir sorunu bu düzen içinde, mevcut egemen sınıfla uzlaşmaya dayalı olarak ve elbetteki emperyalist efendilerin özendirmesi ve hakemliği altında çözmek isteği ve programıdır dile getirdikleri. Bu türden bir çözümün anlamı ve sınırları ise bellidir. Buna onurlu ve demokratik cilası çekmek, bu kaskatı gerçeği zerre kadar değiştirmez. Sözkonusu olan en iyi durumda Kürt sorununun reformist anayasal çözümü olur.

Evet, bu durumda tutarlı olacak, dürüst davranacaksınız; demokrasi sorunu bir devrim sorunudur, ulusal sorun bir devrim sorunudur demeyi bir yana bırakacaksınız. Önce bunu yapacak, dünkü teorik ve programatik kabullerinizi açıkça ve dürüstçe baştan aşağı değiştireceksiniz. Sonra da bugün tuttuğunuz yolun sonrasına ilişkin bakışınızı tüm açıklığı ile ortaya koyacaksınız. Sayın ki dediğiniz oldu, bu sorun karşılıklı tavizlere dayalı bir uzlaşmayla anayasal bir çözüme kavuştu. Düzenin omuzları üzerindeki ağır bir yük böylece kalktı. Peki sonra? Sonrası ne olacak? Sonrasını başta Abdullah Öcalan olmak üzere PKK sözcüleri açık yüreklilikle dile getiriyorlar. Sonrası onlara göre Türk burjuvazisinin bölgesinin tartışmasız lider gücü olmasıdır. Ortadoğu’da ve İç Asya’da kanatlanıp uçmasıdır. Bölgesel düzeyde hegemonik bir güç olarak artık kimsenin onu tutamamasıdır. Nitekim bunu aynısını Tayyip Erdoğanlar, Bülent Arınçlar, Abdullah Güller de söylüyorlar. Türkiye bir dünya devleti olacak potansiyele sahip ama bu iç kanama bunu engelliyor, bunu durdurmamız lazım, bunu durdurmadan dünya devleti rolümüzü oynayamayız, diyorlar. Peki bilumum kuyrukçuların buna diyeceği nedir?

Kürt sorunu bu toplumun devrimci dinamiklerinden birini oluşturmaktadır. Devrimci olanın görevi, bu devrimci dinamiği devrimin zaferi doğrultusunda değerlendirip geliştirebilmektir. Ama birileri onurlu ve demokratik barış adı altında, devrime karşı kurulu düzenin bayrağını sallıyorlar ve bunun farkında bile değiller. Bu, bu durumdakilerin tümü için tam bir ideolojik-politik iflastır. Bu devrime dair her türden iddianın tümden çöküşüdür.

 

İlkeli politika en doğru politikadır

Bir bütün olarak demokrasi sorunu ve onun özel bir öğesi olarak ulusal sorun, bir devrim sorunudur. Düzen içi her çözüm, bu ne denli sınırlı olursa olsun, sonuçta yalnızca düzenin temellerini sağlamlaştır, omuzlarındaki yükü hafifletir. Bütün bunlar ‘71 devrimci çıkışından beri bu ülkede iyi kötü biliniyordu ve bu ta ‘90’lı yılların ortalarına kadar da böyleydi. Hiç değilse geçmişin devrimci hareketinden geriye kalan kesimlerinde. Sonra devrimden kopmuş Kürt hareketinin yedeğine yerleşmelerine paralel olarak tümden unutuldu. Belki programlarında, ya da bu işlevi gören metinlerinde hala da bir şeyler duruyordur. Ama gerçek siyasal yaşamda bunların herhangi bir yeri ya da etkisi artık yok. Bu durumdakilerin hiçbirinin ulusal sorunda kendi bağımsız konumları, çizgileri ve dolayısıyla bayrakları yok. Tümü de Kürt hareketi neylerse güzel eyler çizgisindeler. Bu, politik iflasın dipsiz kuyusudur.

Bu konferans boyunca ulusal sorun konusunda dile getirdiğim her temel ya da taktik soruna partimizin programından dayanaklar gösterebilirim. Biz TKİP olarak her türden politik sorunu her zaman programımızın ışığında değerlendirir, onun esasları ışığında anlamlandırır, ifadelendiririz. Zira tüm bu sorunların ideolojik, ilkesel ve stratejik temeli var programımızda. Bunu solun hiçbir kesiminde göremezsiniz. Onlarda kural olarak program bir yerde, gündelik politika başka bir yerde durur. İlkesizlik gündelik politikada geleneksel solun geleneksel ortak karakteridir. Oysa ilkeler tam da akmakta olan karmaşık siyasal yaşamda yolunu yönünü kaybetmemek içindir. Tüm o soyut teorik temel ve kendi başına kuru gibi görünen ilkeler, tam da gündelik yaşamın canlılığı içerisinde bir anlam kazanır. Lenin, hiçbir gündelik politik sorun gösteremezsiniz ki, arkasında temelli bir ilke sorunu yatmıyor olsun, der. Bu söz çok derin anlamlar yüklüdür ve ben yeri geldikçe onu hatırlamaya özel bir dikkat gösteririm.

Bir sendikal mücadeleye yaklaşım bile, bakış açısı olarak, temelde ilkesel bir sorundur. İşçi sınıfının yaşam koşullarının düzeltilmesi mücadelesini biz de yürütürüz, reformist bir sendikacı da. Ama reformist sendikacının tüm ufku, kurulu düzeni kendi sınırları içinde reforme etmekten, onun kötülüklerini bir parça sınırlamaktan, acılarını bir nebze olsun yatıştırmaktan ibarettir. Oysa biz aynı mücadeleyi işçiyi mücadeleye çekmek, bu mücadele içinde eğitmek ve örgütlemek, böylece ona sorunların düşük ücretlerden değil fakat bizzat ücretli kölelik ilişkilerinin kendisinden geldiğini kavratmak için yürütürüz. Bu mücadele sayesinde elbette ki işçinin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmeye bakar, onu fiziki ve zihinsel çürümeden koruyacak kazanımlar elde etmeye çalışırız. Ama bunlar devrime kilitlenmiş mücadelemizin yalnızca yan türevleridir, kendiliğinden sonuçlarıdır. Biz devrimciyiz, devrim ufkuyla hareket ederiz ve tüm dikkatimizi işçiyi ücretli köleliğin sonunu getirecek olan toplumsal devrim mücadelesine kazanmaya yöneltiriz. İlkesel bakış açısı farkı buradadır. Reformist bir sendikacı ile devrimci bir komünistin görünürde aynı mücadeleyi verirken bile temelden farklı amaç ve hedeflerle hareket etmesinde bulur bu ifadesini.

Demek istiyorum ki, eğer ulusal sorun konusundaki ilkesel yaklaşımlarınız bugünkü politik süreçlere ve sorunlara yaklaşımda bir rol oyanamıyorsa, kağıt üzerinde dursa ne olur, durmasa ne olur? Gerçek hayatta uyguladığınız neyse, ilkeniz de programın da gerçekte yalnızca odur. Bu durumda ise gerçekte ortada bir ilke yoktur, kuyrukçu bir sürüklenme, dolayısıyla diz boyu bir oportünizm vardır.

 

Sınıfın çözümü devrimdir!

Türkiye işçi sınıfı, tüm öteki toplumsal ve siyasal sorunlar gibi Kürt sorununu da çözüme ulaştırabilecek biricik sınıftır. İşçi sınıfı bugünkü durumuyla kuşkusuz siyaseten son derece güçsüzdür. Marks’ın dediği gibi, işçi sınıfı ya devrimcidir ya da bir hiç. Bu işçi sınıfının kendiliğinden bir sınıf olması ile kendisi için bir sınıf olması arasındaki derin uçurumu vurgulayan bir tanımdır. İşçi sınıfı devrimci değilse eğer, üretim süreci içinde sermaye tarafından sömürülen bir ücretli köleler yığınıdır. Ancak kendisi için bir sınıf haline gelirse, kendi çıkarlarının sınıf bilincine ulaşırsa, kendini her bakımdan ve her düzeyde örgütlerse, kendi devrimci öncü partisi etrafında birleşirse, tüm bunların bir ifadesi, bir bileşkesi, organik bir bütünlüğü olarak bağımsız bir politik güç olarak siyaset sahnesine çıkarsa, işte o zaman işçi sınıfı devrimcidir ve gerçek bir güçtür. İşte o zaman işçi sınıfı her şeydir, onun önünde hiçbir güç duramaz.

Görevimiz işçi sınıfına bu bilinci taşımaktır. Onu her yolla mücadeleye çekmek, mücadele içinde birleştirmek, eğitmek ve örgütlemektir. İşçi sınıfının en ileri kesimlerinden başlayarak, mümkün mertebe en geniş kitlelerini bu tutuma yöneltmektir. Bunda başarı, Türk, Kürt ve çeşitli milliyetlerden işçilerin sınıf olarak kaynaşmasını getirir. Türk, Kürt ve öteki milliyetlerden işçilerin kaynaşmasındaki başarı, Türk, Kürt ve tüm öteki milliyetler emekçilerin kaynaşmasını getirir. Bu kaynaşmışlık ancak bütün ezilenlerin ve bütün sömürülenlerin çıkarlarını ve sorunlarını içeren bir programla bir anlam kazanır. O programla sosyal devrime yürünür, bu mücadelenin ilerlemesi ölçüsünde de onun yan ürünü olarak bir dizi kazanım elde edilir.

Bunun alternatifi, ya Kürtlerin güdük tavizlere razı olması, dolayısıyla gerçek özgürlükten ve tam eşitlikten vazgeçmesidir. Bu da ulusal köleliğin hafiflemiş ve inceltilmiş bir biçimde sürmeye devam etmesi demektir. Burda ulusal sorun çözülmüş olmaz, sadece ulusal kölelik biçim değiştirmiş olur. Kısmen hafifler, daha incelikli bir hal alır, ama özü itibariyle süregider.

Öteki bir alternatif, PKK’nin yeri geldiğinde söylediği gibi, “savaşı tırmandırmak”tır. Niçin peki? Yeniden pazarlık masasına oturmak hakkını elde etmek için! Bunu sonsuza kadar uzatsanız ne olur ki? Diyelim ki yine masaya oturdunuz, bu durumda bir kez daha düzenin kendi doğasından gelen sınırları ve buna karşılık sizinse özgürlüğe ve eşitliğe ilişkin kendi talepleriniz var. Siz özgürlük ve eşitlik istiyorsunuz, ama düzen de bir kez daha kendi doğasının elverdiği sınırların ötesine geçmeden kendini size dayatıyor. Sonuç? Sonuç sonsuz bir kısır döngü olarak kalmaya mahkumdur. Şu farkla ki, taraflardan biri diğerinin iradesini kırarsa ortaya tümüyle yeni bir durum çıkar. PKK’nin iradesinin kırılması, hareketin ezilmesidir. Sri Lanka’da Tamil Kaplanları’na yapıldığı gibi. Devletin ezilmesi ise basbayağı devrim demektir. Bunun ortası yoktur, ya da halen açılım adı altında yaşananlardan ibarettir. Bu ise çözüm değil fakat oyalama ile içiçe bir süründürme durumudur.

Öte yandan, döne döne savaşı tırmandırmak, iki halkın ilişkilerini sürekli bir biçimde zedelemek, sosyal mücadeleyi zora sokmak, halkları birbirinden uzaklaştırmak, giderek düşman hale getirmek demektir. İstediğiniz bu olmasa bile sonuç kendiliğinden bu olur. Hele de gericiliğin çok bilinçli kışkırtmaları ve yönlendirmeleri de buna eklenince. Bin yıllık bir kaynaşmışlık deniliyor. Evet burjuvazi bunu bin türlü demagojiye ve istismara konu ediyor ama bu, bu yakınlığın tarihsel açıdan ilerici bir kazanım olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu durumda biz devrimciler iki halkın tarihsel olarak oluşmuş yakınlığını geriye götürecek her türden davranıştan geri durmak zorundayız. Bizim görevimiz halkları daha ileriden kaynaştırmak olmalıdır. Türk ve Kürt halklarını birbirinden uzaklaştıracak hiçbir gelişmeden olumlu bir sonuç çıkmaz. Hele de Kürt sorunu bu yolla hiçbir biçimde çözülmüş olmaz. Bunu anlamak için bugünün Türkiyesi’nde her iki halkın her düzeyde, her alanda, her coğrafyada her bakımdan içiçe geçmişliği olgusunu gözönünde bulundurmak gerekir. Bizim çözümümüz, halkları daha da yakınlaştıran, daha da birleştiren, daha da kaynaştıran bir çözüm olmak zorunda. Kuşkusuz devrimciysek ve emekçi halklara karşı sorumluysak eğer.

Yapılması gereken, basitçe, devrimci bir program ve strateji üzerinden sabırla devrime hazırlanmaktır. Böyle bir mücadele hattı bugünden Türk ve Kürt emekçilerini sürekli biçimde birbirlerine yakınlaştırır ve kaynaştırır. Ezen ulus şovenizmine ve ezilen ulus milliyetçiliğine ve dargörüşlülüğüne büyük bir darbe olur. Bu, halkları birbirine karşı saygı, birbirine karşı hoşgörü, demokratik bir kültür temelinde kaynaştırır. Bunu başarabilecek olan ise sosyal mücadeledir.

Ulusal sorunda işçi sınıfının devrimci çözüm bayrağı, komünist sınıf partisinin programının ulusal soruna ilişkin bölümünde ifadesini bulur. Komünist partisinin görevi, bu programı onu hayata geçirebilmek yeteneğindeki biricik sınıfa, işçi sınıfına taşımaya çalışmaktadır. Bu programı işçi sınıfına taşımadığınız sürece o boş bir söz olarak kalmaya mahkumdur. İşçi sınıfının devrimci programını, kıymeti kendinden menkul herhangi bir devrimci parti değil, fakat bizzat işçi sınıfın kendisi hayata geçirebilir. Komünist partisi adına gerçekten layık olmak istiyorsa sınıfın partisi olmak zorunda. Komünist partisi işçi sınıfını temsil etmek iddiasında ise, en ileri öğelerinden başlayarak zamanla kendini bu sınıfın içinde ete kemiğe büründürmek zorunda. Bunu başarırsa programını, dolayısıyla onun ulusal soruna ilişkin bölümünü de uygulama şansı elde eder. Değilse o program bir kağıt parçası olarak kalır.

Bunları, ulusal sorunda devrimci çözümü yaratabilirse işçi sınıfı yaratır demek için söylüyorum. Türkiye’nin başta Türk ve Kürt işçiler olmak üzere bütün milliyetlerden işçileri kaynaşıp birleşmeden bu başarılamaz. Kapitalist gelişme tüm milliyetlerden işçileri üretim süreci içerisinde organik bir güç olarak zaten birleştirip bütünleştirmiş durumda. Bu maddi birliği bizim bilinç ve örgüt planında geliştirmemiz, politik planda bilinçli bir sınıf birliği düzeyine çıkarmamız gerekir. İşçi sınıfının bağımsız bir güç olarak siyaset sahnesine çıkabilmesinin anlamı da budur. İşçi sınıfı hayatın içinde objektif varlığı ile zaten birlik halindedir. Onu ne İstanbul’da bölebilirsiniz, ne de Elazığ’ın Ferro Krom işletmelerinde. İşçi sınıfı üretim içerisinde milli, dinsel, mezhepsel, cinsel kimliğinden bağımsız olarak, sınıf kimliğiyle biraradadır. O kendiliğinden sınıf kimliğine bilinçli bir ifade kazandırmak, onu siyasal sınıf kimliği düzeyine çıkarmak, sınıf devrimciliğinin hergünkü uğraşlarının değişmez hedefidir.

Türkiye gibi bir toplumda, ayağınızı sağlamca basabileceğiniz istikrarlı tek sınıf işçi sınıfıdır. Tüm öteki alt sınıflar, en başta da köylülük, istikrarsızdır, çözülme ve dağılma içindedirler. Türkiye işçi sınıfını politikleştiremezseniz, onu toplumsal mücadelenin saflaştırıcı ve birleştirici mıknatısı haline getiremezseniz, bütün öteki ezilen ve emekçi sınıfları birleştiren bir öncü lokomotif düzeyine çıkaramazsanız, devrimden yana zaten hiçbir şansınız kalmaz. Bunu bu toplumda başarabilecek başkaca hiçbir sınıf yok.

Bakınız, Kürt hareketinin bugün büyük bir gücü vardır ama o Türkiye işçi sınıfını iğne ucu kadar ardından sürükleyememektedir. Ama Türkiye işçi sınıfı '60’lı ve '70’li yıllarda Kürt siyasal akımları da dahil bütün ilerici-devrimci güçleri ve tüm toplumsal muhalefeti ardından sürüklüyordu. Üstelik bilincinin, örgütlenmesinin ve mücadelesinin o nispeten geri düzeyindeyken henüz. DİSK bir toplantı istediği zaman, hiçbir yerde, hiçbir zeminde biraraya gelemeyen parti ve gruplar, tıpış tıpış DİSK’in kurduğu masa etrafında biraraya geliyorlardı. Bu kuşkusuz hiçbir biçimde DİSK bürokratlarının gücünden gelmiyordu. Fakat tam da DİSK’in işçi sınıfının devrimci kesimleri üzerindeki örgütlü etkisinden geliyordu. İşçi sınıfı tüm öteki ilerici-devrimci güçleri kendine çekiyordu. Teori bir yana, ama Türkiye’nin kendi devrimci toplumsal mücadele deneyimi gösteriyor ki mıknatıs, saflaştırıcı ve birleştirici eksen demek istiyorum, kesin olarak ve yalnızca işçi sınıfıdır. Mıknatısı ortaya koyacaksınız, bu işçi sınıfını devrimcileştireceksiniz anlamına geliyor, bütün demir parçacıkları o mıknatıs etrafında saflaşır ve birleşirler, bu kaçınılmazdır. Bunu başarabilecek başka bir sınıf ya da politik bir güç odağı yok bugünün Türkiyesi’nde, yinelemiş oluyorum bunu. Ulusal bir hareket ne yaparsa yapsın, işçi sınıfının ilerici-devrimci kesimlerini arkasından sürükleyemez. Ne siyasal konumu, ne sınıf karakteri, ne stratejik yönelimi bunu uygundur. Bu öyle her türden güce tapan, iddiasız ve iktidarsız kuyrukçu solu ardından sürüklemeye benzemez. Ama Türkiye işçi sınıfı şu an örgütlü bir güç olsa, Kürt hareketi de dahil bu toplumun tüm ezilen, sömürülen, mağdur edilen kesimlerini ardından sürükler. Çünkü sınıf konumu, bundan kaynaklanan kucaklayıcı ve sürükleyici yeteneği, bunun bir yansıması olan programı ve stratejisi bunu olanaklı kılar. İşçi sınıfının devrimci programı tüm sorunları, bu arada Kürt sorununu temellerinden çözebilecek biricik gerçek devrimci programdır. Kendine çekme ve ardından sürükleme yeteneği, sınıf konumundan gelen bu yetenek, kendini programatik ve stratejik konum ve tutumlar üzerinden de gösterir.

(Devam edecek...)

www.tkip.org