Kapitalizmde kadın gerçekliği ve kadın olmak...

Sömürücü sınıflar iktidarlarını, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilen sınıflara azgın bir sömürü, baskı ve şiddet üreten politikalar ile ayakta tutmaktadırlar. Ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda çok yönlü yıkıma yol açan bu politikalarla emekçi sınıfının yaşamı her geçen gün ağırlaşmakta, çalışma koşulları dayanılmaz hale gelmektedir.

Emperyalist-kapitalist sistemde ekonomik, siyasal, kültürel, kısacası toplumsal hayatın tüm alanlarındaki işlerde, etkinliklerde erkek egemenliği vardır. Kadının rolü ve etkinlikleri erkek egemen sistemde daima ikinci plandadır. Sınıflı toplumlarda kadın cinsi sürekli olarak ikinci sınıf insan olarak ele alınmış, kadın erkeğin kölesi olagelmiştir. Sistemin saldırılarından en fazla nasibini alan kadınlardır. Ezen-ezilen sınıflar arasında yaşamın her alanında baş gösteren eşitsizlik kadın üzerinde, özellikle işçi-emekçi kadın üzerinde daha ağır yıkımlara yol açar. Emekçi kadın, bir sınıf olarak birlikte sömürüldüğü ve ezildiği karşı cins sınıf kardeşlerinden daha katmerli bir sömürüye ve eşitsizliğe maruz kalır. Sırf kadın olduğu içindir bu çifte sömürü. İşyerinde, evde, okulda, meslekte, işbölümünde hep ikinci plandadır.

 

Ucuz emek gücü olarak işçi-emekçi kadınlar

İşçi-emekçi kadınlar daha yoğun sömürü ve ağır çalışma koşulları altında çalışmaktadırlar. Sigortasız, sendikasız, sosyal haksız, iş güvencesiz, düşük ücretlerle sistem için ucuz emek gücüdür. Aynı işte, aynı işi yaptıkları halde pek çok kadın erkek işçilerin ücretlerinin yarısını dahi alamazlar. Eşit işe eşitsiz ücrettir onların aldıkları. Kölece çalışma koşulları karşısında aldıkları ücretler onları yoksulluk ve sefalet sınırına o kadar yakınlaştırdığı halde, daha çok, daha çok çalışmalarını ister kan emiciler onlardan. Sömürü çarkları arasında alın terleri ve emekleriyle birlikte, umutları, gelecekleri ve çocuk yaşta bedenleri de öğütülür. Kadın olmak, daha vahşi ve katmerleşen sömürü demektir onlar için.

Ekonomik, sosyal yıkım paketlerinin, İMF reçetelerinin faturası ilk olarak kadına çıkarılır. Krizde işten ilk atılan ve en kolay işten çıkarılan kadındır. İşsizliğin ve yoksulluğun faturasını en ağır ödeyendir kadın. Kimi zaman bir işçi sıfatıyla öderken bu faturayı, kimi zaman da kapı önüne konan kocasının karısı olarak da sefaleti en ağır şekilde yaşar. Çoğu zaman doğum yapmak, evlenmek gibi insani gelişmeler kadın işçiler için kapı önüne konulma gerekçesi olur. İşyerlerinde kadınların sağlığa zararlı ve tehlikeli işlerde çalıştırılması, çocukları olanlara kreş ve emzirme odalarının olmaması, doğum izni verilmemesi, kadınların çalışma koşullarını cehenneme çevirmekte ve çalışma hakkını elinden almaktadır.

Kapitalist-emperyalist sistem kadınları ucuz işgücü olarak kullanmanın yanında, yer yer kobay olarak da kullanmaktadır. Başta kimya ve ilaç sektöründeki sanayi ürünleri emperyalist ülkelerde piyasaya sürülmeden önce, emperyalizme bağımlı birçok yoksul ülke kadını üzerinde denenmektedir. Kadınların kitlesel olarak kısırlaştırılması da buna bir örnektir.

 

Cinselliği meta olarak kullanılan kadınlar

Kadın işçilerin yoğun emek ve alınteri sömürüsüne maruz kaldıkları yetmezmiş gibi, bir de işyerlerinde patronun, ustabaşının tacizine uğrarlar. Kimi zaman ağza alınmayacak küfür ve hakaretlerle aşağılanıp hor görülürler. Kimi zaman da işten çıkarılma tehdidiyle patronun iğrenç ihtiyaçlarını karşılaması dayatılır. Cinsel taciz yalnızca işyerleri ile sınırlı kalmaz. Sokakta, gözaltında, pazarda, alışverişte, okulda, yaşamın her alanında cinsel taciz ve tecavüze uğrar. Kadının, erkeğin cinsel ihtiyaçlarını karşılayan bir cinsel köle olarak görülmesinin üzerinden sermaye sınıfı pazar bile yaratmıştır. Bir cinsel meta haline getirilen kadın, her türlü metanın pazarlanmasında da reklam aracı olarak kullanılır. Sermaye daha fazla kâ elde etmek için kadını cinselliği üzerinden metalaştır. Bugün medya aracılığıyla kadın cinselliği en iğrenç bir biçimde kullanılmakta/pazarlanmaktadır.

Kadın cinselliğinin meta olarak kullanılageldiği en açık adreslerden birisi de fuhuş alanıdır. Sistemin tüm çirkefliğini ve pisliğini gözler önüne seren fuhuş alanı, kadının cinselliğini erkeğe para karşılığında satarak, sermayeye devasa kâr alanları açar. Sistem bu alan üzerinden kendini besler ve üretir. Özellikle emperyalist metropollerde, Uzakdoğu Asya’dan, Afrika ülkelerinden daha çocuk yaşta getirilen kadınlar resmen köle satıcılığı adı altında cinsel nesne olarak piyasaya sürülürler ve üzerlerinden aşırı kârlar elde edilir. Bu ülkelerde kadınların kendi vücutlarını satmaları ailelerine bakabilmek için tek yoldur. Açlık ya da fuhuş birbirinden kötü iki seçenektir.

 

Gözükmeyen emek olarak ev kadınlığı

Erkeğin mutlak hakimiyeti ve egemenliği baba olarak, koca olarak evde de devam eder. Kadının köleleştirildiği ve sömürüldüğü alanlardan birisi de evlerdir. Ev kadınları ev işlerini ve çocuk bakımını üstlenen görünmeyen emektir. Özellikle çalışan işçi-emekçi kadınlar, işyerlerinde sınıfsal olarak ezilip sömürülürken, bir de eve geldikten sonra ev işleri ile çocuk bakımı ile bir kez daha işçiliğe soyunurlar. Ücretsiz, her türlü haktan ve güvenceden yoksun olarak üstlenirler bu rolü. İşyerlerindeki ağır çalışma koşullarının üzerine bir de evdeki işler, stres, çocuk bakıcılığı ve kocanın hizmetlisi olma binince, çalışan kadının yaşamı iyice köleleşir.

Çalışmayan ev kadını ise 24 saat evinin emekçisi, kölesidir. O artık çocuğunun bakıcısı, kocasının hizmetçisi, evinin aşçısıdır. Ona biçilen rol meslek olmuştur onun için. 24 saat boyunca ücretsiz çalışılan bir meslektir ev kadınlığı. Ne gecesi var ne gündüzü. Analık ve ev işleri öylesine hapsetmiştir ki onu eve, insani olan her şeye uzak ve yabancı kalır. Sosyal ilişki kurmaya, gezmeye, dinlenmeye, kültürel-sanatsal faaliyetlere zaman ayıramaz. Namusu kocasına zimmetli olan, ha deyince bir tekmeyle kapı önüne konulan, ha deyince zorla yatağa atılan bir kadındır o. İnsanlıktan soyutlanmış, yaşamı evinin dört duvarı arasında hücreleştirilmiştir, yalnızlığa mahkum edilmiştir. Ona göre hazırlanan TV programları ile, pembe dizilerle, arkası yarınlarla kapalı kutuda beyni uyuşturulur, yaşamı arabeskleştirilir. Umutları, özlemleri, geleceği, tüm dünyası televolelerde, magazin haberlerinde eritilir, tüketilir. Kaderine boyun eğdirilir.

Yoksul gecekondularda sistemin sunduğu ağır yaşam koşullarını ve sefaletin kimi zaman doğal olarak, kimi zaman da yoksulluğun olmazsa olmaz koşulu olarak iliklerine kadar hisseden ve yaşayandır ev kadını. Gecekondu semtlerinin çamurlu yollarında düşe kalka su taşıyarak bel ağrılarına katlanandır. Su basan, çatısı akan evlerin en çok acısını ve zahmetini çekendir. Pazar yerleri dağıldıktan sonra odur elinde poşet, sırtında çuvalla, dökülen-çürüyen meyve ve sebzeleri toplayan. Kahve köşelerinde okey masalarına ve içki şişelerine hapsolmuş işsiz kocasının tüm yükünü, şiddetini, baskısını da çeken odur. Akşama tencere kaynatma, çocuklarına defter kalem alma düşüncesidir onun beynini kemiren. Daha iyi bir yaşam, ev, araba gibi kocasından beklentileri gömülmüştür hayal dünyasına. Bizzat sistemin çürümüşlüğünün sunduğu yaşam koşulları, yozlaşmış kültür, çektiği sıkıntıları ve acıları kaderiymiş gibi algılatılır. Sistem ondan kaderine razı gelmesini, sabretmesini ister. Hayat pahalılığı, artan yoksullaşma temel gereksinim maddelerini karşılayamaz hale getirince, kadınlara fahişeliğin kapısı açılmış olur. Geçim derdi ev işçisi olan kadını bir yandan ucuz işgücü olarak fabrikalara yöneltirken, bir yandan da vücutlarını para karşılığı satmaya yöneltir.

İşsizlik, düşük ücret, sigortasız çalışma, anne-çocuk sağlığını koruyucu yasaların yetersizliği, kreş sorunu çalışan işçi-emekçi kadınların baş sorunları iken, cinsel hastalıklar, uyuşturucu bağımlılığı, güvencesiz ve sağlıksız çalışma da diğer alanda çalışmak zorunda olan kadının karşılaştığı sorunlardır.

Kadın, cinsel ve sınıfsal ezilmişliği yetmezmiş gibi, uluslar üzerindeki baskılardan da en fazla nasibini alandır. Başka ulustan olan kimliklerinin yok sayılması, dillerinin ve kültürlerinin inkar edilmesi sömürücü sistemin bir politikasıdır. Katliamlarla, baskılarla, şiddetle, yakıp yıkmalarla, zoraki göçlerle bu politikalar ezilen ulus üzerinde etkisini gösterir, ama en çok da kadın üzerinde. Özellikle Kürt kadını daha ağır bir biçimde yaşar sistemin saldırılarını. Ana dilini konuşmasının yasaklanmasıyla, kirli savaşta ırzına geçilmesiyle, tacize uğramasıyla, gözaltına alınmasıyla, zorunlu göçlerle, baskı ve şiddeti daha yoğun yaşar.

 

Bu sistem kadına özgürlük veremez!

Üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla başlayan kadının köleleşmesi süreci, ancak özel mülkiyetin ortadan kalkmasıyla son bulacaktır. Kadını köleleştiren kapitalist sistem, kadına özgürlük ve kuruluş veremez. Uyguladığı sömürü, baskı ve şiddet politikaları ile kadının kölelik halkalarına yeni zincirler ekler. Cinsel, sınıfsal ve ulusal ezilmişliği bir arada yaşayan işçi-emekçi kadın ancak bu sisteme karşı tüm emekçi sınıflarla birlikte örgütlü mücadele ederse kurtuluşunu sağlayabilir. Sorunların kaynağı kapitalist sömürü düzenidir. Bu düzene karşı mücadele etmek ve sermayenin saldırılarına karşı her alandan örgütlenerek cevap vermek kadın-erkek tüm işçi-emekçi ezilen sınıfın yegane yoludur.

(Ekim, Sayı: 228, Nisan 2002)