Kadın sorunu ve kadın hareketi

(Ekim 1. Genel Konferansı / Mart 1991)

Ev içi hizmetlerin toplumsal bir iş olmaktan çıkıp, özel bir hizmet haline dönüştüğü tarihsel dönem ataerkil topluma geçişi ve kadının sosyal ezilmişliğinin başlangıcını oluşturur. Erkeğin toplumsal olarak ayrıcalıklı bir statüye kavuşması ve kadınlar için (yalnız kadınlar için) tek eşlilik döneminin başlaması, mirasın erkek üzerinden devrediliyor olması ile doğrudan bağlantılıdır. Bu aynı zamanda mülkiyet ve sınıfların ortaya çıkmasına da denk düşer.

Kadın tarafından yapılan “ev işleri”nin kamusal değil de özel bir karakter arzetmeye başlaması, o tarihsel dönemden bugüne kadını bir “baş hizmetçi” haline dönüştürmüş ve cinsel baskının da nesnel temeli olmuştur.

Kapitalizm, kadını yalnızca bir ev kölesi olmaktan çıkardı ve aynı zamanda onu ücretli köleler ordusuna dahil etti. Böylece, kadının sosyal uyanışının ve toplumsal mücadeleye katılışının da imkanlarını yaratmış oldu. Kapitalizm kadına toplumsal üretime katılma imkanı sağlarken, kadını “özel alanı” olan evden tam anlamıyla koparmamıştır; kadın, ailenin özel hizmetleriyle ilgili işleri yerine getirdiği ölçüde, toplumsal üretime tam katılamazken, toplumsal üretime tam katıldığı oranda da “özel ev işleri” sahipsiz bir alan olarak kalmaktadır.

Bu demektir ki; kapitalizmin kadını toplumsal üretime dahil etmesi, “özel ev işlerinin” ya da başka bir ifadeyle işgücünün yeniden üretimi işinin toplumsallaştırılmaması nedeniyle kadının cinsel sömürüsünü ortadan kaldırmamakta, yalnızca kadını bir çifte sömürü ile yüzyüze bırakmaktadır.

Kapitalizm tarafından kadının toplumsal üretime dahil edilmesi vasıf gerektirmeyen ve yoğun emek gerektiren işlerde ucuz işgücüne duyduğu ihtiyaç nedeniyledir; aynı zamanda böylece kadın bir ucuz işgücü olarak erkek işgücünün karşısına çıkarılmış olmaktadır. Kadının ucuz ücrete, kolay işten çıkarılmaya vb. tepki göstermemesi onun aile içindeki sosyal statüsünden bağımsız düşünülemeyeceği gibi, bu aynı zamanda kriz vb. anlarda sermaye sınıfına büyük bir tepkiyle karşılaşmadan ilk başlarda kadın işçileri işten çıkarılabilme imkanı vermektedir.

Kadının sendikal mücadele vb. toplumsal mücadele alanlarındaki genel pasif tutumunun, onun, toplumsal üretim sürecinde yer almasının bir asli iş olarak değil de, aileye bir ek gelir gelmesi olarak değerlendirilmesiyle çok yakından bağlantısı vardır. Burjuva ideolojisi kadının asli işi olarak çocuk bakımı, yemek yapımı, doğurganlık vb. gibi aile içi işlerin propagandasını yapar; üstelik ailenin kutsallığı vb. demagojileri aracılığıyla. Nitekim Türkiye´de de son dönemde kurulan burjuva kadın derneklerinin ve aile araştırma kurumu, kadın statüsü ve sorunları başkanlığı gibi resmi kuruluşların temel hedefi Türk-‹slam geleneklerine ve milli görüşe uygun aile kurumunun propagandasını yapmak ve kadınları bu doğrultuda yönlendirmektir. En gelişmiş kapitalist ülkelerde dahi sık sık kadının üretim sürecinden ayrılarak, “eve” dönmesi yoğun propaganda aracılığıyla teşvik edilir ve kuşkusuz kadının evdeki statüsü “kutsanarak” yapılır bu.

Kapitalizm, kadını üretim sürecine çekerken, onu, “asli işi” olan özel ev işlerini yapabilmesine imkan verecek alanlarda istihdam eder. Üretim sürecinin geneli ise erkek işi olarak görülür, üretim makineleri vb. erkek fizyonomisi dikkate alınarak üretilir.

Kadın sorunu yalnızca feodal ilişkilerin ve kültürün tam anlamıyla tasfiye edilmemiş olmasından kaynaklanan bir sorun olarak değerlendirilemez, aksine, burjuva-kapitalist düzen  feodal kültürün etkisinden de yararlanarak, kadının ezilen cins konumunu kendi sınıfsal çıkarı doğrultusunda yeniden üretir.

Burjuva ideolojisinin feodal yargıları kendi sınıfsal amaçları doğrultusunda kullanıyor olması, kendi özgün yanlarına karşın, bir demokratik mücadele olarak kadınların tam hak eşitliği mücadelesini, emek sermaye mücadelesinin yedeği haline dönüştürür.

Kadınlar, erkek cinsi ile hukuksal olarak eşitliği sağladıkları ölçüde, kendi ezilmişliklerinin hak yoksunluğundan değil, bizzat kapitalizmin ekonomik karakterinden kaynaklandığını görürler ve doğrudan, açık bir biçimde sermaye düzenine karşı savaşıma yönelmelerinin imkanları genişlemiş olur.

Türkiye´de kadınların, ataerkil, dinsel önyargıların güçlülüğü, aile içi üretimin varlığı vb. nedenlerle “ezilenlerin en ezileni” konumları daha bir berraktır. Önemli hak eksiklikleri bir yana, varolduğu kadarıyla da bu haklarını, geri ideolojik-toplumsal baskı nedeniyle kullanamamaktadırlar. Mevcut hukuk sistemi kadının çalışma, seyehat etme vb. gibi en temel haklarını kocanın iznine tabi kılmaktadır. Kadınlar vasıfsız emek kullanmasını gerektiren tekstil, gıda vb. gibi sektörlerde son derece düşük ücretle ve son derece olumsuz koşullarda çalışmaktadır. Türkiye´de 1 milyonun üzerindeki ücretli kadınların yalnızca 303.919´u SSK´ya kayıtlıdır ve kadınlar içinde sendikalaşma oranı oldukça düşüktür. Türkiye´de kadınların üçte biri okuma yazma dahi bilmemektedir vb..

Bütün bu göstergeler Türkiye´de kadın uyanışının ve hareketliliğinin hem geç ortaya çıkmasının, hem de tabanın dar olmasının nedenlerini de açıklamaktadır.

* * *

Kadınların nihai kurtuluşu proletaryanın mücadelesiyle, sosyalizmle mümkündür. Çünkü ancak sosyalizm kadını tam anlamıyla toplumsal üretim sürecine dahil edebilir, “özel ev işlerini” toplumsallaştırabilir, kadına kendi geleceği ve bedeni hakkında karar vermesinin koşullarını sağlayabilir ve her alanda eşitliği gözetebilir.

Kuşkusuz kadınların nihai kurtuluşunun sosyalizmle mümkün olması daha bugünden yürütülen kadınların tam hak eşitliği mücadelesine kayıtsız kalmak anlamına gelmediği gibi, aksine kadınların tam hak eşitliği talebini savunmak, kadınların, kurtuluşlarının sınıfsal mücadeleye bağlı olduğu fikrine ulaşmalarını da kolaylaştıracaktır.

Bu perspektif doğrultusunda komünistler;

1) Geniş emekçi kadın yığınlarını sosyalizm bilinciyle donatmayı ve bu amaç için kadınların özgül konumunu gözeten propaganda, ajitasyon yöntemleri geliştirmeyi savunurlar; kadınların yoğun olarak çalıştığı fabrikalardaki faaliyette bu durumu özellikle gözetirler;

2) Ataerkil geleneğin, dinsel önyargıların ve burjuva ideolojisinin ve alışkanlıklarının kadın üzerinde baskı doğuran yanlarına karşı mücadeleyi özel bir görev sayarlar;

3) Burjuvazinin yarattığı erkek işi, kadın işi ayrımına ve kadının toplumsal üretime tam anlamıyla katılmasının önündeki engellere karşı mücadele ederler.

4) Kadınların toplumsal üretime katılmasının önemli bir engeli olan çocuk bakımı vb. işi için her işyerinde kreş ve yuva açılması talebini gündeme getirir ve savunurlar;

5) Komünistler kapitalizmin kadının cinselligini reklam, pornoğrafi vb. aracılığıyla metalaştıran karakterine ve kadına “gelir” elde etme amacı için emeğini kullanmasını değil, fakat evliliği, fuhuşu vb. telkin eden erkek-egemen ideolojisine karşı mücadele ederler;

6) Kadınların geri toplumsal konumlarının bilincine vardıkları ve mücadeleye aktif olarak katıldıkları zaman mücadelenin zaferinin yakınlaştığının, ama kadınların kendi konumlarının bilincine varmadıkları dönemde ise aksine toplumsal mücadeleyi geriye çeken bir tavır sergileyebildiklerinin  bilinciyle, sınıf mücadelesini ilerletmek ve kararlı hale getirmek için de kadınları mücadeleye kazanmanın özel bir önemi olduğunu düşünürler ve bu yönde faaliyet yürütürler;

7) Kapitalizmin  kadınları düşük ücretle ve kötü koşullarda çalıştırmasına karşı “eşit işe eşit ücret” talebini savunurlar ve bu talebin proletarya arasında yaygınlaşmasına yönelik propaganda ve ajitasyon faaliyeti yürütürler. Komünistler kadınlar açısından mevcut yasalarda yer alan her türlü ayrımcı uygulamaya karşı çıkarlar.

8) Kadın emekçilerin, kadınların kurtuluşunun “özel ev işlerinin” toplumsal bir iş haline dönüştürülmesiyle mümkün olduğunu ve bu uğurda mücadele edilmesi gerektiğini bilince çıkarması için çalışırlar;

9) Kadının ezilmişliği günümüzde burjuva-kapitalist ilişkilerden kaynaklanmakta ve burjuva ideolojisi tarafından yeniden üretilmektedir. Bu yüzden kadınların tam hak eşitliği mücadelesi burjuva egemenlik ilişkilerini ve ideolojisini hedeflemek zorundadır. Bu durum emekçi kadınların ve emekçi erkeklerin ortak sınıfsal mücadelesini temel eksen almayı zorunlu kılarken, burjuva kadın hareketi ile emekçi kadınların mücadelesini birbirinden uzaklaştırır. Komünistler bu nedenle feministlerin, sosyalist-feministlerin vb. kadın ve erkek proleterin sınıf mücadelesinden bağımsız bir “kadın kurtuluş hareketi” projesi ile aralarına sınır koyarlar ve feministlerin sınıflı bir toplumda sınıflarüstü bir kadın hareketi savunmak suretiyle kadın emekçileri burjuva sınırlar içerisine hapsetme girişimlerine karşı mücadele ederler. Komünistler, feministlerin kadın mücadelesini toplumsal mücadeleden yalıtmalarının kadınların özgürleşme mücadelesini ilerletmeyeceğini düşünürler ve aksine, kadın emekçilerin ne denli erkek emekçilerle beraber ve aktif biçimde toplumsal mücadeleye katılırlarsa, emekçi ailenin içindeki burjuva ideolojisinin bir yansıması olan erkek egemenliğine dayanan ilişkileri de o denli geriletmiş olacaklarını savunurlar.

Öte yandan komünistler, kadınların hak eşitliği mücadelesinin demokratik bir karakter taşıdığını düşünürler ve sermaye düzeniyle mücadele hedefinden yalıtılmış bir anti-feminizm anlayışı ile arasına sınır çizerler.

10) Komünistler, aynı zamanda proletarya ve devrimci hareket içinde kadın sorununu küçümsemek biçimindeki sekter ve erkek şovenisti anlayışlara karşı da mücadele eder ve burjuva ideolojisinin ve feodal yargıların sınıf ve devrimci hareket içerisindeki bu etkilerine karşı tüm emekçilere, kadın cinsi özgürleşmeden insanlığın özgürleşemeyeceği gerçeğini kavratmaya çalışırlar. Feminizm, kadınları erkek cinsine karşı savaşıma çağırarak kadın ve erkek emekçilerin ortak mücadelesini engellerlerken, bu sekter anlayışlar da kadın sorununu (ve dolayısıyla cinsini) küçümseyerek kadın ve erkek emekçilerin ortak mücadelesinin önüne engel olarak çıkarlar. Bu iki eğilim burjuva ideolojisinin farklı yönlerini yansıtırlar, çünkü, kadın sınıf mücadelesiyle birleşmediği oranda mevcut sistemi tehdit edemez, erkek proleter ise sözde üstünlüğünü koruma adına kadın sorununu küçümserken gerçekte kapitalist ilişkilerin ve burjuva egemenliğin bir ifadesi olan ataerkil yapıyı savunur. Oysa, bizzat bu “erkek üstünlüğü” anlayışının kendisidir ki, kadını düşük ücretli rakip olarak erkek işçinin karşısına çıkarır, düşük ücretli kadın emeğinin üretim sürecine girmesi genel olarak emek gücünün fiyatını düşürür vb.

(Ekim 1. Genel Konferansı/Değerlendirme ve Kararlar,
Eksen Yayıncılık, s. 237-242)