Kadın sorunu üzerine konferanslardan.../4 - H. Fırat

Kadın sorunu ve kapitalizm

 

Kadın sorununun çözülmesini kolaylaştıracak toplumsal kurumlaşmaların kapitalist düzen altında gerçekleştirilmesi bu düzenin doğasıyla bağdaşmaz. Kapitalizmin tarihi ve günümüzdeki tablosu bunun tartışma götürmez açıklıktaki kanıtıdır. Bugün, hiç değilse gelişmiş kapitalist ülkelerde, ev işlerini ve çocuk bakımını toplumsal kurumlaşmalar yoluyla çözmenin teknik ve maddi önkoşulları fazlasıyla vardır. Tıpkı tüm öteki toplumsal sorunların çözümünün maddi ve teknik önkoşullarının da fazlasıyla bulunması gibi. Fakat buna rağmen bu türden kurumlaşmalar bu ülkelerde çok sınırlıdır ve olduğu kadarıyla da daha çok kapitalist piyasanın, yani kârın, çıkarın ve spekülasyonun konusudur. Sınıf mücadelelerinin sonucu olarak geçmişte kamusal hizmet olarak kabul ettirilmiş alanların adım adım paralı piyasa hizmetleri haline getirilmesi uygulamaları, bu alandaki kazanımları da günden güne ortadan kaldırmaktadır. Bu şaşırtıcı da değildir, zira kapitalizm doğası gereği insanın mutluluğu ile, emekçinin kurtuluşu ile ya da kadının özgürleşmesi ile ilgilenmez. O kâr ve çıkar peşindedir, onun hareket ilkeleri bunlardır, işleyiş dürtüsü ve mekanizmaları buna göredir. Onu toplumsal fayda ya da gereklilik değil, yalnızca kâr ve çıkar, kapitalist sömürü ve birikim ilgilendirmektedir. Bunlarsa toplumsal sorunları çözmek bir yana yapısal olarak yeniden yeniden üreten, süreklileştiren ilke ve mekanizmalardır.

Kadının üretici faaliyetten dışlanması, ev işlerine ve çocuk bakımına mahkum edilmesi de bu kapsamdadır. Kadın özgürleşmesini sağlayacak toplumsal önlemler kapitalizmle hiçbir biçimde bağdaşmadığını, bu alandaki sınırlı adımların ancak emekçilerin dişe dişe mücadelesiyle elde edilmesinden de biliyoruz. Kreşler, çocuk yuvaları, işyerlerinde emzirme odaları vb. tüm bunlar bunun örneğidir. Bunlar çocuk bakımının toplumsallaştırılması doğrultusunda kuşkusuz henüz mütevazi fakat yine de önemli adımlardır, hiç değilse sorunun çözüm yolunu göstermektedirler. Fakat kapitalistler ve genel olarak kapitalist devlet, bunlara yönelik harcamaları her zaman bir yük saymıştır. Bundan dolayıdır ki olanak buldukları her durumda ya onları sınırlama, ya tümden ortadan kaldırma ya da onlardan piyasaya kurallarına göre yararlandırma yoluna gitmişlerdir. Yani bunu parasız bir temel kamusal hizmet alanı olarak görmek yerine, kapitalist piyasa içinde kârlı bir başka vurgun alanı olarak görmüşlerdir.

Toplumsal fayda ve ihtiyaçları temele alacak bir toplumda, analık toplumsal bir işlev sayılmakla ve kadının bundan kaynaklanan tüm hakları tanınmakla kalmaz, çocuk bakımı da toplumun ortak bir sorumluluğu olarak kabul edilir, buna ilişkin tüm işler kamu hizmeti sayılır ve dolayısıyla bunun gerektirdiği tüm harcamalar da kamu fonlarından karşılanır. Bu toplumsal bir ilke olarak benimsenir, deyim uygunsa toplumun anayasası bunu temel bir ilke olarak kayda geçirir. Ama tüm bunlar, kâra ve piyasaya göre işleyen kapitalizmin ruhuna aykırıdır. Onun hareket noktası toplumsal fayda ve temel insani ihtiyaçlara dayalı gereklilikler değil, fakat kâr, daha fazla kârdır.

Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte kadını üretici toplumsal etkinlik içine çektiğini konu boyunca birçok kez vurguladım. Sanayi devrimi ile birlikte işgücü ihtiyacında cinsiyet ve yaş ayrımını önemli ölçüde ortadan kalkması, kadın ve çocuk işgücünü kitlesel ölçekte sanayi üretimi alanına çekti. Ama kapitalistler payına bunun yalnızca daha yoğun sömürü ihtiyacından, daha fazla kâr hırsından kaynaklandığını, bu ilke ve ihtiyaca dayalı olarak gerçekleştiğini biliyoruz. Bunun tümüyle böyle olduğunu, işçi sınıfı hareketi kadınların (ve çocukların) korunmasına ilişkin belli haklar elde ettiği ölçüde kapitalistlerin kadınları çalıştırmaya çok da yanaşmamalarından, bu kazanımlar ölçüsünde kadınları çalıştırmayı yük saymaya eğilim duymalarından, ilk fırsatta öncelikle onlara yol vermeyi tercih etmelerinden de biliyoruz. Doğumdan önce ve sonra üçer aylık ücretli izin yasal bir hak olursa, bunu kadının korunmasına yönelik öteki bir dizi hak ve kazanım tamamlarsa, bu durumda kapitalistler kadınları çalıştırmayı kendileri için kârlı bir iş olarak görmek yerine gereksiz bir yük saymaya başlarlar. Aynı şekilde, örneğin parti programımızın emeğin korunmasına ilişkin bölümünde ifade edildiği gibi, 14-18 yaş grubundaki çocuklar için üretici çalışmanın genel ve mesleki eğitimle birleştirilmesi zorunluluğu getirir ve bu çerçevede bu yaş grubundaki çocuklar için 3 saatlik (14-16 yaş grubu için) ya da 4 saatlik (16-18 yaş grubu için) bir işgününü yasal bir zorunluluk olarak kapitalistlere dayatmayı başarabilirseniz, bu durumda kapitalistlerir çocuk işçi çalıştırmayı kendileri için kârlı bir iş yerine gereksiz bir yük saymaya başladıkların görürsünüz.

Özetle kadın ve çocuk emeği yetişkin erkek emeğine göre savunmasız olduğu, aşırı ve kuralsız bir sömürünün konusu yapılabildiği ölçüde, kapitalistler için kârlıdır ve tercih edilir birer emek kategorisidir. Ama bu emek kategorileri belli reformlarla sıkı bir koruma altına alındı mı kapitalistler için tüm çekiciliğini yitirir ve bu durumda kadınların iş bulması yetişkin erkeklere göre belirgin biçimde zorlaşır. Tüm bunlar kapitalizmin kâr ve sömürü ilkesine dayalı doğasıyla ilgilidir ve kadının ezilmesini süreklileştiren bir etkide bulunurlar.

 

Kapitalizmde yapısal işsizlik ve kadın sorunu

Bilindiği gibi işsizlik kapitalizmin yol arkadaşıdır, bu onun doğasında vardır. Kapitalizm koşullarında tam istihdam ancak son derece geçici durumlar ve dönemler için olanaklıdır. Yetişkin erkek nüfusu savaşta kitlesel olarak kırılmış savaş sonrası Avrupa, bu geçici duruma yakın tarihten verilebilecek özel bir örnektir. Oysa işsizlik, sürekli büyüyen yedek sanayi ordusu, kapitalizmde kuraldır. Kapitalizmin plansız ve anarşik yapısı döne döne bunalımlar üretir, bu ise kitlesel işsizliğe yolaçar. Öte yandan kapitalizm, mümkün mertebe az sayıda işçiyi mümkün olduğunca uzun sürelerde ve mümkün olduğunca yoğun bir biçimde çalıştırmak ister. Bir kez daha azami kâr ilkesinin bir gereği olarak ve elbette işsizliğin büyümesi pahasına. Ve nihayet temel önemde bir başka nokta; tekniğin gelişmesi emek üretkenliğini artırır ve bu da daha kısa sürelerde daha büyük verim elde etme olanağı sağlar. Fakat kapitalist düzen altında bunlar işgününü kısaltmak, böylece emekçi insanın öteki insani ve kültürel etkinlikleri için kullanabileceği boş zamanı çoğaltmak sonucuna yolaçmaz. Tam tersine, kapitalistlerin elinde, bir kısım işçiye yol vermenin olanağı ve dayanağı haline gelir, yani bir kez daha yapısal işsizliği büyüten temel bir mekanizma olarak işler. Tüm bunlar kapitalizmin doğasından kaynaklanır ve konumuzla bağlantısı, yapısal işsizlik yoluyla kadının üretici etkinlikten sistemli biçimde dışlanması, gerisin geri ev işlerine ve çocuk bakımına mahkum edilmesidir. Daha önce de ifade etmiştim; bir tek yapısal işsizlik sorunu bile, kapitalizm koşullarında kadın sorununun neden çözülemeyeceğinin en dolaysız bir kanıtıdır. Üstelik buna gösterilebilecek sayısız kanıttan yalnızca biri olduğu halde.

Tekniğin gelişmesi, böylece emek üretkenliğinin artması, hem daha büyük zenginlik ve hem de zamandan daha çok tasarruf demektir. Bununla bir yandan işgününü sürekli kısaltmak, öte yandan toplumsal refahı sürekli yükseltmek, üretim etkinliği dışındaki yaşam etkinliklerine daha çok zaman ve maddi ortam sağlamak olanaklıdır. Oysa kapitalizmdeki sonuç hiç de bu olmamaktadır. Kapitalizmde bu kapitalistler için daha fazla kâr, emekçiler içinse işsizlik, yaşam koşullarının nispi ya da mutlak olarak kötülüşmesi anlamına gelmektedir. Günümüz kapitalizminde işlerin seyri bunu bütün açıklığı ile ayrıca ortaya koymaktadır. Bugünün batılı kapitalist toplumlarında bir yandan sürekli biçimde işsizlik büyürken, öte yandan işgünü yeniden uzaltılmakta ve emekçilerin kazanımları sistemli biçimde budanmaktadır. Uzun onyılların mücadelesiye haftalık 35 saati zorlama noktasına ulaşan ve yer yer bunu kazanan işçi sınıfı, şimdi gerisin geri 40-45 saatlik çalışma haftasına zorlanmakta, bu zorlama bir AB normu olarak benimsenmektedir. Üstelik daha da düşürülmüş ücretlerlerle ve daha da ağırlaştırılmış çalışma koşullarında. Tüm bunlar emek verimliliğindeki sürekli artış ve zenginlikteki sürekli büyüme ile elele gitmektedir.

Kapitalizm koşullarında işsizlik sorunu ile kadın sorunu arasında organik bir bağ var dedim. Kapitalizm işsizlik sorununu çözemiyorsa, kadın sorununu da çözemez. Kadını kalıcı biçimde eve ve ev işlerine köle olmaktan kurtaramaz. Tam tersine, işsizlik baskısı artığı ölçüde kapitalistler kadına yeniden evinin yolunu gösterirler, ondan ev işlerine, mutfağına ve çocuğunun bakımına dönmesini isterler. Kapitalizm artan işsizlik basıncını azaltmak için kadını eve kapatmak yolunu seçer, nitekim bugünkü bunalım döneminde yaptığı da budur. Kapitalizm piyasaya, rekabete ve kâr ilkesine göre işleyen bir sistemken, bunalımlar ve kitlesel işsizlik onun yol arkadaşlarıyken, kadını hayatın her alanında ve kalıcı biçimde üretici çalışmanın içine çekebilir mi? Dolayısıyle, üretken bir güç olarak kadının özgürleşmesinin, ekonomik bağımsızlığını kazanarak bu sınırlar içersinde özgürleşmesinin imkanlarını sağlayabilir mi? Buna yapamadığını ve yapamayacağını bütün bir tarihsel ve güncel deneyim bize bütün açıklığı ile gösteriyor.

 

Emekçi kadının sınıfsal ve cinsel yönden ezilmesinin özgül anlamı

Ve sözün burasında ara bir değinme: Ben burada ağır ve kuralsız bir kapitalist sömürünün nesnesi olmakla kalmayan, işsizlik belasının, ev işlerinin ve çocuk bakımının yükünü çeken insan olarak kadını anlatırken, gerçekte tümüyle emekçi kadını anlatmış oluyorum. Burjuva kadınının bu özetlediğim kapsam içinde sorunu ya yok ya da hemen hemen hiç yok. Onun çocuklarına ücretli bakıcılar bakıyor, yemek ve temizlik işlerini hizmetçiler yapıyor. Bu buna rağmen burjuva kadınının da cinsiyet kimliği üzerinden bu toplumda bir biçimde ezildiği ve aşağılandığı gerçeğini kuşkusuz ortadan kaldırmıyor. Ama yine de bu, burjuva kadınının cins kimliğinden kaynaklanan özgül sorunu ile emekçi kadının kadın olmaktan kaynaklanan kapsamlı sosyal-kültürel sorunları arasında koca bir uçurum olduğu gerçeğini de ortadan kaldırmıyor.

Kadın sorununu salt cinsler arası ilişkiler sorununa indirgemek, sorunun gerisindeki toplumsal özü ve muhtevayı görmezlikten gelmek, ya da belirgin bir sınıf tutumuyla basbayağı gizlemeye yeltenmek, burjuva kadın hareketlerinin temel davranış biçimi olagelmiştir. Sorunu cinsler arası özel ilişkiler çerçevesine daraltmak ve gerçekte bu ilişkilere de kaynaklık eden asıl toplumsal temeli ve nedenleri gözlerden gizlemek, burjuva feminizminin emekçi kadına kurabileceği en büyük tuzaktır. Ataerkil ideoloji ve kültürden kaynaklanan sorunlar her sınıftan kadınları kesiyor olsa bile, emekçi kadınının kadın olmaktan kaynaklanan sorunları asla bundan ibaret değildir. Dahası esası yönünden de bundan ibaret değildir. Emekçi kadın salt emekçi olarak ezilip sömürülmekle kalmaz; kadın emekçi olması, onun üzerindeki emek sömürüsüne ve bundan kaynaklanan çok yönlü sosyal-kültürel sorunlara apayrı boyutlar ekler. Emekçi kadın salt işini kaybetmemek ve dolayısıyla evine bir parça ekmek götürmek olanağını yitirmemek için bile işyerinde cinsel kimliğine yönelen maddi ve manevi tacizlere katlanmak zorunda kalabiliyor dersem, maksadımı en çarpıcı biçimde anlatmış olurum herhalde. İşteyken çocuğunun durumu ve iş sonrasında ev işlerinin bütün bir ağır yükü diye eklersem, durum daha da iyi anlaşılır kuşkusuz. Önemle vurguluyorum, bunlar onun salt emekçi olmasından değil, fakat kadın emekçi olmasından kaynaklanan sorunlardır. Emekçi kadınının çifte ezilmişliği ve sömürüsü dediğimiz kapsamdaki sorunlardır. Ve bunların hemen hiçbirini burjuva ya da orta sınıf kadınında göremezsiniz. Kadın sorununu genelliği içinde ele alan, emekçi kadının kendine özgü konumundan kaynaklanan sorunlarını görmezlikten gelen burjuva kadını, bu tutumuyla gerçekte emekçi kadına ilişkin tüm bu sorunlar karşısında belirgin biçimde ilgisizdir. Ya da daha da kötüsü, açık bir sınıfsal tutum içindedir, dolayısıyla karşıt bir konumdadır. En iyi durumda ise, burjuva hayırseverliğinin o son derece dar, yüzeysel, iğreti, dahası ikiyüzlü ve altadıcı sınırları içinde, emekçi kadın lehine bir şeylerden yanadır. Ama yalnızca bu kadar, asla daha fazlası değil.

Proleter ve emekçi kadının cinsel kimliğinden kaynaklanan sorunları dar anlamda cinsiyet sorunlarının çok ötesindedir. Bu gerçeği, cins ayrımcılığının ürünü sorunlar emekçi kadın şahsında burjuva kadınıyla hiçbir biçimde karşılaştırılamaz bir kapsam ve çeşitlilik gösterir biçiminde de ifade edebiliriz. Bunlar ekonomik ve sınıfsal mahiyette, dosdoğru emek-sermaye ilişkileriyle bağlantılı sorunlardır. Yani kadın burada cinsel ezilmeyi ve horlanmayı bir proleter olarak, bir emekçi sınıf bireyi olarak yaşıyor, onun cinsel ezilmişliği buna, yani sınıfsal kimliğine uygun düşen bir kapsam ve nitelik kazanıyor. Emekçi olarak ezilmek, sömürülmek ve horlanmakla kalmıyor, bütün bunları bir de emekçi kadın olma konumu ve kimliği üzerinden yaşıyor. Sınıfsal kimliğinden gelen sorunlar cinsel kimliğinden gelen sorunlarla birleşiyor, burjuva kadınınkinden tümüyle farklı bir anlam, kapsam ve nitelik kazanıyor.

Bu zorunlu ara değinmenin ardından yeniden başlangıçtaki konuya dönelim.

 

Kadının özgürleşmesini kolaylaştıracak önlemler kapitalizmin doğasıyla bağdaşmaz

Kadını özgürleşmesini kolaylaştıracak önlemler kapitalizmin doğasıyla bağdaşmaz. Kadının toplumsal üretici etkinliğe istikrarlı biçimde katılabilme olanağından kadın üzerindeki ev işleri ve çocuk bakımı yükünü ortadan kaldırmaya yönelik toplumsal kurumlaşmalara kadar bu böyle. Dahası kadın cinsinin ezilmesini ve horlanmasını meşrulaştıran ve kutsayan ataerkil kültür, geleneksel aile ve din gibi kurumlarla uğraşmak da kapitalizmin işine gelmez. Tam tersine, bütün bunlar onun egemenliğinin temel dayanakları arasındadır ve o bu dayanakları güçlendirme yoluna gittiği ölçüde, böylece kadının günümüz toplumundaki ezilen cins konumunu da güçlendirmiş olur.

Kapitalizm koşullarında kadının üretici etkinliğe neden sürekli ve istikrarlı bir biçimde katılamadığı ve katılamayacağı üzerinde yeterince durdum. Kadın kapitalist sanayi için esnek bir işgücü kaynağıdır yalnızca, bu anlamda güçlü bir yedek sanayi ordusudur. Gerektiğinde belli bir doğrultudaki propagandayla geniş kitleler halinde sanayiye ve hizmet üretimine çekilir, savaş dönemlerinde olan budur örneğin; gerektiğinde tam zıt yönde bir propagandayla gerisin geri eve itilir, salt ev işlerine ve çocuk bakımına yöneltilir, bunalım dönemlerinde ve dolayısıyla günümüzde görülense budur. Bundan çok çarpıcı bir sonuç çıkıyor; kapitalizmin kadının üretici toplumsal etkinliğe katılması konusundaki tavrı tümüyle kapitalist çıkara dayalıdır, kapitalist sömürü ve birikimin ihtiyaçlarına, işlerin bu alandaki seyrine bağlıdır.

Kapitalizm ev işlerini toplumsallaştırmanın tüm teknik ve maddi önkoşullarını yaratır, fakat bunu bizzat gerçekleştiremez. Yemek işleri, temizlik işleri, çamaşır işleri, giyim kuşama ilişkin onarım işleri, küçük yaşam birimleri içinde bütün bunların toplumsal bir hizmet, ortak bir iş olarak karşılanması kapitalizmin işine gelmez. Öncelikle bu türden çözümler tüketimi kısacağı ve pazarı daraltacağı için işine gelmez. Bütün bu işler için gerekli alet ve donanımı her eve ayrı ayrı pazarlamek varken neden bütün bunlardan büyük bir tasarruf demek olan kollektif çözümlere eğilim duysun ki kapitalizm? Öte yandan tüm işlerin yükünü tek tek her ev üzerinden işçi ve emekçi kadınların ücretsiz emeği üzerinden karşılamak, yani tümüyle bedavaya getirmek varken, neden onları devletin bütçesine yük ya da kapitalistlerin kârından kısıntı anlamına gelecek biçimde kamusal hizmet olarak karşılamak yoluna gidilsin ki? Kapitalizm kârlı olmayan, kapitalist birikimi artırmayan hiçbir işe girişmez. Toplumsa fayda ya da insani ihtiyaç kapitalizmin umurunda değildir, girişmlerinin hareket noktaları asla bunlar olamaz. Böyle olunca, küçük ölçekli bir yerleşim biriminin orta yerine çamaşırları yıkayacak, yıkanmışları ütüleyecek, yırtığı söküğü dikecek atölyeleri kurmak, bunların masraflarını da kamu fonlarından karşılamak kapitalizmin işine gelmez. O bunu ancak bunlar yeterli kâr ve vurgun getirebilecek işler olacaksa yapmak yoluna gider. Nitekim bu kapsamda yapıyor da. Yerleşim yerlerinin hemen dibindeki lokantalar, pastahaneler, terzi ya da kuru temizleme atölyeleri, bir yerde bunun ifadesidir. Fakat bu durumda da toplumun onda dokuzunu oluşturan emekçi insan bundan yararlanamaz, ya da ev işleri yükünü en aza indirecek biçimde yararlanamaz. Zira bunun için gerekli maddi imkanlardan, yeterli kazanç düzeyinden yoksundur. Böyle olunca da tüm bu işler emekçinin kendisine, dolayısıyla da bu aynı topluma egemen ataerkil zihniyet içinde de gerçekte büyük ölçüde ya da hemen tamamen evin kadınına kalır. Böylece ev işlerinin ağır yükü emekçi kadın için sürekli bir hal alır, işinin olması durumunda ise ikinci bir iş olarak onu tümden boğup bunaltan bir yüke dönüşür.

Kapitalizm çocuk bakımını da toplumsallaştırmak istemez, tümüyle aynı mantık içinde ve tümüyle aynı nedenlerle. Çocuk bakımının toplumsal kurumlaşmalar yoluyla çözümü her bir küçük yerleşim ölçeğinde kreşler, çocuk yuvaları, çocuk sarayları, bunun gerektirdiği donanım ve uzman personel demektir. Bu ise doğal olarak devlet bütçesinden buraya önemli kaynaklar aktarılmasını gerektirir. Eğitim ve sağlık gibi yerleşik kamu hizmelerinden bile sürekli olarak kısan ve dahası gelinen yerde bunları piyasanın yeni kârlı iş alanları haline getiren kapitalizmin, çocuk bakımını devlet bütçesini kullanarak toplumsal kurumlaşmalar yoluyla üstlenmek yoluna gitmesi düşünülür şey değildir. O bunu bugüne kadar yapmadı, neredeyse soluduğumuz havayı bile ticari kâr nesnesi haline getirmeye yöneldiği bu tarihi evrenin ardından hiç yapmaz, yapamaz. Tam tersine, çocuk bakımını her bir ailenin tümüyle kendi özel sorunu ve işi saymak, böylece bunun tüm yükünü de evin kadınına yüklemek ve bedavaya getirmek, dahası bu yolla kadının iş yaşamından koparılmasını ve eve kapatılmasını da meşrulaştırmak varken, kapitalizm çocuk bakımına yönelik toplumsal kurumlaşmaları neden kamusal bir hizmet olarak ale alıp kendine gereksiz bir yük haline getirsin ki?

 

Ataerkil kültür, aile ve din...

Aynı şekilde kapitalizm, kadın cinsinin ezilip horlanmasının bütün bir geleneksel ideolojik içeriği demek olan ataerkil kültüre karşı da mücadele edemez. Zira bu kültür değişime uğramış ve incelmiş biçimiyle bugünkü kapitalist sınıf egemenliğinin temel üstyapısal dayanaklarından biridir. Elbette bugününün burjuva medeni hukukunda kadın lehine bir dizi düzenleme yer almaktadır ve kadın politik planda bazı haklara da sahiptir. Fakat bunlar son 150-200 yılın zorlu mücadeleleri içinde uzun onyıllara yayılarak ancak parça parça kazanılabilmiş ve ancak çok yakın zamanlarda uluslararası ölçekte toplumsal norm olarak kabul edilir hale gelmiştir. Bu sayededir ki bu haklar için çok özel mücadelelerin verilemediği toplumlarda bile belli sınırlar içinde resmen benimsenmiş ve yasalara geçmiştir. Ne var ki kendi başına biçimsel hukuksal haklar fazla bir anlam ifade etmez. Önemli olan bunları gerçek manada kullanabilmenin maddi ve kültürel koşullarına sahip olabilmektir. Ve kadın hakları sözkonusu olduğunda kadınların onda dokuzu bu olanaktan yoksundur. Yeri geldikçe yasalarında birçok batılı ülkeden bile önce kadına seçme ve seçilme hakkı tanımakla övünen Türkiye’nin kadın gerçeğine bakarsanız, bunun ne anlama geldiğini somut olarak görürsünüz.

Kağıt üzerinde sahip olunan hakları fiilen kullanamamak maddi yönden tümüyle sınıfsal bir sorundur ve sorunun bu yönü yeterince açıktır. Fakat öteki yönü kültüreldir ve bu kültür burjuva düzeni tarafından da incelikli bir biçimde yaşatılan ve her zerresinde kadının ikinci sınıf olarak görülmesi ve aşağılanması bulunan ataerkil kültürdür. Bu kültürel anlayış ve değer yargıları içinde kadın ev işleri ve çocuk bakımıyla yükümlü görüldüğü için, örneğin politik yaşama katılma biçimsel hakkının onun için fazlaca bir anlamı kalmaz. (Kalmadığını bu hakların 70 yıldır tanındığı Türkiye’de son genel ve yerel seçimler tablosu da bütün açıklığı ile göstermektedir. Parlamentoda kadınların oranı yüzde onun bile çok altındadır ve il belediye başkanlarımızdan yalnızca biri kadındır.)

Binlerce yılın erkek egemen kültürü orta yerde duruyorken ve burjuvazi bu kültürü kendi çıkarları çerçevesinde ayakta tutan ilişkilerin bizzat temsilcisiyken, burjuva düzeninin cins ayrımcılığına biçimsel haklar ötesinde bir çözüm getirebilmesi olanağı yoktur. Kapitalizm bu kültürle mücadele yolunu tutamaz. Bunu yapması örneğin geleneksel aileye saldırmasını gerektirir. Oysa geleneksel aile kapitalist toplum düzeninin temel direkleri arasındadır, onu ayakta tutan en temel kurumlardan biridir. Toplumun istikrarı ve geleceği ile aile arasında organik bir bağ kurar burjuva ideolojisi, politikası ve dolayısıyla da popüler propagandası. Burjuvazi bugünkü biçimiyle ailenin kendi düzeninin mikro birimi olduğunu ve düzenle uyumlu, onun ihtiyaçlarına yanıt veren insanın öncelikle aile ilişkiler içinde üretilip yetiştirildiğini çok iyi bilir. Kapitalizmin sosyo-ekonomik evrimi ve nesnel işleyişi bugünkü biçimiyle aileyi günden güne çözüyor ve zayıflatıyor olsa da, burjuvazi çok yönlü öznel ideolojik-kültürel çabalarıyla onu kutsamaya, ayakta tutmaya ve güçlendirmeye çalışır. Böylece bu yoldan kadınının aile içi köleliğini kutsamış ve güçlendirmiş olur.

Ataerkil kültürü ve geleneksel aile kurumunu kendi cephesinden bir de din tamamlar bilindiği gibi. Ve kurulu kapitalist düzen, kadının ikici sınıf insan olmasını meşrulaştıran ve kutsayan dine karşı da mücadele edemez. Zira din, düzenini sürdürmede ve kitleleri manevi-kültürel yönden uyuşturarak denetim altında tutmada, burjuvazinin elinde bir başka temel önemde ideolojik ve kurumsal araçtır. Kapitalist düzeninin doğasına ve ihtiyaçlarına uydurulmuş biçimiyle din, burjuvazinin elinde son derece etkili bir silahtır. En devrimci döneminde bile burjuvazi dine karşı değil, fakat yalnızca onun feodal soyluluğun çıkarlarına hizmet eden biçimine karşı mücadele etti. Daha devrimci döneminde ve üstelik en rasyonel düşünen filozofları bile, tam da burjuva rasyonalitesinin bir gereği olarak, “din olmasaydı, onu icat etmek gerekirdi” diyebilmişlerdir ve bunu tam da halk kitlelerini daha kolay yönetebilme ihtiyacı ile gerekçelendirmişlerdir. Devrimci döneminde bile dine karşı tutumu bu olan burjuvazinin gericilik döneminde onu nasıl ele aldığı kendiliğinden anlaşılır. Kapitalizm yoksulluk ve cehalet, toplumsal acı ve aşağılanma üreterek böylece dini yaşatan nesnel koşulları sürekli üretmekle kalmaz, daha bir de çok yönlü öznel çabalarıyla dinsel ideoloji ve kurumlaşmaları sistemli biçimde güçlendirerek, onu düzeninin hizmetinde en etkin biçimde kullanmaya çalışır.

Ama dinin bu ele alınışı ve kullanılışı, kadının özgürleşmesinin önüne bizzat burjuva sınıf düzeni tarafından dikilen bir başka temel önemde kurumsal engel demektir. Din karşısındaki konumu ve tutumu, burjuva düzeninin kadın sorununun çözümü önünde yapısal bir engel olarak durduğunun bir başka temel önemde kanıtıdır. Burjuva toplumunun ideolojik-kültürel dokusu organik bir bütün oluşturur. Burjuvazi doğası gereği bu bütüne dokunamaz, böyle olunca da onun kadına ilişkin gerici öğelerine de dokunamaz.