Gündemdeki referandum üzerine - H. Fırat

Karşımızda, Türkiye gericiliğinin en uç biçimlerinin bir ittifakı, onların oturtmaya çalıştığı yeni bir rejim, bunun kendini tüm topluma, herşeyden önce de işçi sınıfına, emekçilere ve ezilenlere dayatması gerçeği var. Bu adımla birlikte, toplumun ezilen ve sömürülen kesimlerinin zaten sınırlı olan örgütlenme, hak arama, ses çıkarma imkanı tümüyle ortadan kaldırılmak isteniyor. Doğal olarak bu seyirci kalacağımız bir gelişme olamaz. Atılacak adımların, kurulacak olan yeni düzenin baş hedefi işin doğası gereği işçi sınıfı ve emekçiler olacaksa, bunun karşısına herkesten önce ve herkesten çok biz dikilmek zorundayız.

(Şubat ayı sonunda verilmiş “Dinsel gericilik, laiklik ve referandum” konulu bir konferansın kayıtlarından alınmış bu metin, gerçekte sözkonusu konferansın 3. bölümünü oluşturmaktadır. Anlatımın bütünlüğünü bir ölçüde zayıflatsa da, güncel öneminden dolayı bu bölümü öncelikle yayınlıyoruz…)

Sonuçta kısmi bir anayasa değişikliği üzerinden referanduma varan tartışmayı beklenmedik bir biçimde MHP yönetimi gündeme getirdi. Açtıkları tartışmaya ilişkin olarak ileri sürdükleri gerekçe kabaca şöyleydi: Türkiye’deki fiili siyasal durum mevcut anayasal çerçeveyi aşmış bulunduğuna göre, yapılması gereken anayasal çerçeveyi bu fiili duruma bir an önce uydurmaktır. Bununla aslında, cumhurbaşkanı olarak Tayyip Erdoğan’ın ve hükümet olarak AKP’nin Türkiye’nin mevcut anayasasını fiilen boşa çıkardığı, anayasaya aykırı bir fiili durumla ülkeyi yönettiği söylenmiş oluyor, böylece anayasayı ve yasaları hiçe sayan bir cumhurbaşkanı ve hükümet gerçeği itiraf edilmiş oluyordu. Biçimsel hukuk açısından bakarsanız, bu tabii ki tepeden tırnağa bir büyük suçun itirafıdır. Mevcut düzen hukukuna göre anayasayı çiğnemek en büyük suçtur. Bu ülkede anayasayı çiğneyenlerin ya da böyle yaptıkları iddia edilenlerin geçmişte idamla, şimdiyse ağırlaştırılmış müebbetle yargılandığını biliyoruz.

Ama Türkiye’deki mevcut güç ilişkileri ve siyasal sürecin somut seyri üzerinden baktığımızda, olup bitenlerin bu çerçevenin ötesine geçtiğini görüyoruz. Rayından çıkmış bir rejim gerçeği var ve yeni dengesini de ancak güç ilişkileri içinde, dolayısıyla ancak siyaseten bulabilecektir. Bu da sorunun artık hukuksal değil ama tümüyle siyasal olduğunu gösterir. Bu özellikle göz önünde bulundurulması gereken kritik önemde bir nokta. AKP’nin 2010 referandumundan bu yana artık yasa ya da hukuk diye bir sorunu yok. Hukuk ya da yasa işine geliyorsa, elbette onu sonuna kadar uyguluyor. Engel olarak çıktığında ise fiilen çiğniyor, kabaca bir yana bırakıyor. Ve bu tutum o kadar yaygın, etkin, kararlı bir biçimde izleniyor ki, çoktandır artık toplumda kanıksanır hale de gelmiş durumda. En başta da düzen muhalefetinin ana partisi olarak CHP şahsında. Burjuva düzenin siyasal krizi dediğimiz olgunun çok temel bir boyutudur bu.

AKP’nin işine gelmediği her durumda düzenin belirlenmiş hukukuna bile aldırmaması, her konuda siyaseten, dolayısıyla güç dengelerinin el verdiği biçimde ve sınırlarda davranıyor olması demektir. Gücü yettiği durumlarda politik çıkışlar yapıyor, hukuk zaten lehineyse sorun olmuyor. Değilse o hukuku çiğniyor, atmak istediği adımını siyaseten atıyor, gerekirse ya da olanaklıysa ardından hukuku buna uyduruyor. Durmak ya da geri adım atmak zorunda kaldığında ise, bu hiç de hukuksal engellerden değil, fakat siyaseten buna güç yetirememesinden dolayı oluyor. Bu durumlarda geri adım atıyor, ama kendini güçlü hissettiği ya da gelişmelerin kendisine beklenmedik fırsatlar çıkardığı andan itibaren de ertelenmiş hamlesini yeniden gündeme getiriyor. Bu, özellikle son 6-7 yılın Türkiye siyasetinde önemli bir olgusal durum.

2010 referandumu rejim krizi çerçevesinde gündeme gelmişti. AKP-cemaat ittifakının yeni iktidar mevzilerini ele geçirmeye yönelik önemli bir hamlesiydi. Hedef yargının tümden ele geçirilmesi ve böylece ordu bünyesindeki kapsamlı tasfiyelerin kolaylaştırılmasıydı. Öteki herşey kitlelere, hatta sola yönelik bir aldatmacaydı. Aslolan buydu, yargının ele geçirilmesiydi. Propagandasını da zaten kendi tabanında buna göre yaptı, onu bu konuda güçlü bir biçimde motive de etti. 2010 anayasa referandumunu kazandılar ve hemen ardından yargıya kelimenin tam anlamıyla el koydular. Böylece orduyu kendi amaçlarına uygun biçimde temizlemek de alabildiğine kolaylaştı. Ergenekon, Balyoz vb. davalar yeni boyutlar kazandı. Emperyalizmin ve tüm kesimleriyle büyük burjuvazinin de desteği ile devleti önemli ölçüde zaten ele geçirmişlerdi. Parlamento, hükümet, cumhurbaşkanlığı, polis teşkilatının tümü, ordunun ve yargının ise bir bölümü daha o zamandan ellerindeydi. 2010 Referandumunun ardından buna yargının tümü ve giderek ordu da eklendi.

İşin esası yönünden işleri bir yere getirdiler. Yeterli gücü ve özgüveni kazanmışlardı. Fakat bu işi yapanlar sonuçta bir koalisyondu. Devleti ele geçirmiş güçler olarak bu kez kendi aralarında iktidar mücadelesine tutuştular. Sonrası, cemaat ile çatışma, biliniyor...

Ama 15 Temmuz askeri darbe girişimine kadar, yine de herşeye rağmen düzen ordusu içinde eski statükoya bağlı ve dolayısıyla olup bitenlerden rahatsız önemli güçler olduğu sanılıyordu. Bizzat AKP’nin kendisi de böyle düşünüyor, bunun huzursuzluğunu yaşıyordu. Hele de çökmüş bulanan Balyoz ve Ergenekon davalarından sonra. Buradan gelen ihtiyatlı bir tutum içindeydi. Öte yandan muhtemel bir darbe korkusunu bazı emperyalist kaynaklar da kışkırtıp duruyordu. Amerikan basınında bunun üzerine yazılıp çiziliyor, Amerika’daki bir takım güç odakları, CİA’nın bazı uzantıları, bazı düşünce kuruluşları, Türkiye’ye yönelik olarak ardı arkası kesilmeyen darbe tartışmaları yapıyorlardı. AKP’nin buradan gelen bir korkusu, bir temkinliliği vardı. Siyaseten ve moral açıdan belirgin bir biçimde de zayıflamıştı. İlk önemli darbeyi büyük bir toplumsal sarsıntı olan Haziran Direnişi üzerinden zaten yemişti. Cemaatle çatışması, cemaatin suçlarının ortaya dökülmesi, onun da yıpranmasına yolaçıyordu. Bunun sonuçları 7 Haziran seçimleri üzerinden görüldü de. Seçmen desteğinde önemli bir zayıflama vardı. Yüzde kırk hala da önemli bir seçmen desteğiydi, ama yüzde kırka düşmüş olmak da önemli bir yıpranma göstergesiydi.

AKP’nin oy desteği kaybetmesinde, başta ABD olmak üzere emperyalist odakların ve onların uzantısı olarak TÜSİAD burjuvazisinin aldığı tutumun ve gösterdiği çabanın da önemli bir payı vardı. HDP’nin barajı aşmasına gizlenemeyen bir destek verdiler. 7 Haziran seçimleri öncesi emperyalizmin ve işbirlikçi burjuvazinin bir kesiminin, daha somut olarak da ABD’nin ve TÜSİAD burjuvazisinin, AKP’yi sınırlayıp denetim altına almaya yönelik ilk ve son hamlesiyle yüzyüze kaldık.

Sonrasını biliyoruz. Tayyip Erdoğan bu seçim sonuçlarını büyük bir gözü karalıkla boşa çıkarmayı başardı. Bunu da çözüm sürecini boşa çıkarıp Kürt halkına karşı kirli savaşı gündeme getirerek yaptı. Bu da yeniden bir parlamento çoğunluğu elde etmesini sağladı. Buradan bir meşruiyet elde etti, rahatladı, yeniden özgüven kazandı. Sonra kendi düzenini kurmaya yönelmese bile, kendince konumunu güçlendiren bazı hamleler yaptı. Bunu da daha çok cemaat üzerinden yaparak, öteki bazı kesimler nezdinde kabul edilebilirliğini güçlendirmeye çalıştı.

Derken araya fetullahçı darbe girişimi girdi. Bu olay, 15 Temmuz darbe girişimi, en önemli bir kırılma noktası oldu. 15 Temmuz, ordudan beklenen kemalist darbenin esaslı bir temelinin olmadığını açığa çıkardı. Ordunun esası yönünden artık Fetullah ordusu haline geldiğini, bunun tam da AKP icraatları döneminde gerçekleştiğini herkes, elbette Tayyip Erdoğan ve avanesi de, şaşırarak görmüş oldu.

Bu darbe girişimi başarısız olmaya mahkumdu. Temelinde cemaatin kendine yönelik kapsamlı bir saldırıyı boşa çıkarma kaygısı ve elbette böylece iktidarı ele geçirme denemesi vardı. Zamansız ve hesapsız bir çıkıştı, başarılı olamazdı. Arkasında ABD ile TÜSİAD olsaydı büyük ihtimalle başarı kazanırdı ABD’nin karar alıcı konumdaki resmi çevreleri değil ama onların eteklerindeki bir takım güçler tarafından desteklendiğinin işaretleri var kuşkusuz. Ama bu bilinen türden ABD destekli bir darbe değildi, öyle olsaydı bu şekilde gerçekleşmezdi. Sonuçta ABD’nin darbeler pratiğini, bunları nasıl başarıya götürdüğünü sayısız örnekten iyi biliyoruz.

Amerikan darbesi olarak nitelenmesinin gerisinde, darbenin ardından batılı emperyalist güç odaklarının, özellikle de ABD yönetiminin anında tavır almaması var. Ama bunun da son derece anlaşılır nedenleri var. Tayyip Erdoğan’ı hoş karşılamadıklarını, onu bir biçimde dizginlemek, olanaklıysa geri plana itmek istediklerini biliyoruz. Böyle bir olay gerçekleşince, başarı şansı varsa eğer, sonrasında kontrol edebileceklerini düşündüler. Zira Türkiye’de darbe yapacak güçler, önden ABD tarafından arkalanmamış olsalar bile, girişimin başarılı olması durumunda hemen ardından sırtlarını bir biçimde ABD’ye, NATO’ya ve Avrupa’ya dayamak zorundalar, bunu yapmadan ayakta kalamazlar. 27 Mayıs’ın bile anında yaptığı tam da bu oldu. Emperyalist merkezlerin darbenin akıbeti açığa çıkana kadar ihtiyatla beklemeleri bundandı.

Sözkonusu darbe girişimi önemli bir kırılma noktası demiştim. Devletin tüm kurumlarıyla dinsel gericilik tarafından ele geçirildiği böylece açığa çıktı. Son kale olarak görülüyordu ordu, ama ordunun dinsel gericiliğin asıl kalesi haline geldiği görüldü. Orduda üçyüz küsur general var, yarısından fazlası tutuklandı ya da ordudan atıldı. Albaylar kademesinin önemli bir bölümü de... Bu veriler, durumu ortaya koymaya yetiyor.

Bu, değerlendirmelerimizde hep vurguladığımız gibi, ‘60’lardan kök alan ama özellikle 12 Eylül birlikte alabildiğine hızlanan bir süreç. Fetullah Gülen erken tarihlerde hedefi “adliyeyi, mülkiyeyi ve askeriyeyi ele geçirmek” olarak koymuştu, ki bu devleti ele geçirmek hedefiyle aynı şeydi. Bu hedefe gerçekten iyi hazırlandıkları ve bu doğrultuda çok da başarılı bir biçimde yol aldıkları açığa çıkmış bulunuyor.

Komplocu bir fesat yuvası olarak fetullahçı cemaat önemli darbeler aldı, bir bakıma çöküşün eşiğine geldi. Ama tüm yaptıklarıyla sağlanan başarılar halihazırda AKP’ye kar olarak kaldı. Olup bitenlerin suçu cemaate, kazanımı AKP’ye kaldı. Cemaat poliste, yargıda, orduda, devlet bürokrasisinin öteki alanlarında AKP’nin önünü  temizleyen gerçek güç odağıydı. Kuşkusuz bunu kendisi için yapmıştı, ama meyvesi AKP’ye kaldı.

AKP-cemaat ittifakı eski kurumsal yapıyı büyük ölçüde felç etmişti ama çok farklı nedenlerle yerine yenisini koymak gücü henüz gösteremiyordu. Kendi aralarında çatıştıktan sonra ise bu iş iyice zora girdi. Aralarındaki çatışmanın giderek şiddetlenmesi, başkanlık tartışmalarını da geri plana itti. Tayyip Erdoğan’ın bu konudaki son çıkışı, 7 Haziran seçimlerinden önce sahneye inişiydi. Ama çabası ters tepti. Birçok kimse o meydanlara indiği için AKP yüzde kırka düştü diye değerlendirmeler yaptı. Bu hukuksal çerçeveye kavuşturulmuş bir tek adam diktatörlüğü hevesinin belirsiz bir süre için bir yana bırakılmasına neden oldu.

15 Temmuz darbe girişimi onlara gerçekten düşünemeyecekleri imkanlar sağladı. Ortalığı her bakımdan biçmeye başladılar. Başlangıçta ihtiyatlı bir tutumla hedef dar tutuldu, işe cemaatle başlandı. Burjuva muhalefetinin çapsızlığı, cesaretlerini artırdı ve işlerini kolaylaştırdı. Burjuva muhalefet darbecilerin tasfiyesi iddiasının kolayca dolgu malzemesi oldu. TÜSİAD, darbe sarsıntısını yaşamış Tayyip Erdoğan AKP’si ile ilişkileri yeni bir dengede düzeltebileceği umuduna kapıldı ve aynı kolaylıkla AKP’nin hizmetine girdi.

Dinsel gericilik odağı AKP, bütün bunları çok iyi değerlendirdi. Darbecilerin tasfiyesini hızla ilerici-devrimci toplumsal muhalefetin tasfiyesine doğru genişletti. Kürt hareketi ise 7 Haziran sonrasından beri zaten tam hedefti. MHP yönetiminin hala da herkese muamma gibi görünen beklenmedik desteği ile birlikte ise artık işler yeni bir çizgiye oturmuş durumda. Artık soruna, üstelik bir ilk aşama olarak, Türkiye’nin önümüzdeki 20-30 yılına hakim olmak olarak bakıyorlar. Türkiye’nin şeriatçı dinsel gericiliği ile faşist şoven milliyetçiliği artık kendilerince tümüyle yeni bir düzen kurmak iddiası ve yönelimi içindeler.

Anayasa değişikliği girişimi dar anlamda bir hukuksal meşruiyet elde etme arayışı değil. Bu, hukuksal biçim içerisinde kapsamlı bir siyasal saldırıdır. Başarıya ulaşırsa, böylece buradan yeni düzeyde bir meşruluk yakalayacaklar ve hedefledikleri yeni düzeni tam anlamıyla kurmaya yönelecekler. Bu, işçi sınıfını, emekçileri, kadınları, Kürtleri, Alevileri, öteki dinsel ya da milli azınlıkları hedefleyen, sonuçları herkesten çok bu toplumsal kesimler için ağır olacak bir kapsamlı saldırı demektir. Bu ülkenin tarihinde dinsel gericilik ve şoven milliyetçilik, ‘60’lı yıllardan itibaren toplumsal uyanışı ve mücadeleyi etkili biçimde boğmak için sahneye çıkarıldı. Şimdi ikisi elele devlet iktidarı düzeyine yükselmiş durumdalar ve bunu kesinleştirip kalıcılaştırmak çabası içindeler. Amaç ve hedeflerine yeni bir zemin üzerinden daha güçlü bir biçimde yönelmek hazırlığındalar.

Sorun karşımıza böyle çıkıyor, sözkonusu olan basitçe bir anayasal değişiklik sorunu değil. Herşey siyasal bir mantıkla, siyasal bir süreç olarak, siyasal hamleler halinde sürüyor. Başarı kazanırsa gericiliğin elinde hukuksal bir dayanak olacak, yaptıklarının ve yapacaklarının meşrulaşması sayılacak. Böylece daha rahat, daha cüretli hareket etmek, yeni ve daha kapsamlı saldırıları gündeme getirmek olanağı bulacaklar. Günümüz Türkiye’sinde halen bir olağanüstü hal rejimi var ve kanun hükmünde kararnamelerle işler yürütülüyor. Dün belli sınırlarda ve belirgin zorlanmalarla yapılan işler şimdi kanun hükmünde kararnamelerle seri biçimde ve kitlesel çapta yapılıyor. Yeni anayasa tasarısı bunların tek adam tarafından ihtiyaç duyulduğu her durumda yapılmasını açık hükme bağlıyor. Bugün için geçici sayılan icraat yeni anayasal düzenlemeyle kalıcı kılınmak isteniyor.

Sonuçları tüm emekçiler, tüm ezilenler ve tüm toplumsal muhalefet bakımından son derece ağır olacak bir saldırı girişimiyle yüzyüzeyiz. Keyfi ve kuralsız bir tek adam diktatörlüğüne anayasal güvenceyle geçilmek isteniyor. Başta işçi sınıfı ve emekçiler olmak üzere tüm ezilen ve sömürülen kesim ya da katmanlar, bu kuralsızlığın, yani anayasal dayanağa kavuşturulmuş keyfi diktatörlüğün hedefi olacak. Keyfi diyorum çünkü burjuva anlamında bile hiçbir hukuk normuna uymaz bu. Siz bir seçmen desteğiyle ona anayasal bir biçim kazandırsanız bile bu bir keyfi diktatörlük olarak kalır. Burjuva hukuk normları ile seçmen desteği sayesinde elde edilmiş sözüm ona meşruluk birbiriyle alakasız şeylerdir.

Burjuva devlet düzeninin bir evrimi, burjuva yönetim sisteminin tarihsel bir gelişim süreci var. Burjuvazi kendi iç ilişkilerini düzenlerken, emekçileri düşündüğü için değil kuşkusuz, bizzat kendi öz ihtiyacı olarak, bir takım kurumsal yapılar geliştirmiş ve bunlar arasındaki ilişkilere bir tanım getirmiştir. “Kuvvetler ayrılığı” ya da “denge-denetim” mekanizmaları diye şu sıralarda sözü çok edilen kavram ve uygulamalar tarihsel bir evrimin ürünüdür. “Kuvvetler ayrılığı” düşüncesi ta Montesquieu’ya dayanır, sınıflar mücadelesi içinde fiilen gündeme gelmesi ise onu neredeyse yüzyıl kadar önceler. İngiliz Devrimi’nin siyasal açıdan temel yönelimi, mutlak güç sahibi monarkın bu güç tekelini parçalamak, temel önemde yetkilerinin önemli bir kısmını parlamentoya aktarmaktı. Giderek bu, burjuvazinin kendi iç ilişkilerini belli bir dengede ve dolayısıyla düzende tutmanın da amaca uygun biçimi oldu. Anayasalar bu ilişkileri tanımlayan ve düzenleyen temel bağlayıcı metinler olarak gündeme geldiler. Uzun bir tarihsel evrimin ürünü olan bu gelişme sonuçta belli sınırlar içerisinde emekçilerin mücadelelerini kolaylaştıran yönler de taşımaktadır. Böyle olmasaydı eğer devrimci siyasal mücadelenin hukuksal boyutlarının da bir anlamı olmazdı örneğin.

Şimdi herşeyin yetkilendirilmiş tek adam üzerinden tam denetim altına alınacağı ve aykırılıklara hayat hakkı tanınmayacağı bir sistem hedefleniyor. Kuralsız bir diktatörlük rejimi kuruluyor. Bunu da 1960’lardan beri Türkiye’de sosyal uyanışın ve devrimci siyasal gelişmenin karşısına çıkarılan şoven milliyetçilik ve dinsel gericilik yapıyor.

Burjuvazinin belli kesimleri böyle bir düzenin tutmayacağını, bunun çok geçmeden ciddi bir soruna dönüşeceğini biliyorlar ama bunun karşısına dikilmeleri için çatışmayı göze almaları gerekir. Bunu ise göze alabilecek durumda değiller. Zira karşılarında eskisi gibi bir Çiller, Demirel ya da Ecevit hükümeti yok. Bunlar yalnızca birer hükümettiler, devletse onlardan öteye bir varlık idi. Şimdiyse devleti ele geçirmiş, devletle özdeşleşmiş bir güç odağı sözkonusu. Bu arada sırtını sağlam bir biçimde kendinden yana önemli bazı sermaye gruplarına da dayamış bir siyasal güç odağı. (...)

Karşımızda, Türkiye gericiliğinin en uç biçimlerinin bir ittifakı, onların oturtmaya çalıştığı yeni bir rejim, bunun kendini tüm topluma, herşeyden önce de işçi sınıfına, emekçilere ve ezilenlere dayatması gerçeği var. Bu adımla birlikte, toplumun ezilen ve sömürülen kesimlerinin zaten sınırlı olan örgütlenme, hak arama, ses çıkarma imkanı tümüyle ortadan kaldırılmak isteniyor. Doğal olarak bu seyirci kalacağımız bir gelişme olamaz. Atılacak adımların, kurulacak olan yeni düzenin baş hedefi işin doğası gereği işçi sınıfı ve emekçiler olacaksa, bunun karşısına herkesten önce ve herkesten çok biz dikilmek zorundayız.

Referandumda başarı kazanmaları kuşkusuz herşeyin sonu değil. Bize düşen kendimizi mücadelenin bu yeni ve bugünkünden çok ağır olacağı kesin olan koşullarına uyarlamak olacak, bunu yaparız da. Ama bu hiçbir biçimde gericiliğin bu yeni adımı kolayından atmasına kayıtsız kalmak anlamına gelmez. Hele de bunu çelmelemek, bir biçimde boşa çıkarmak olanağı da gerçekten varsa, çok farklı nedenlerden dolayı bu konuda yaygın bir toplumsal hoşnutsuzluk söz konusuysa. Bu durumda bize düşen, bu saldırıya kendi konumumuzdan, kendi bakış açımızla, kendi hedeflerimiz çerçevesinde ve kendi hedef kitlemiz üzerinden etkili bir biçimde direnmek ve boşa çıkarmaktır.

Atılmak istenen yeni adıma karşı hoşnutsuzluk yaygın olduğu kadar alabildiğine heterojen bir yapıya da sahip. Ama unutmamak gerek, herkesin gerekçesi başkadır ve çabası kendi hedef kitlesi içinde, kendi amaçları çerçevesinde somutlanır. Herkesin tepkisi kendine göredir ve kendi amaçlarına yönelir.

Temelde asıl büyük tepki CHP’nin toplumsal tabanını içeren ama onu da aşan kesimlerden geliyor. İşçi sınıfı ve emekçilerin tüm ilerici kesimleri yeni saldırı adımına kategorik olarak karşı. İlerici bilinci olan kesimler bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlar, dolayısıyla açık bir politik bilinçle bunun karşısındalar. Türk-Sünni esasına dayalı bir keyfi diktatörlük kurulmak isteniyor, dolayısıyla geniş kesimleriyle Aleviler bunun karşısındalar. Bunun kendileri için ne anlama geldiğini ve ne türden sonuçlar doğuracağının bilincinde olan geniş kadın kitleleri bunun karşısındalar. Kürtler ağır bir kirli savaşın hedefi oldular, MHP ittifakı ile atılmış böyle bir adımın kendileri için ne anlama geldiğinin çok iyi biçimde farkındalar. Bunların tümü toplumun ezilen, sömürülen, mağdur edilmiş kesimleri. Ezilen ve sömürülen sınıf ve katmanların ilerici kesimleri, kadınlar, ezilen ulus kitleleri, ezilen mezhep kitleleri, tümü de bu yeni saldırıya karşı. Temel sorun bu kesim ve katmanlarla ilgili. Bunun acısını herkesten çok onlar ve onların çıkarları için mücadele eden ilerici-devrimci güçler çekecekler. Siyasal bedelini ilerici-devrimci güçler, sosyal ve iktisadi bedellerini ise, bilincinde olsun olmasın, herkesten önce işçi sınıfı ve emekçi katmanlar çekecekler.

Bizler sınıfın temsilcileri olarak, işçi sınıfının bunun bilincinde olup olmamasından bağımsız olarak, işçi sınıfı ve emekçiler için yaratacağı sonuçları görerek bu saldırının karşısına dikilmek zorundayız. Yanı sıra bunu Aleviler, Kürtler, kadınlar için, öteki ezilen kesimler için yapmak durumundayız. Sadece dar anlamda işçi sınıfının çıkarlarını değil, toplumda ezilen, sömürülen, mağdur edilen, ayrımcılığa tabi tutulan, dışlanan herkesin çıkarlarını, hassasiyetlerini, ihtiyaçlarını gözetmek ve savunabilmek durumundayız. Neden “hayır” diyoruz? Çünkü, “evet” ile bir hukuksal meşruiyet sağlayıp tepemize daha güçlü bir biçimde çökmek istiyorlar da ondan.

Burada boykot taktiğinin olup bitene ilgisiz, dolayısıyla seyirci kalmak dışında bir anlamı olamaz. Boykotu, ya referandumu fiilen boşa çıkarabilecek koşullara ve güce sahip olduğunuzu iddia ederek, ya da “bu bizi ilgilendirmiyor, burjuvazinin kendi iç kavgasıdır, hiç de taraf olmak zorunda değiliz” diyerek gerekçelendirebilirsiniz. İlkini iddia ederseniz gülünç duruma düşersiniz, ikincisini iddia ederseniz bunu aklı başında hiçbir işçiye anlatamazsınız. (...)

Bu saldırının özü ve esasının burjuvazinin kendi iç kavgasıyla bir alakası yok. Nitekim saldırıyı gündeme getirenler, hele bir kendi düzenimizi kuralım, sermaye sınıfı ile ilişkileri yeni bir temelde, onları da fazlasıyla rahatlatacak ve memnun edecek bir temelde kurarız diyorlar. Sermayenin işlerini tek elden, engelsiz biçimde ve hızla yürütmenin sermaye sınıfı için ne anlama geleceğini bizzat bu sınıfın kendisine anlatıp duruyorlar. Onlar sermaye sınıfı ile işleri hızla tatlıya bağlarlar, bundan kuşku duyulmamalı. Bunun bilincinde olduğu içindir ki sermaye çevrelerinde çok esaslı bir kaygı yok. Kendileri için ciddi bir sıkıntı olsaydı, belli riskleri de göze alarak bunun karşısına bir biçimde çıkarlardı. Ama belli kaygılar eşliğinde de olsa süreci sessizce izlemekle yetindiklerini görüyoruz. Aynı sükûnet emperyalist çevrelerde var.

Bu, Türkiye’nin tarihsel ilerici-devrimci birikimini ezmeye yönelen, iktisadi ve sınıfsal mantığı yönünden de işçi sınıfını ve emekçileri hedefleyen, onlara daha ağır sömürü ve kölelik koşulları dayatmayı amaçlayan bir saldırıdır. Bu nedenle bunun karşısına en etkin bir şekilde, her yolla, her biçimde dikilmek herkesten çok devrimcilerin görevidir.

Bazı gerici çevrelerin de mevcut adıma karşı çıkmaları, tutumlarını hayır olarak açıklamaları olgusu anlaşılması zor bir durum değil. Bu durumdaki çevrelerin her birinin kendilerine göre belli kaygıları ya da hesapları var. Kaldı ki onlar bugün hayır derler ama yarın pekala kurulmak istenen yeni düzene eklemlenebilirler. Bugün hayır diyen Saadet Partisi’nin dünkü lideri Numan Kurtulmuş’tu, şimdi hükümet sözcüsü ve KHK’leri hazırlayan ekibin başı. Demek ki gericilik bünyesinde uzlaşmaz çelişkiler yok. Satın alındılar mı, çıkarlar bağdaştırıldı mı, yeni rejimde kendilerine uygun konumlar ve çıkarlar sunuldu mu, döner birbirleri ile anlaşırlar.

Hedefte Türkiye’nin ilerici devrimci birikimi, onların çıkarlarını temsil ettiği sınıf ve katmanlar var. Biz en esaslı noktadan hayır diyoruz, demek istiyorum.

Mesele hiçbir biçimde gericiliği sandıkta yenmek değil. Bu sorunu basitleştirmek, çatışma ve mücadele sürecinin bütünlüğünü gözden kaçırmak olur. Mücadele çok boyutludur ve bir bütündür, sandık onun yalnızca özel bir anı ve alanı. Sandıkta gericilik kazansa da, sizin mücadeleniz kalınan yerden sürer. Ama bu kadar büyük bir toplumsal hoşnutsuzluk ve karşıtlık varken, siz de buna kendi cephenizden destek verirseniz, ola ki sandıkta çelmelemeyi de başarabilirsiniz. Çünkü sandığa büyük iddialarla gidiyorlar. Kaybederlerse eğer bunun onlar için bir moral darbe, karşısındakiler için nasıl bir moral imkan olacağı açık değil mi? 7 Haziran’ın bile bir süre için de Tayyip Erdoğan’ı ve AKP’yi ne duruma düşürdüğünü görmedik mi?

Sizinle tamamen zıt konumdakilerin hayır demesi bir kafa karışıklığı nedeni olmamalı. Siyasal yaşamda öyle durumlar olur ki, gerçekten çok farklı kesim ve katmanların tutumları biçim olarak paralel düşebilir. Nitekim 20 Mart tezkeresinde yaşanan da bu olmuştur. Neydi 20 Mart tezkeresine karşı tepkinin anlamı? Amerikan birliklerinin Türkiye’ye girmesine, Türkiye’nin Irak’ta savaşa katılmasına hayır demekti bu. O dönem sol adına etkili bir mücadele yürütüldü. Sol çevrelerin inisiyatifiyle 70-80 bin kişilik savaş karşıtı mitingler yapıldı. Bu arada meclis başkanı Bülent Arınç ile ardından sürüklediği çok sayıda AKP milletvekili de hayır diyordu, CHP zaten hayır diyordu. AKP’nin yaklaşık 200 milletvekili Bülent Arınç’ı izleyerek hayır dediği içindir ki Mecliste tezkerenin reddi olanaklı hale geldi. Peki bu Irak tezkeresine, onunla bağlantılı savaşa hayır dememize engel olabilir miydi? Olabildi mi? Herkesin söylemi kendine göre. Birileri kendi söylemini gerici milliyetçi argümanlarla, hatta islam kardeşliği mantığıyla gerekçelendirir. Siz ise emperyalist saldırganlık ve savaşa karşıtlık üzerinden gerekçelendirirsiniz. Sizin söyleminiz sizin kendi propaganda alanınıza gider, orada etki ve yankısını bulur, ötekilerin söylemiyse onların kendi alanlarında. Sonuçta 20 Mart tezkeresi engellenir, siz kendi cephenizden, onlarsa kendi cephelerinde bundan yararlanmış olurlar. Toplumsal yaşamda ve dolayısıyla siyaset sahnesinde böyle durumlara sıkça rastlanabilir.

Gezi süreci çok mu farklıydı? Alanlarda en çok Mustafa Kemal posterleri, şiarları ve Türk bayrakları vardı. Büyük kitlesel eylemlerde devrimci sol güçler belirgin biçimde bunların gölgesinde kaldı. Solun etkinliği daha çok Taksim’deki çadırları tutmaktı. MHP’nin bir kesimi direnişe sempatiyle yaklaştı. MHP merkezi ise o zaman da karşıydı, hükümetin yanındaydı ve nitekim derhal MHP’lileri sokaktan çekilmeye çağırdı. CHP’liler, Perinçekçiler o zaman da meydanlardaydı. Türk bayrakları ve Mustafa Kemal sevgisi o zaman da önplandaydı.

Sosyal olaylarda bu çoğu kez böyledir. Lenin’in İrlanda ayaklanması üzerine yazdıklarını hatırlayalım. Sosyal devrim öylesine bir olaydır ki, diyor Lenin, en karşıt konumda olanlar ya da farklı saiklerle hareket edenler aynı büyük dalganın içinde pekala buluşabilirler. 1905 Devrimi’nde Japonlar tarafından tutulmuş paralı ajanların da etkin bir rol oynadığını, bu çerçevede hatırlatmak ihtiyacı duyuyor Lenin. Japonya Rusya ile savaş halinde idi ve Rusya’nın karışmasını kendi çıkarlarına fazlasıyla uygun buluyordu. Peki bu 1905 Devrimi’ni lekeler mi? Elbette hayır. Sosyal devrimler ipten kazıktan kurtulanların da etkin bir şekilde katılabildiği büyük tarihsel olaylardır, diyor Lenin aynı makalesinde. Sosyal devrim ki gerçekte sınıflar mücadelesinin en üst biçimidir, tamı tamına doruğudur, dolayısıyla en ileri bir bilince tekabül eder. Değil ki bir referandum olayı ya da 20 Mart tezkeresi gibi daha sıradan siyasal olaylar...

(Devam edecek...)

(Türkiye Komünist İşçi Partisi Merkez Yayın Organı Ekim'in Mart 2017 tarihli 306. sayısından alınmıştır...)

www.tkip.org