Düzen cephesi ve rejim krizi - H. Fırat

4 Haziran 2011
(12 Haziran 2011 seçimleri öncesi)

Burada sunduğumuz rejim krizi konulu konferans, 2013 sonbaharında toplanmış TKİP IV. Kongresi’ne sunulmuş çalışma materyalinin bir parçasıdır. Okur aynı konulu konferansların farklı tarihlerde verilmiş diğer iki bölümüne tkip.org sitesinden ulaşabilir…

AKP iktidarıyla birlikte son 9 yılın Türkiye’sinde rejimin genel görünümü, iç dengeleri ve politika tercihlerinde önemli değişiklikler oldu. Partimizin olup bitenlerin genel çizgilerini, anlamını, etki ve sonuçlarını ortaya koyan önemli değerlendirmeleri var. Ekim’in “Referandum sonrası düzen siyaseti” başlıklı başyazısı bunlardan biridir ve o tarih üzerinden durumun iyi bir özetidir. (Ekim, Sayı: 268, Ekim 2010)

Siyaset sahnesinde olup bitenleri kısa aralıklarla döne döne değerlendirmek gerçekte bir ihtiyaç değildir. Sonuçta yaşanan sürecin belli çizgileri belirginleşmiş ve siz de bunları saptamış ve değerlendirmişseniz, bu yeterlidir. Zira bunlar, ani dramatik gelişmeler olmadıkça, öyle kısa zaman aralıkları ile değişmez. Kaldı ki bizi ince ayrıntılar, gündelik gelişmeler değil, olup bitenin genel mantığı ve temel çizgileri ilgilendiriyor. Biz bunu belli dönemsel değerlendirmeler olarak ortaya koymuşsak eğer, ikide bir düzen siyasetini tahlil etmek, gündelik gelişmelere yorum yetiştirmek zorunda değiliz.

 

Yeni koşullar ve yeni ihtiyaçlar

Rejim krizi nasıl doğdu, ne ifade ediyor, nasıl seyretti ve bugün gelinen yerde durum nedir, konuya ilişkin değerlendirmelerimizde bu sorulara yanıtın esasları var. Sovyetler Birliği’nin yıkılışıyla birlikte ortaya çıkan yeni güç dengeleri, Amerikan emperyalizminin bu yeni durumu kendisi için avantaja dönüştürme hesapları ve buna yönelik girişimleriyle sıkı sıkıya bağlantılıdır Türkiye’de olup bitenler... ABD emperyalizminin dünyanın tek süper gücü konumunu sağlamlaştırmak ve görünür bir gelecek için emperyalist bir rakibin ortaya çıkışına fırsat vermemek stratejisi, bu çerçevede gündeme getirdiği politikalar, bu politikalar kapsamında Ortadoğu’da ve İç Asya’daki girişimleri ve bütün bunlar içerisinde Türk burjuvazisinin yeri ve rolü… Türkiye’de olup bitenleri yerli yerine oturtarak anlamlandırabileceğimiz genel çerçeve budur. Yaşanan değişimlerin asıl dinamiği bu demek istiyorum. Türkiye’nin kurulu düzeni hiç de öyle salt kendi iç ihtiyaçlarının itmesiyle bir değişim yaşamış değil. Tabii ki burjuva gericiliğinin çatışan kanatları Türkiye toplumunun bünyesinde yer alıyor. Ama sahne, gerçekte bunları da içerebilecek biçimde, göründüğünden çok daha geniş. Türkiye’nin kendi iç dinamiklerini harekete geçiren, burjuva gericiliğinin iç dengelerini bozan ve yeni bir düzeyde kurulmaya zorlayan, uluslararası düzeyde seyreden etkenlerdir.

Kuşkusuz her ülkenin, dolayısıyla Türkiye’nin de kendi iç dinamikleri var. Türkiye’de burjuvazinin farklı kanatları ve dolayısıyla burjuva gericiliğinin farklı iç eğilimleri var. Ama bunların iç ilişkilerinin seyrinde, aralarındaki dengelerin nasıl ve ne yönde değişeceğinde, emperyalizmin ortaya koyduğu tercihlerin büyük, hatta belirleyici bir önemi var. Tersinden de, Türk burjuvazisinin kendi çıkar ve tercihlerini emperyalizmin çıkar ve tercihlerine uydurma eğiliminin sonuçları var. Bunun ne anlama geldiğinin dikkate değer bir açıklaması, “Devletin Kürt Açılımı”na ilişkin parti değerlendirmesinde görülebilir. (Ekim, Sayı: 259, Ekim 2009).

Ortadoğu ve İç Asya, enerji kaynaklarının yoğunlaştığı alanlardır. Bunlar, başka bakımlardan da büyük stratejik önemi olan bölgelerdir. Avrasya üzerine mücadele, gerçekte dünya egemenliği mücadelesidir. Burada petrol, doğal gaz ve bunların iletim yolları var. Türk burjuvazisi bu kavgada ikirciksiz bir biçimde Amerikan emperyalizmiyle iş ve çıkar birliği içerisindedir. Bu konuda tercihi çok nettir. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ne zaman güncellense, öteki bir dizi konu değişse bile bu konu, ABD’ye sadakat politikası değişmiyor. ABD işbirlikçiliği, NATO bekçiliği, buradan gelen tarihsel misyon değişmiyor. İster Demirelci, ister Özalcı, isterse de AKP’li bir hükümet olsun, bu hep böyledir. Dikkat ediniz, AKP döneminde çok şey değişti, ama ABD emperyalizmine uşaklık ve NATO’nun vurucu gücü olma politikası değişmedi. Değişmek bir yana daha da pekişti. Bakınız, bugünün işbirlikçi iktidarı, NATO emrinde ve hizmetinde, Libya’ya karşı savaş yürütüyor halen. Çıkarlarını Amerikan emperyalizmiyle uyumlaştırmak, Türk burjuvazisinin kolektif tercihidir. Bundan dolayı da burjuva gericiliğinin tüm kanatları, öteki bir dizi konuda kendi içlerinde sorun yaşasalar bile, bu konuda işin özünde aynı tutumlara sahiptirler.

 

Engele dönüşenler ve uyum sağlayanlar

Amerikan emperyalizmi Ortadoğu’da yeni bir hamle yapmak, denetim dışı enerji kaynaklarına el koymak istiyor. Irak’ta bu somut olarak gerçekleşti. Libya üzerinden halen gerçekleşmekte. İran üzerinden buna yönelik hesaplar var. Öte yandan ABD, Ortadoğu’daki kendi işbirlikçisi cepheyi genişletmek ve güçlendirmek istiyor. Bu çerçevede, Rusya’yı güneyden kuşatmak üzere, Ermenistan’ı, Gürcistan’ı, Azerbaycan’ı Türkiye ile birlikte Kafkas cephesi olarak bir araya getirmek istiyor. Aynı şekilde Ortadoğu’daki işbirlikçi cepheye Güney Kürdistan’ı da dahil etmek, Türkiye ile aynı safa sokmak istiyor.

Bütün bunlar doğal olarak işbirlikçi büyük burjuvazisinin çıkar ve tercihlerini de yönlendiriyor. Dolayısıyla Türkiye’nin iç siyasal dengeleri de buna göre yeniden şekilleniyor. Bu yeni çıkar ve tercihlere uyum gösteremeyenler, şu veya bu yönüne karşı çatlak ses çıkaranlar, geri plana itiliyor, tasfiye ediliyor. Uyum sağlayanlar, bu politika değişiminin sorunsuzca taşıyıcısı olabileceğini gösterenler, önplana çıkıyor, tercih konusu oluyor, dolayısıyla her yolla destekleniyor. AKP’nin önlenemeyen yükselişinin sırrı işte tam da buradadır.

Kuşkusuz mesele basitçe “Ilımlı İslam” tercih edildiğinde Ortadoğu’ya müdahalenin kolaylaşacağı sorunu değildir. Sorunun böyle bir yanı elbette var. Nitekim AKP dönemi, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’ya müdahalede Türkiye’nin etkin desteğini aldığı bir dönem olduğu halde, AKP’nin başındaki adam Ortadoğu halklarına “müslüman lider” olarak pazarlanabiliyor ve bunun etkili olduğu da biliniyor.

Sorunun böyle bir yanı olmakla birlikte belirleyici neden daha farklıdır. Ortadoğu’da ve iç Asya’da Amerikan emperyalizmi ile verimli bir işbirliği için Türk burjuvazisinin Kıbrıs politikasını, başta Güney Kürdistan olmak üzere Kürt politikasını ve Ermeni politikasını değiştirmesi gerekiyordu. Bütün bu konularda yerleşik “kırmızı çizgiler”in bir yana bırakılarak, resmi moda ifadeyle, yeni “açılımlar” yapılması gerekiyordu. Oysa bugüne kadar amerikancı ve NATO’cu bir çizgide hareket etmiş, Amerikan emperyalizmine uşaklık ve hizmette kusur etmemiş iktidar aygıtları, en başta da Türk ordusu, o katılaşmış, kemikleşmiş, kireçlenmiş ideolojik kabulleri ve hassasiyetleri ile, bunun önünde engel idiler. Bu engelin aşılması gerekiyordu. Dolayısıyla mevcut iktidar yapısına müdahale, eskide ayak direyenlerin tasfiyesi, yeni ihtiyaçlara uyum sağlayanların önünün açılması, bununla sıkı sıkıya bağlantılıdır.

Nitekim AKP iktidara geldikten sonra bir dizi konuda politikalar değişmeye başladı. Ne var ki iç iktidar mücadelesi bir yere bağlanmadan, bu eğilimler açıkça formüle edilemezdi. Neden birbirini izleyen “açılımlar” 2007-2008 yıllarına kaldı? Çünkü bir iç iktidar mücadelesi, bunu ifadesi bir rejim krizi yaşandı. Düşünülen “açılımlar”a engel çıkarabilecek güçlerin, ABD ve AB emperyalizminin de tam desteğiyle, etkisiz hale getirilmesi gerekiyordu. Bütün bir Ergenekon operasyonu ile onu tamamlayan öteki girişimlerin gerçek nedeni ve amacı budur. 2007 sonbaharında, 5 Kasım’da, Bush-Erdoğan görüşmesinin hemen ardından bu işe girişildi, Ergenekon operasyonu gündeme getirildi. İşe Veli Küçük türünden çok yıpranmış birkaç kontrgerillacı ile başlanarak, böylece operasyonun gerçek amacı perdelenmeye, yapılanlar meşrulaştırılmaya çalışıldı. Hemen sonrasında ise, hemen tümüyle, açılım politikalarına sorun çıkarabilecek güçler hedef haline getirildi. Bu konularda çatlak ses çıkaranlar sözkonusu operasyonlar dizisinin hedefi oldu. Bu, toplamında bir etkisizleştirme ve itibarsızlaştırma operasyonuydu. Hukuksal değil fakat tümüyle siyasal müdahale ve mücadele idi.

Burada hedef olanlar, devletin geleneksel ideolojiyle katılaşmış, Kürt ve Ermeni düşmanlığı çizgisinde hareket eden, Kıbrıs konusunda eski resmi söylemi koruyan kesimler oldular. Tüm bu sorunlardaki eski tutum ve söylem artık ne Amerikan emperyalizminin, ne de Türk burjuvazisinin çıkar ve tercihleriyle bağdaşıyordu. İşbirlikçi büyük burjuvazi örneğin Kıbrıs’ı artık bir imkandan çok bir yük olarak görüyor, bu konuda taviz verilmesini istiyordu. Ama şovenizmle malul kesimler buna ve öteki “açılımlar”a direnç göstermeye kalktılar ve bu nedenle de ezildiler. Bu gerçekte halklara, Kürt ve Ermeni düşmanlığına dayalı bir direnç idi. Burada ilerici bir yan ve yön yok, tersine, görünürde anti-amerikancı ama müthiş şoven ve halklara düşman gerici bir tutum var. Bu güçlerin o Amerikan karşıtlığında bir parça anti-emperyalist duyarlılık olsaydı, Kürt halkıyla ittifak arar ve böylece belki dinsel gericiliğin de üstesinden gelirlerdi. Ama onlar tam tersine, “bölücülüğe karşı kahramanca mücadele verdik, bu nedenle hedef oluyoruz” diyerek, hala da bayağı bir Kürt düşmanlığı yapıyorlar. Bu nedenledir ki tecrit oldular ve kolayca ezildiler.

Bütün bu işlerin gerisinde ABD emperyalizmi vardı. Operasyonlar tümüyle ABD destekli idi ve işbirlikçi büyük burjuvazinin tercihlerine de tam olarak uygundu. Bu sayededir ki sözkonusu direnci gösterenler şaşırtıcı bir kolaylıkla etkisizleştirildiler. Ve “devletin Kürt açılımı”, tam da bunda belirgin bir mesafe alındıktan sonra gündeme getirildi.

ABD desteğinin Türkiye’nin siyasal yaşamındaki yerini ve önemini görebilmek için “yeni CHP”ye de bakılabilir. Kemal Kılıçdaroğlu başa geldiğinden beri Amerikan emperyalizmini karşıya alacak her türlü söylemden özenle uzak duruyor. Üstelik bu ilişkiler gerçekte AKP’nin yumuşak karnını oluşturduğu halde. Neden peki? Çünkü iktidar olmanın onların desteğini almaktan geçtiğini çok iyi biliyor. Bunun içindir ki “yeni CHP”, ABD’nin AKP üzerinden gündeme getirdiği tüm açılımlara hızla uyum sağlama yolunu tutuyor. Bu politika değişikliği kişi olarak Kılıçdaroğlu’nu çok aşıyor. Onun arkasında akıl hocalarından oluşan bir ekip var. Bu ekip emperyalizmin ve Türk burjuvazisinin beklentilerini biliyor ve buna uygun bir tavır içerisine giriyor. Onun için bütün açılımlarda şu an iktidara paralel bir tutum içinde, hatta onun da ilerisinde. Bundan dolayı Türk burjuvazisinin belli kesimleriyle batılı emperyalistler CHP’ye artık daha bir sıcak bakıyorlar. Bir genel seçim öncesinde Ekonomist açıkça değerlendirme yayınlıyor, Türk devletinin sağlığı ve geleceği için CHP’ye oy verilmelidir diyor. CHP’deki bu değişim, emperyalizmin ve büyük burjuvazinin tercihlerini, o tercihlere yön veren çıkarları kavramaktan ve özenle gözetmekten geliyor.

Zamanında AKP buna oynadı; dinsel gericilik, Türkiye’de emperyalizmin bütün beklentilerine karşılık verebileceği konusunda güven verdi, böylece de onların desteğiyle öne çıkarıldı. Bir askeri müdahaleye karşı korundu ve bugün önemli bir iktidar gücü oldu. Burjuvazinin içinde kendi özel dayanaklarını yarattı. Büyük burjuvazinin bir kesimini temsil eder, öteki kesimini de bir biçimde denetleyebilir hale geldi.

 

AKP’yi dengeleme ihtiyacı ve düzen muhalefeti

Bunu böylece bırakıp bugünkü duruma geliyorum. Emperyalizmin çıkarlarıyla uyumlu davranarak, ona hizmette kusur etmeyerek, bilinen açılımları gündeme getiren ve süreci buraya kadar taşıyan parti, AKP, gelinen yerde artık belli bakımlardan yormaya da başlıyor. Kimi? Bizzat ona destek veren güçleri... Emperyalizmi, İsrail’i, Türk burjuvazisinin TÜSİAD’da temsil edilen kesimlerini... Bu anlaşılabilir bir durum. Çünkü ekonomik, siyasal, kültürel iktidar gücü olmanın kendi mantığı da vardır. Onlar yalnızca ve basitçe emperyalizme uşaklığa yemin ettikleri için bu uyumu göstermediler. Bu uyumu gösterirlerse iç iktidarı ele geçirebileceklerini, güç olabileceklerini, devlete egemen olabileceklerini, zenginliğe egemen olabileceklerini, her bakımdan iktidar olabileceklerini de düşündüler. Ve nitekim öyle de oldu, bunda başarı da gösterdiler. Şimdi de bunun mantığına uygun davranışlar gösteriyorlar, iktidar gücü olmanın imkanlarını tepe tepe kullanıyorlar. AKP gelinen yerde devlete hakim bir partidir artık. MİT elinde, polis elinde, bürokrasi elinde, Diyanet elinde, üniversiteler elinde, son hamleler ile yargıyı da ele geçirmiş oldu. Bu arada en güçlü görünen kurum olarak orduyu siyaseten güçsüzleştirip itibarsızlaştırdı, kımıldayamaz duruma düşürdü ve halen kendisiyle uyumlu bir çizgide tutabiliyor.

AKP denildiğinde, Türkiye’nin din eksenli politika yapan gericiliğinin bütün bir bloku, dinsel gericilik cephesinin tümü, bir dinsel gericilik koalisyonu düşünülmelidir. Bunlar yıllardır Türk büyük burjuvazisinin sözde liberal-laik kesimleriyle de bir uyuşum içinde oldular, çıkarları uyuştuğu ve bunun gerektirdiği değişim tercihleri üstüste bindiği için... Ama gelinen yerde artık sorun alanları dışa vurmaya başlıyor. Burjuvazinin kendi iç dengelerinde sıkıntılar yaşanıyor. Tekelci burjuvazinin en güçlü kesimleri bile kendilerini rahat hissetmeyebiliyorlar. Aydın Doğan’a yapılanlar bunun örneği idi ve tüm ötekilere de bir mesajdı. Başbakan Koç’un damadının özel bir dost sohbetindeki seçim tahminini kastederek, “yaptığı şey risklidir, bedelini öder sonra” diye tehdit edebiliyor. Burjuvazinin uzun vadeli düşünen adamları, bizzat burjuvazinin kendisi bundan sonuçlar çıkarıyor. Hiçbir egemen sınıf iktidarı bu kadar kaba ve keyfi müdahaleleri uzun vadeli olarak kaldırmaz.

Aynı şey kısmen uluslararası politikada, özellikle de İsrail politikasında yaşandı. İsrail ile atışma üzerinden Ortadoğu halkları nezdinde olumlu bir imajı yaratmayı ABD el altından destekledi, bunu sorun etmedi. Ama başbakanın dengesizliği nedeniyle bu konuda ölçü kaçırıldığı ölçüde sıkıntı da arttı. Biraz kontrol edilmesini istiyorlar. Bir Avrupa Birliği temsilcisinin ifadesiyle, sınırların içine çekilmesini, taşkınlıkların dizginlenmesini istiyorlar. Bunun için bir yandan AKP’nin kendisine basınç uyguluyorlar. Ekonomist’in CHP’ye destek konulu başyazısı bu tür bir ihtiyacın ürünüdür.

Bu da gösteriyor ki AKP'nin güçlü bir muhalefetle dengelenmesini istiyorlar. Üçüncü dönem için yine kesinlikle AKP’yi istiyorlar. İstedikleri politikayı en sorunsuz bir biçimde onun hayata geçireceğini biliyorlar. Tek başına CHP iktidar olabilse bunu CHP’den de umabilirler. Ama CHP’nin bugün öyle bir seçmen desteğini alamayacağını bildikleri için böyle bir hesap yapamıyorlar. CHP-MHP koalisyonu ise bu konuda hiç arzu edemeyecekleri bir bileşim. MHP, MHP olarak kalacaksa, şoven milliyetçiliğin bayraktarlığı iddiasını koruyacaksa, bütün bu açılımlara en azından karşıymış gibi görünmek zorunda. Oysa bu bugün emperyalizmin ve Türk burjuvazisinin istemediği bir şey. Bu nedenle şimdilik MHP kenarda tutuluyor. Siyasi yaşamın tümüyle dışına itilmese bile ona hükümet düzeyinde bugün için alan açılmak istenmiyor. Bu durumda geriye AKP ve CHP kalıyor.

Duruma göre emperyalizm ve işbirlikçi büyük burjuvazi CHP’yi de tercih eder. Ama bunun için CHP’nin yeterli bir seçmen desteği kazanması lazım. AKP örgütlü bir kuvvet, dinsel gericilik cephesi bugün kitlelerin önemli bir kesimine hakim ve bu kendini güçlü bir oy desteği olarak ortaya koyuyor. Bundan dolayı da düzenin efendileri halen de hesaplarını onun üzerine yapıyorlar. AKP'nin temel politikalarda esaslı bir sorun yaratmadığını biliyorlar. Füze Kalkanı’na önden çatlak ses çıkarıyor, ardından kabul ediyor. Libya politikasına önden çatlak ses çıkarıyor, ardından kabul ediyor, İzmir’i de emperyalist savaşın yönetim üssü olarak tahsis ediyor. Bu fazlasıyla uyumlu bir politika. Neo-liberal politikaların, özelleştirme politikalarının, tüm öteki sosyal-siyasal saldırı politikalarının uygulanmasındaki pervasızlığı bir yana koyuyorum. Bu konularda emperyalizmin ve büyük burjuvazinin AKP ile zaten bir sorunu yok. Ama güç kazandıkça, bu gücü ölçülü ve dengeli kullanamayacağı kaygısını özellikle de Tayyip Erdoğan üzerinden taşıyor. Bunun için bir parça dizginlemek, bu çerçevede muhalefeti güçlendirmek politikası izliyor.

Mevcut tablo böyle. AKP üçüncü bir dönem için de iktidar olacaktır. Olduğu bir durumda da, devletin ele geçirilmesinde ve ele geçirilmiş mevzilerin pekiştirilmesinde önemli hamleler yapacaktır. Bunu toplum ne kadar kaldıracaktır, bu sorunun bir yanı. Burjuvazinin kendi iç dengelerinde bu neye yol açacaktır? Bu da sorunun öteki bir yanı. Türkiye’yi bu açıdan istikrar değil fakat kargaşa ve çatışma bekliyor.

Burjuvazinin durumdan hoşnutsuzluğuna bazı örnekler vermek istiyorum. TÜSİAD başkanı Ümit Boyner, Bülent Arınç’la kontrolden çıkan bir polemik sırasında, “paralar gelsin, kasalar dolsun deyip öteki herşeye katlanacak mıyız?” diye soruyor ve “Paralar gelsin, kasalar dolsun, bu bize yeter dersek, gelecek kuşakların yüzüne nasıl bakarız?” diye de ekliyor. Bu, paralar gelsin kasalar dolsun tutumu, Türk burjuvazisinin AKP karşısında bugüne kadarki politikasıydı. Dizginsiz bir neo-liberal politika, emekçilere ağır faturalar ödeten ekonomik ve sosyal politika, bu çerçevede tekellerin gücünün katlanması... Koç grubu AKP iktidarı döneminde, 2002 ve 2007 rakamları üzerinden tam dört kat büyümüş. Aynı şey bir dizi başka grup için de geçerli. Bunlar özelleştirmelerden büyük paylar almışlar, konunun uzmanları bunu bize somut rakamlarla sunuyorlar.

Dolayısıyla AKP iktidarı döneminde paralar geliyor kasalar doluyor, yıllardan beridir bu böyle ve büyük burjuvazi bundan fazlası ile hoşnut idi. Ama gelinen yerde AKP iktidar gücünü sermayenin el değiştirmesine yönelik olarak da kullanıyor. Aydın Doğan şahsında büyük bir medya tekelini ezmekle kalmıyor, elindeki araçları kendi denetimine almaya da çalışıyor. Daha önce Sabah-ATV grubu üzerinden yaptıkları gibi. Bunu salt medya üzerinden değil, öteki alanlarda da yapıyorlar, daha da yapacaklardır. Dinsel gerici ideoloji üzerinden, hayat tarzı üzerinden, değerler sistemi üzerinden kendisini dolaysız olarak destekleyen sermaye gruplarını öne çıkarmaya bakacaklardır.

Bu büyük burjuvazinin bir kesiminde tedirginlik ve huzursuzluk yaratıyor, bu arada batılı emperyalistlerce de hoş karşılanmıyor. Bu biraz fazla keyfi ve ölçüsüz bulunuyor. Ümit Boyner bundan dolayı, “paralar gelsin kasalar dolsun deyip öteki herşeye katlanacak mıyız” diyor. Yaşam tarzına müdahaleye karşı çatlak sesler çıkarıyor. Can Kıraç Koç’un damadıdır ve bir özel sohbetteki kişisel bir seçim tahmininden dolayı Tayyip Erdoğan tarafından tehdit edilebiliyor. Bunu söyleyen işadamı büyük bir risk almıştır diyor, yakasına yapışırız demek istiyor. Büyük burjuvazinin bir kesiminin AKP’ye karşı belli bir tavır geliştirmeye çalışmasının gerisinde bu var.

 

Çatışmalı döneme doğru

Olayların seyrinin ne olacağı seçimlerin ardından daha çok netleşecek. AKP yeni anayasayı referanduma götürebilecek bir çoğunluk elde ederse, çatışma sertleşecek. AKP pervasızlaşacak ve bu da çatışmayı sertleştirecek. Bu Kürt açılımına, Ermeni açılımına benzemez. Bunları TÜSİAD burjuvazisi zaten destekliyor, daha doğrusu bizzat o istiyor. Buradaki sorun tümüyle farklı. AKP’nin devlet kurumlarını tam olarak kendi denetimine almak istemesi, devletin meşruiyetini de tartışmalı hale getiriyor.

Düne kadar yargı tarafsızdır deniyordu, şimdi yargıyı ele geçirdi. Yargıtay başkanı seçiliyor, son Anayasa değişikliğinin ardından Yargıtay’a tayin edilmiş 160 üye, blok oyu kullanıyor. Kime işaret edilirse ona oy veriliyor. Kuşkusuz yargı dün de tarafsız değildi, her zaman sermayenin ve devletin hizmetindeydi. Ama bunu sermayenin tüm kesimleri adına toplumsal muhalefete, emekçilere karşı yapıyordu. Şimdi AKP’nin yargısı bunu burjuvazinin öteki kesimlerine karşı da yapıyor. Yargı dün bu anlamda egemen sınıf üstüydü, bugünse egemen sınıfın bir kesimini ötekine karşı kolluyor. Bu düzenin meşruiyetini tartışmalı hale getirir. Sokaklardaki insanlar, emekçiler dün devletin politikasını sorguluyorlardı, şimdi ise “imamın ordusu”, “imamın yargısı” diyorlar, devletin cemaatleşmekte olduğunu ima ederek. Bu devletin meşruiyetini kitleler içerisinde tartışmalı hale getirir. Yani egemen sınıf içindeki çatlak ve çatışma, devletin meşruiyetini, o kitlelere empoze edilen “tarafsız devlet”, “bağımsız yargı” vb. algılamalarını ciddi bir biçimde darbeliyor. Egemen sınıfın kendi iç tartışması bunu körüklüyor. Buradan da doğan sorunlar var.

Bu toplamında çatışmayı artıracaktır. Türkiye’yi bir istikrarsızlık bekliyor. Olayın bir dizi yönü var. Rejim içi çatışmadan Kürt sorununa, sınıf ve emekçi hareketine kadar. Düzen bunca soruna rağmen iyi-kötü dengesini koruyabildiyse, bu temelde 2001 yıkımının ardından ekonomide yaşanan toparlanma sayesindedir. Bunun AKP dönemine denk gelmesi onun işini fazlası ile kolaylaştırdı. Ama bunun da artık çok kırılgan bir aşamaya ulaştığına dair ciddi gözlemler var. Herşeyden önce büyük bir borç yükü var. Bunlar büyük ölçüde kısa vadeli borçlar. Öte yandan dolar kurundaki değişimle bu borçların durduk yerde yükselme riski var. Türkiye’de ekonominin son 7-8 senedir fazlasıyla rahat ettiği, dolayısıyla tam da bundan dolayı çok sorun biriktirdiği, bu sorunların her an büyük bir ekonomik bunalım biçiminde patlak verebileceği öngörülebilir. Artı, dünya ekonomisindeki krizin yeniden ağırlaşması bekleniyor. Artı, Avrupa’da devletler mali iflasla çöküyor. Bütün bunların Türkiye ekonomisini etkilememesi mümkün değil. Artı, AKP iktidarı emperyalizm ve İsrail'i gereğinden fazla yormaya başlarsa, bunların gündeme getirebileceği oyunlar var. Bir dizi çıkar, bunların temsil ettiği kuvvet çatışıyor. Bütün bunların bileşkesi üzerinden bakmak gerekir olayların seyrine.

 

Yakın geçmiş ve düzen ordusu

Kürt hareketi burada çok önemli bir değişken. Türk devletinin o sözde ulusalcı ve kemalist kesimleri bir parça stratejik bakışa sahip olsalardı, Kürt hareketine düşmanlıkla kendilerini boğmasalardı, Abdullah Öcalan’ın yıllardır İmralı’dan kendilerine uzattığı eli tutarlardı. Bu da onlara dinsel gericiliğin dizginlenmesi imkanı verirdi ve bugünkü perişan duruma düşmezlerdi. Abdullah Öcalan bir dönem sürekli cumhuriyet değerleri, laiklik, kemalizm ekseninde, dinsel gericiliği sınırlamanın, dizginlemenin sorunları üzerinde duruyordu. Bu kemalist laik kesimlere uzatılmış bir el, bir tür ittifak çağrısıydı işin aslında. Ama onlar Kürt sorununda katı davranmayı marifet saydılar. Böylece Kürt halkını karşılarına almakla kalmadılar, ABD’nin Kürt politikasına, büyük burjuvazinin Kürt sorununu yatıştırma tercihlerine de karşı durdular. Sonucun ne olduğunu biliyoruz. Düzen ordusunun dünkü gücü, temelde burjuvaziye ve emperyalizme dayanmaktan geliyordu. Burjuvazi ve emperyalizm yeni tercihlerinden dolayı bu desteği çektiğinde, bir CHP yöneticisinin ifadesiyle, kağıttan kaplan durumuna düştü.

Biz devrimciler, Türk ordusunun bu duruma düşürülmesinden stratejik bir yarar umabiliriz. Türkiye’de değil general, değil subay, astsubayların bile dokunulmaz olduğu algısının toplum nezdinde kırılmış olması, bizim için fazlası ile önemlidir. Türkiye’nin son yarım yüzyıllık ilerici-devrimci birikimini bizzat düzen ordusu ezdi. Bu ülkede ‘60’lı yıllarda görkemli bir sosyal uyanış yaşandı ve sol toplumda bir güç oldu. Bu, 12 Mart faşist darbesiyle düzen ordusu tarafından ezildi. ‘70’li yıllarda daha geniş ölçekli, çok daha kitlesel ve devrimci niteliği daha belirgin bir yükseliş ortaya çıktı. Bu kez 12 Eylül askeri faşist darbesi ile yine düzen ordusu tarafından ezildi. Aynı şekilde, Amerikan emperyalizmi ile işbirlikçi büyük burjuvazinin çıkarları doğrultusunda. Türkiye’nin ilerici devrimci birikimini düzen ordusu ezip dağıttı demek istiyorum.

Daha da önemlisi, bu yolla kudurgan bir neo-liberal politikanın siyasal koşulları da bizzat aynı ordu tarafından yaratıldı. 24 Ocak Kararları ile başlayan Özalcı politikalar uzun yıllar dizginsizce uygulandı. Geniş emekçi katmanlar yokluğun ve yoksulluğun pençesine düşürüldü. Bunu her türlü hak arama mücadelesinin binbir yasa, yasak ve yöntemle engellenmesi tamamladı. Eğer yoksullukla çaresizlik bir araya gelmişse, bu, dinsel gericiliğin güçlenmesi için gerekli toplumsal-kültürel atmosferin oluştuğu anlamına gelir. Emekçinin sermayenin acımasızlığı karşısındaki çaresizliği, onu dine yöneltir. Yokluğun ve yoksulluğun dipsiz kuyusuna itilmiş emekçinin iki çıkış yolu vardır. Ya sermayeye karşı direnir, örgütlü ve birleşik bir güç olur, böylece büyük bir özgüven kazanır, devrimcileşir. Ya da bir taraftan yoksulluk, öte taraftan buna karşı bir şey yapamamanın çaresizliği içinde tevekküle sığınır, kaderciliğe sürüklenir, sonuçta dine sığınır. Böylece de zaten her açıdan önü açık bulunan ve binbir olanakla çalışan dinsel gericiliğin ağına düşer, cemaatlerin ve tarikatların aleti ve oyuncağı haline gelir.

Türkiye’de bu aynen böyle de yaşandı. Bunu 12 Eylül faşist askeri darbesi ile düzen ordusu yaptı. Dini devrime karşı dalgakıran olarak kullanma politikasını da bizzat o düzen ordusu uyguladı. Ama Türkiye’nin devrimci birikimini ezerek ve dinsel gericiliğin önünü her bakımdan açarak kendi kuyusunu da kazdı. Bakınız bu anlı şanlı ordunun generalleri şimdi ne durumlara düşüyorlar. Cemaatin polisi ve yargısı enselerinden tutuyor, Hasdal ya da Silivri’ye tıkıyor. Taleplerini alabildiğine sınırlamış Öcalan’ın İmralı’dan uzattığı eli tutmuş olsalardı, AKP gericiliğinin önünü de kesebilirlerdi. Ama iktidarı o kadar sınırsızca kontrol ettiklerine inanıyorlardı ki, buna ihtiyaç duymadılar. Oysa Amerikan politikaları ile çeliştikleri bir durumda ne duruma düşebileceklerini yaşayarak gördüler.

(...)

AKP çatısı altında birleşmiş dinsel gericilik, kendi denetiminde bir polis rejimi kurmuş durumda. Dün hiç değilse bazı biçimsel ölçüler vardı, bugün artık bu da yok. AKP döneminde polis yapay suç üretiyor ve mahkemeler cezayı basıyor. Türkiye’de böyle bir keyfilik, bu türden bir ölçüsüzlük faşist askeri darbeler döneminde bile yaşanmadı.

 

Ekonomik cephede durum

İstatistiki verilere göre sanayi üretimi yeniden kriz öncesi evreye dönmüş görünüyor. Belirsizlikler hızla çoğalıyor, yeni bir kriz her an sökün edebilir tartışmaları yürütülüyor. Bunu dünyada önemli bir takım uzmanlar yapıyor, Türkiye’de bu konuya hakim olan yazarlar aktarıyorlar. Türkiye dünya ekonomisinin içinde. İthalata bağımlı ve ihracatıyla övünüyor. Yani dünya piyasalarına bağımlı. İki, borsası çok büyük ölçüde “sıcak para”ya, dışardan gelen kısa dönemli girişlere bağımlı. Bu girişin aksamaması, bu çarkın dönmesine sıkı sıkıya bağlı.

Türkiye ekonomisi çok ısındı, soğutulması gerekiyor deniliyor. Bu, döviz kurlarını değiştirmek anlamına geliyor. Döviz kurları yapay bir şekilde yüksek tutuluyor. Siz onu gerçek değerine indirdiğinizde, dolar değer kazandığı ölçüde demek istiyorum, Türkiye’nin borçları durduk yerde yükseliyor. Bir dizi hassas kırılgan nokta var, bunların içinden nasıl çıkılacağı bilinmiyor. İktisatçılar Türkiye ekonomisinin çok kırılgan olduğunu ve o noktaya hızla yaklaştığını söylüyorlar.

Türkiye’de kriz teğet geçmedi, kriz büyük bir yıkım yarattı. Ama burjuvazi o yıkımı işçi sınıfına ödetmekte çok büyük kolaylıklara sahipti. Bu işini rahatlattı. Krizin patlak verdiği bir durumda işçileri kafileler halinde ücretsiz izne çıkarıyorsunuz ya da sorunsuz olarak kapıya koyabiliyorsunuz. Böylece işletmeler için büyük bir maliyete dönüşmüyor. Sermaye yıkıma uğramıyor. Bu açıdan Türk burjuvazisi krizi kolay atlattı. Ama krizin sosyal faturası kesinlikle çok ağır oldu. İşsizlik olarak, ücretlerin düşmesi olarak, çalışma koşullarının daha da ağırlaşması olarak.

İki, eğer bir önceki kriz Türkiye’de, burjuva ekonomistlerinin ifadesiyle, ekonomideki o “büyük ısınma”nın hararetini almadıysa, bu daha kötü bir durum. Bu gerilimin daha da arttığını gösteriyor. Dolayısıyla daha sert bir kırılmanın yaşanacağını akla getiriyor. Yani o krizin bedelini bir parça ödemek gerekiyordu. Eğer o bedel ödenmemişse, o sadece ağırlaşmış bir gerilim olarak döner size ilerde. Kırıldığı zaman çok daha sert bir kırılma olarak yaşanır.

Ekim / 290 / Haziran 2013

www.tkip.org