Devrim şehitleri ve devrimci sınıf partisi- H. Fırat

Parti ile militanları arasındaki ilişki burada karşılıklıdır, diyalektik bir bütünlük oluşturmaktadır. Parti çizgisi ve yaşamı böyle devrimcilerin yetişmesine zemin olmuş, tersinden ise bu devrimcilerin yaşamı ve ölümü partinin direnişçi kimliğine ışık tutumuş, güç katmıştır. Yoldaşlarımız parti çizgisine uygun davranarak partiyi onurlandırmışlardır, ama parti de bu çizginin temsilcisi olarak, böyle devrimcilerin yetişmesini başararak, onları onurlandırmıştır. Hiçbir devrimci nitelik ve değer ideolojik çizgiden, politik yönelimden, örgütsel yaşamdan ve pratik tutumdan bağımsız değildir.

Burada ikinci bölümünü sunduğumuz metin, Alaattin Karadağ yoldaşın katledilmesinin ardından verilen konferansın elden geçirilmiş kayıtlarından oluşmaktadır. Metnin ilk bölümüne Ekim’in geçen sayısında (Yaşamıyla ve Ölümüyle Partiyi Onurlandıran Komünist, Sayı: 265, Nisan 2010) yer verilmişti...

Alaattin Karadağ yoldaşın devrimci ve partili kişiliği üzerinden söyleyebileceklerimi esası yönünden söylemiş bulunuyorum. Buna belki yoldaşın büyüdüğü kentle ilgili bazı düşünceler ekleyebilirim, ama daha sonra. Şimdi Alaattin yoldaş da içinde devrim davası uğruna ölümü kucaklamış yoldaşlarımızı bir arada ele almak ve bundan hareketle partimize dair bazı sonuçlar çıkarmak istiyorum.

Çekirdekten Ekimciler!

Yoldaşlarımızdan hangisini, nerede ve ne zaman yitireceğimizi biz değil devrimci mücadelenin akışı belirliyor. Ulucanlar’da toplu bir katliam oluyor, aralarında iki de partili yoldaşımız var, Habip ve Ümit yoldaşlar. Hücre saldırısına karşı Büyük Zindan Direnişi gerçekleşiyor, bu direniş içerisinde çok sayıda devrimciyi yitiriyoruz, bunlardan biri de Hatice Yürekli yoldaş... İstanbul’da parti çalışmasına yönelik bir polis saldırısı gerçekleşiyor, Alaattin Karadağ yoldaş bu saldırıya direnirken yaralı ele geçiriliyor ve katlediliyor.

Bugüne kadar ikisi MK, üçü partinin kurucu üyesi olmak üzere dört partili yoldaşı mücadelenin ateşi içinde şehit vermiş bulunuyoruz Dördünün özelliklerine birarada baktığımızda, bu yoldaşların partimizin seçkin üyeleri olduklarını, partimizin en iyi bazı özelliklerini kişiliklerinde cisimleştirdiklerini görüyoruz. Bu belki bir rastlantı ama dikkate değer bir rastlantı.

Ortak özelliklerinden ilki, tümünün de örgütlü devrimci yaşama hareketimizin saflarımızda başlamış olmalarıdır. Ümit Altıntaş yoldaşın kullanmayı pek sevdiği ifadeyle, dördü de “kök ekimci”. Ümit bunu kendisiyle ilgili olarak, devrimci siyasal-örgütsel yaşama EKİM saflarında gözlerini açtığı olgusunu vurgulamak için kullanırdı, ben çekirdekten ekimciyim demek isterdi.

Bu, yitirdiğimiz dört yoldaşın dördü için de geçerli. Dördü de siyasal-örgütsel yaşama gözlerini EKİM saflarında açtılar, birer profesyonel devrimci olarak gelişip serpilmelerini de burada yaşadılar. Bu onların güçlü ve zayıf yanlarıyla EKİM’in öz ürünleri oldukları, erdemleri ve kusurlarıyla EKİM’i, dolayısıyla partimizi temsil ettikleri anlamına gelir. Buradan baktığımızda yoldaşlarımızın devrimci yaşamlarının toplam bilançosu partimiz için onur vericidir, bütünüyle yüzağartıcıdır. Yeni dönemde, Türkiye’de ve dünyada biribirini izleyen yenilgiler sonrasına denk gelen bir gericilik ve sosyal durgunluk döneminde böyle devrimciler yetiştirmeyi başarmanın haklı gururunu taşıyor partimiz.

Her alanda direnişçi kimlik!

Mücadelenin tüm cephelerinde parti çizgisinde bir direnişçi kimlik, dördünü birleştiren bir öteki temel özelliktir. Dördünün de poliste ve zindanda tam direnişi ve mahkemelerde devrimci siyasal savunmaları var.

Bu dört yoldaşın dördü de polis operasyonlarına hedef oldular, işkenceli sorgulardan geçtiler. Tümü de bu sınavlardan alnının akıyla, partili olmanın onuru ile çıktılar. İçlerinden Habip Gül’ün bu alanda birden fazla deneyimi var, tümü de tam direnişle sonuçlanan.

Yoldaşlarımızın dördü de polis ve işkencedeki direnişçi tutumlarını zindanlarda da sürdürdüler. Habip Gül zindanlardaki direnişçi çizginin sembol isimlerinden biri oldu. Yarattığı etki ve sempatinin gücünü, aynı dönemde Ulucanlar’da yatan Mahmut Alınak’ın yazdıkları üzerinden bile görebilirsiniz. Ümit Altıntaş zindanda Habip yoldaşı ile omuz omuza idi ve nitekim ölümü de birlikte göğüslediler. Hatice yoldaşı Büyük Zindan Direnişi içinde yitirdik. Alaattin yoldaş, daha önce üzerinde genişçe durdum, zindana varır varmaz sürmekte olan direnişe katıldı ve sonradan zaafiyete uğrayan bu süreçten kendi payına sağlam ve pürüzsüz bir tutumla çıktı.

Aynı direnişçi tutum yargılamalar safhasında da kendini gösteriyor. Tümünün de DGM’lerde yapılmış siyasal savunmaları var. Bu savunmalarda devrim davasını cepheden savunmak asgari bir ortak paydadır. Habip Gül’ün birden fazla siyasal savunması var, her biri kendisini yargılayanların suratına birer tokat gibi inen... Hatice ve Ümit yoldaşlar sorgu aşamalarındaki ilk siyasal savunmalarını yaptılar ve asıl yargılama safhasına, dolayısıyla temel savunmalara fırsat kalmadan yaşamlarını yitirdiler. Habip Gül ilk yargılanmalarında bu olanağı bulmuştu. Bu arada Hatice Yoldaş Ulucanlar katliamı üzerinden açılan davada yargılandı ve bir kez daha devrimci siyasal savunma yapmak olanağı buldu. Alaattin Karadağ da, tutuklandığı dönemdeki genç yaşına ve sınırlı deneyimine rağmen, bu çizginin dışında kalmadı. DGM kürsüsünden siyasal savunma yaptı ve açıkça devrimi savundu. Bir işçi mitinginde gözaltına alındığı ve dolayısıyla hakkında hiçbir ciddi örgütsel delil olmadığı halde.

Yoldaşlarımız çok yönlü direnişçi kimliklerini son olarak, ki bu onların yaşamlarının da sonudur, yeri geldiğinde devrim uğruna ölümü yiğitçe göğüsleyerek de göstermişlerdir. Dördü de direnerek öldüler. Habip ve Ümit ölümü destansı Ulucanlar direnişi içinde göğüslediler. Hatice Yürekli yoldaş, zindan direnişi içinde ve yiğitçe bir kararlılıkla hücre hücre eriyerek şehit düştü. Allaattin Karadağ yoldaş keyfi polis saldırısına karşı silahlı bir direniş içinde yaralı olarak ele geçti ve hemen ardından alçakça katledildi. Tümü de ölümüne direndiler, sağlam ve inançlı devrimciler olarak ölüm vakti gelip çattığında onu yiğitçe göğüslediler.

Partili olmanın onuru ve onurlandırılan Parti!

TKİP Kuruluş Kongresi poliste, zindanda ve mahkemelerde direnme çizgisine ilişkin bütünlüğü içinde bir politika saptamış ve bunu tüm partili militanlar için bağlayıcı saymıştır, bunun daha önce de sözünü etmiştim. İşte birer parti üyesi olarak dört yoldaşımızın dördü de siyasal mücadelenin akışı içinde bütün bu safhalardan geçtiler ve istinasız tümü de bütün bu açılardan partiyi onurlandırdılar. Partimizin direnişçi çizgisine ve kimliğine kendi kişilikleri üzerinden ışık tutmakla kalmadılar, onu yeni bir düzeyde güçlendirdiler de.

Buradan belirgin bir kollektif nitelik yansıyor ve kuşkusuz bir rastlantı değil bu. Tersine, bu bir çizginin ürünü ve yansıması. Bu, TKİP’nin temsil ettiği ideolojik çizginin ve moral değerlerin bir yansıması ve pratikte kanıtlanmasıdır. Halkçı akımların direniş geleneğinde belirgin bir zaafiyete uğradığı bir evrede, TKİP, geçmişin direnişçi birikimini de sahiplenip özümseyerek, bu düzeyde bir direnişçi kimlik ortaya çıkarmayı başarmıştır. Üstelik devrimci sınıf çizgisine dayalı olarak, aynı anlama gelmek üzere, işçi sınıfı devrimciliği düzeyinde ve temelinde.

Parti ile militanları arasındaki ilişki burada karşılıklıdır, diyalektik bir bütünlük oluşturmaktadır. Parti çizgisi ve yaşamı böyle devrimcilerin yetişmesine zemin olmuş, tersinden ise bu devrimcilerin yaşamı ve ölümü partinin direnişçi kimliğine ışık tutumuş, güç katmıştır. Yoldaşlarımız parti çizgisine uygun davranarak partiyi onurlandırmışlardır, ama parti de bu çizginin temsilcisi olarak, böyle devrimcilerin yetişmesini başararak, onları onurlandırmıştır. Hiçbir devrimci nitelik ve değer ideolojik çizgiden, politik yönelimden, örgütsel yaşamdan ve pratik tutumdan bağımsız değildir. Parti çizgisinin öz meyveleridir bu yoldaşlar, bunu vurgulamaya çalışıyorum. Habip Gül bilinen kimliği ile Habip Gül olmasını temelde partiye borçludur. Yoldaşımızın kişiliği ve devrimci pratiği partiyi onurlandırmıştır, ama onun gibi bir işçi devrimcinin gelişip serpilmesini, MK düzeyine yükselmesini kolaylaştırarak da partimiz onu onurlandırmıştır. Bu yitirmiş bulunduğumuz tüm öteki yoldaşlarımız için de aynı biçimde ve aynı ölçüde geçerlidir.

Proleter kökenli sınıf devrimcileri

Habip yoldaş Kürt, Ümit yoldaş Türk, Hatice yoldaş Çerkez, Alaattin yoldaşsa Arap kökenli idiler. Kuşkusuz bir rastlantı, ama dikkate değer bir rastlantı; Türkiye bir milliyetler mozaiği ve yitirilen dört yoldaşımız milliyet kökenleri üzerinden tam da bunu yansıtıyorlar. Partimizin Türkiye’nin milliyetler bileşimini seçkin kadroları üzerinden kucakladığını, tüm milliyetlerden Türkiye işçi sınıfının partisi olduğu iddiasının bu gerçeklikte somutlandığını görüyoruz burada. Bu yoldaşlardan üçünün işçi kökenli olduğu düşünüldüğünde bu olgu daha bir anlam kazanmaktadır.

Habip yoldaş çekirdekten bir metal işçisi. Biz onu İzmir’in önemli bir metal havzasında, Bakırçay’da, önemli bir metal fabrikasında çalışıyorken kazandık. Bir metal işçisi olarak kazandık ve ondan MK üyesi düzeyine yükselebilen seçkin bir profesyonel devrimci çıkardık. Siyasal yaşamı işçilikten profesyonel devrimciliğe geçiş olarak seyretti. Sınıf çalışması içerisinde kazanıldı, hapislere girdi, her çıkışında yeniden sınıf çalışmasına döndü... İzmir’den Adana’ya, Adana’dan İstanbul’a ve İstanbul’dan da Ankara’ya... Ta ki Ulucanlar zindanında katledilene kadar... Katledildiğinde örgütlü yaşam döneminin dördüncü hapisliğini yaşıyordu. Habip yoldaş şahsında sınıf çalışması içinden kazanılmış, sınıfı devrimcileştirme çalışması içerisinde etkin bir rol oynamış bir profesyonel devrimci ile yüzyüzeyiz.

Ümit yoldaş küçük-burjuva kökenli, iyi halli bir küçük-burjuva aileden gelme. Biz onu Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğrenci çalışması içinde kazandık. Kısa zamanda İstanbul’daki öğrenci çalışmamızın birinci dereceden sürükleyici kadrolarından biri haline geldi. Erken bir zamanda okuldan kazandığı bazı yoldaşlarını fabrika çalışmasına yönlendirecek denli sınıf çalışmasına yakındı. Onun özel çaba ve etkisiyle, mühendis olmak için ünivesiteye gelmiş bazı genç insanlar okulu bıraktılar, sınıf çalışması yapmak üzere gidip örneğin Mutlu Akü fabrikasında fiilen çalıştılar. Buna öğrenci gençlik içindeki güçlerin sınıf çalışmasına destek faaliyetlerine katılmasındaki katkısını da eklemeliyim. Kuşkusuz başında bizzat kendisi olmak üzere ve devrimci bir militan olmanın teknik donanımı ile... Onun direnişçi kimliğine biz bu çalışmalar esnasında karşılaştığı ve gözükara militan tutumuyla atlattığı badirelerden de tanığız. Ümit öğrenci kökenli, aydın, eğitimli bir insan. Sınıf çalışmasına kafa yoran, günü geldiğinde sınıf çalışması içerisinde etkin biçimde yer alan, sınıf çalışmasına ilişkin anlamlı yazılar da kaleme almış olan bir yoldaş.

Hatice yoldaş ilk gençliğinden itibaren tekstil işçisi. Hareketimizin saflarına profesyonel bir devrimci olarak katıldıktan sonra ise tümüyle sınıf çalışması içinde yer alan, bu kapsamda sık sık fabrikalarda bizzat çalışan bir yoldaş. Kuruluş Kongresi’ni önceleyen yıllarda İstanbul tekstil çalışmamızda anlamlı bir yeri ve rolü var. Parti Kuruluş Kongresi’nde kongre bileşiminin sınıf bileşimi çıkarılırken, güvenli bir gururla proleter sınıf kökenli olduğunu özellikle vurgulayan bir yoldaş. Ücretli işçilikten gelen ve örgütlü yaşamını da sınıf çalışması içerisinde geçiren bir başka profesyonel devrimci yoldaş örneği ile yüzyüzeyiz onun şahsında. Bir proleter devrimci olarak Türkiye’nin dört büyük sanayi kentinde örgütlü yaşamı olmuş biri Hatice Yürekli. Sırasıyla İzmir’de, İstanbul’da, Adana’da ve son olarak da Ankara’da.

Proleter kökenli bir profesyonel devrimci ile yüzyüzeyiz Hatice Yürekli yoldaş şahsında. Tıpkı diğer üç yoldaştan ikisi, Habip ve Alaatin yoldaşlar gibi. Devrim mücadelesinin ateşi içinde yitirdiğimiz dört yoldaş var, bunlardan üçü proleter kökenli ve dördü de sınıf çalışması içerisinde birer profesyonel devrimci olarak yer almış yoldaşlar. Bu, partinin izlediği sınıf çizgisine bir gösterge, üzerinde özellikle durmam da bundan dolayı.

Gerçek bir sınıf partisi olabilmek için henüz katetememiz gereken önemli bir mesafe var. Gerek II. Parti Kongresi’nin, gerekse yeni açıklanan III. Parti Kongresi’nin bu konuda önemli ve anlamlı değerlendirmeleri, belirlemeleri ve uyarıları var. Sınıfın öncüsünü partiye kazanmak, partiyi sosyalizm ile sınıfın örgütlü birliği olarak cisimleştirmek tarihsel sürecinin henüz ilk safhalarındayız diyor, kamuoyuna açıklanmış bulunan TKİP III. Kongresi Gündemi. Parti sınıf çalışmasında ne kadar mesafe aldığı konusunda çok gerçekçi, bu konuda en ufak bir abartmadan, aldatıcı iddialardan özenle uzak duruyor, gerçek durumu büyük bir nesnellikle saptıyor, bundan kendisi için sonuçlar çıkarıyor ve bunu somut görevlere bağlıyor.

Kuşkusuz parti denebilir ki güç ve olanaklarının onda dokuzu ile sınıfın içindedir ve bu yıllardır böyle, sorun burada değil. Sorun sınıf içinde etkin bir güç olabilmekte, sınıfın öncü birikimi ile örgütlü kaynaşmada, sınıf eylemini yönetecek etki ve kapasiteye ulaşabilmekte. Buradan hareketle söyleniyor söylenenler, son iki parti kongresinde ortaya konulan önemli ve uyarıcı tespitler.

Ama mücadelenin ateşi içinde yitirdiğimiz dört seçkin yoldaştan üçünün işçi kökenli profesyonel devrimciler olması tabii ki bir şey gösteriyor ve çok şey anlatıyor. Bunlardan biri partinin MK üyesi düzeyine yükselmiş. Öncesinde İstanbul İl Komitesi üyesi ve EKİM 3. Genel Konferansı’nın delegesi. Habip Gül yoldaştan sözediyorum. Hatice Yürekli partinin kurucu üyesi ve İK düzeyinde görevler alan yoldaşlardan biri. Alaattin Karadağ ise katledilmeden hemen önce dört büyük kentten birinin İK’sında görevlendirilmiş ve bu göreve başlamak üzereyken yitirilmiş.

Bütün bunlarla demek istiyorum ki, parti olarak biz sadece işçi kökenli devrimciler kazanmakla kalmıyoruz, onların örgütlü partili yaşamda gelişip serpilmelerinin, ileri düzeyde görevler üstlenebilmelerinin de önünü açıyoruz. Sorun sadece sınıf içinde çalışmak ve partiye proleter kökenli kadrolar kazanmak değil, sorun aynı zamanda parti kademelerini onlara dayanarak proleterleştirmektir de. İK’lar ve MK düzeyinde proleter kökenli kadrolara sahip olmaktır sorun aynı zamanda. Bu açıdan partinin adım adım bir mesafe kazandığını görmek gerekir. Giderek çeperimizde işçi militanların ve saflarımızda parti üyelerinin sayısı çağalıyor. Ve partimizin III. Kongresi, proleter kökenli militanların marksist dünya görüşü ve parti çizgisi üzerinden özel bir tarzda eğitilmesi, kadrolaştırılması ve öne çıkarılması konusunda bir politika da saptamış bulunuyor. “Sınıf eksenli partiye geçiş” parolası ve hedefi bu çerçevede de bir anlam taşıyor, hedeflenenin böyle bir boyutu da var.

Tüm devrim şehitlerinin mirasçısıyız!

Devrim mücadelesinde yitirdiğimiz yoldaşlar üzerinde özel olarak durmak hiçbir yanlış anlamaya yolaçmamalıdır. Onlar üzerinde özellikle durmanın kuşkusuz bir anlamı var. Ama biz yalnızca onların değil dünden bugüne devrim yolunda yitirdiğimiz tüm devrimci kuşakların mirasçısıyız ve bunun da bizim için apayrı bir ilkesel, politik ve moral anlamı var.

Bu konudaki bakışaçımızı daha en baştan, daha ilk çıkışımızdan itibaren ortaya koyabilme fırsatı bulmuştuk. Halkçı gelenekten ideolojik kopuşumuz inkarcılıkla suçlanmıştı. Biz de bunu, kaba inkarcılığın tam da küçük-burjuvaziye, onun temsil ettiği kültüre özgü olduğunu, bizzat bizi bununla suçlanayanların devrimci birikime ve mirasa yaklaşımı üzerinden tüm açıklığı ile ortaya koyma fırsatına çevirmiştik. Küçük-burjuva devrimciliğinin işçi sınıfı devrimciliği doğrultusunda aşılması, hiçbir biçimde o güne kadarki mücadele birikimi içinde devrimci olana sırtını dönmeyi değil, tam tersine onu içermeyi, özümsemeyi ve işçi sınıfı devrimciliği düzeyine taşımayı gerektirir. Bizim yaptığımız da tamı tamına bu oldu. Bundan dolayıdır ki, bizi inkarcılıkla suçlayanlar çok geçmeden geçmişin tüm devrimci kazanımlarına sırtını dönerlerken, biz tüm bu kazanımları bizzat küçük-burjuva inkarcılığına karşı kararlılıkla savunduk, sahiplendik ve kendi yeni devrimcilik anlayışımız içinde yaşatıp geliştirdik. Şehit yoldaşlarımızın yaşamları ve ölümleri de kendi yönünden bunun en özlü bir göstergesi değil midir?

Bu hatırlatmalarla gelmek istediğim bir yer var kuşkusuz. Bunlarla demek istiyorum ki, biz yanlızca kendi saflarımızda yitirdiğimiz sınırlı sayıda devrimcinin değil, ama bu topraklarda devrim uğruna mücadele etmiş, acı çekmiş ve yeri geldiğinde de yaşamını feda etmiş tüm devrimci kuşakların mirasçısıyız. Ve daha da ileriye giderek ekliyorum, bu miras herkesten çok bize aittir, onu herkesten çok biz temsil ediyoruz. Çünkü onların uğruna öldüğü davayı ve değerleri herkesten çok biz temsil ediyoruz, bunu yaşatma ve ileriye taşıma azmine ve yeteneğine herkesten çok biz sahibiz. Bunu ilkin ideolojik-sınıfsal bakışaçımız üzerinden ve ikinci olarak da somut gerçekliğimiz üzerinden böyle ifade ediyorum. Zamanını doldurmuş, iflas edip tükenmiş, sonuçsuzluğu bizzat düne kadar onun taşıyıcılığını yapan parti ve örgütlerin somut akibeti ile de ortaya çıkmış küçük-burjuva devrimciliğinin bu alanda yapabileceği bir şey yok. Bu devrimcilik anlayışı, bu mirası temsil etme ve yaşatma gücünden ve yeteneğinden yapısal olarak yoksundur.

Bu ülkede devrim için, sosyalizm davası uğruna binlerce devrimci öldü. Bu bir yanıyla onur verici bir tablo, bu toprakların devrimci verimine ve direngenliğine bir gösterge. Fakat öte yandan, devrimci hareketimizin son kırk yılı üzerinden bakıldığında ise, önemle sorgulanması gereken bir rahatsız edici olguyu çıkarıyor karşımıza. Muhtemeldir ki tarihin hiçbir döneminde ve hiçbir ülkede, devrim yolunda bu kadar çok devrimci feda edilip bu denli az şey biriktirilmemiştir. Sayısız samimi ve yiğit devrimci kendilerini feda ederek devrim davasını canlarıyla beslediler. Peki ama saflarında mücadele ettikleri parti ve örgütler nerede? Bir kısmı çoktan yok olup gitmiş, öteki bir kısmı devrimi terkederek kurulu düzenin icazetine sığınmış, bazıları siyaseten anlamını yitirmiş, işlevsiz marjinal yayın çevrelerine dönüşmüş vb... Geride kalanlar uğruna ölünen davayı ya terketmişler, ya da daha ileriye taşıma gücü ve iradesini yitirmişler. Böylece de devrim uğruna kendini feda eden kuşakların anısına bağlılık gösterememişler.

Bu bağlılık yeni dönemde ancak işçi sınıfı devrimciliği temelinde ve çizgisinde olanaklı olabilirdi. Modern burjuva toplumunda tüm geçmiş ilerici-devrimci birikimi bir bütün olarak temsil etme, kucaklama ve ileriye taşıma gücünü ve yeteneğini yalnızca işçi sınıfı gösterebilir. İşçi sınıfının dünya görüşü ve devrimcilik anlayışı ile olanaklı olabilir bu. TKİP tüm farkı buradadır, kendine özgü konumu da bunun ifadesidir.

TKİP Kuruluş Kongresi Bildirisi şu sözlerle bu bilinci yansıtıyordu: “Partimizin kuruluşu, onyıllardır bu topraklarda devrim ve sosyalizm davası uğruna kavga vermiş, emek harcamış, acı çekmiş, büyük yiğitlik örnekleri sergilemiş dünün ve bugünün devrimci kuşaklarının yarattığı birikimin güvenceye alınmasıdır...” (TKİP Kuruluş Kongresi Bildirisi). Burada tarihsel, politik ve moral bir bilinç var. Devrim uğruna çalışmış, emek harcamış, eziyet çekmiş ve yeri geldiğinde de kendini feda etmiş tüm geçmiş kuşakların bugünkü gerçek mirasçısı olma bilincidir bu. Bu nesnel mantıksal açıdan olduğu gibi partimizin öznel bilinci yönünden de böyledir. Dolayısıyla bizler kendimizi hiçbir biçimde devrim mücadelesinde yitirdiğimiz sınırlı sayıda yoldaşla sınırlamıyoruz. Bizler kendini devrime feda etmiş binlerce devrimcinin bugünkü mirasçısıyız. Tümü de devrimci-sosyalist idealler uğruna öldüler, ama yanlış çizgilerde. Bugün saflarında öldükleri partilerin akibetiyle de görülebildiği gibi. Ama boşuna da ölmediler. Zira yaşamları ve ölümleriyle devrim davasının bugünlere dek yaşatılmasına ve yarınlara taşınmasına hizmet ettiler.

 

Ek bölüm:

Alaattin Karadağ ve Antakya...

 

Alaattin Karadağ yoldaşın yetiştiği topraklar, Antakya demek istiyorum, devrimci harekete bugüne kadar yüzlerce militan vermiş bir yer. Sosyal-kültürel nedenlerle genç insanların devrime nispeten kolayca eğilim duyabildikleri bir il burası. Belli sınırlar içinde güneyin Dersimi de denebilir. Dersim’de büyük bir katliamın ve buna karşı haklı isyanın oluşturduğu bir tarihi-kültürel miras içinde yetişiyor insanlar. Kürt-Alevi kimliğinden gelen bir çifte ezilmişlik zemini var burada. Bu, özellikle emekçi katmanlardan gelen genç insanların sola, giderek devrime eğilim duymalarını alabildiğine kolaylaştırıyor. Dersimde Kürt-Alevi kimliğin oynadığı rolü, Antakya’da Arap-Alevi kimliği oynuyor. Doğaldır ki emekçi kimliği temelinde, yoksul ve emekçi sınıflardan gelme genç insanlar üzerinde.

Ama devrime eğilim duymak, böylece şu veya bu sol grubun saflarına katılmak ile, iyi bir devrimci olarak kalıcılaşmak, iki ayrı şeydir. İlki bir bakıma kendiliğinden olmaktadır. Fakat ikincisi, devrimcilikte kalıcılışmak, sonuçta sağlam bir ideolojik ve örgütsel kimlik sorunudur. İyi ve kalıcı devrimciler olarak gelişip serpilebilmek için, uygun bir toprağa da düşmek gerekir. Bundan dolayıdır ki Dersim’den olduğu gibi Antakya’dan da şu veya bu grubun saflarına akan sayısız devrimci çoğu durumda geleneksel örgütlerin tüketici ortamında yok olup gitmişlerdir, ifadenin siyasal ve moral anlamında. Antakya bu açıdan özellikle talihsiz bir kenttir. Sayısız iyiniyetli devrimci yapısal olarak tartışmalı bir dizi grubun içinde adeta tüketilip telef edilmişlerdir.

Partimizin Antakya türü nispeten kolay devrimci yetiştirebilen taşra kentleriyle ilgili doğru bir politikası var. Bu türden kentlerde kazanılan devrimcileri orada tutmak zaman içinde onların heba edilmesinden başka bir sonuç yaratmaz, deneyimin açıklıkla gösterdiği gibi yaratmıyor da. Öteki grupların sorunlu ve başarısız deneyimi bunu özellikle kanıtlıyor. Fakat partimiz bu kentlerden kazandığı devrimcileri isabetli bir tutumla büyük kentlerin sınıf çalışması alanlarına çekiyor ve Alaattin Karadağ yoldaş örneği bunlardan iyi devrimciler çıkabileceğini somut olarak gösteriyor. Bu politikayı sürdürmek, Alaattin Karadağ yoldaş türünden cevherlerin taşra ortamında yitip gitmemesi bakımından ayrıca büyük bir önem taşıyor.

Normalde TKİP halen büyük sanayi kentleri dışında siyasal çalışma yürütmüyor. Bugünkü gelişme düzeyinde henüz buna güç ve zaman ayıracak durumda değil. Belki bu türden bazı kentlerde sınırlı bir gençlik çalışması var. Fakat bunun da parti için yarattığı özel bir yük yok, tersine sağladığı belirli olanaklar var. Ama bazı kentler vardır ki, devrimci militan kazanıp büyük kentlere aktardığınızda, bu size sınıf içinde çalışma yönünden önemli bir kadrosal avantaj sağlar. Antakya da işte böyle bir yer partimiz için.

Bizim bu kente girişimiz genel ideolojik-politik etkimizin rastlansal bir ürünü oldu. Zamanında bu yörede oldukça güçlü olup da sonradan acınası bir yozlaşma içinde tükenip dağılan başka bir gruptan kopan ve arayış içine giren, böylece de hareketimizi keşfeden devrimciler sayesinde doğdu bu olanak. İfade uygunsa, başlangıçta ve uzun yıllar için isteksizce ilgilenilen bir alan oldu. Bunda özellikle öteki grupların bu kent üzerinden yaşadıkları başarısız deneyimlerin de belli bir rolü vardı belki. Kolay devrimci çıkaran ama kalıcı sonuçlar yaratmayan bir il olarak görülebildi bir dönem. Bundan dolayıdır ki bir noktadan sonra, büyük kentlere yapılan aktarmaların ardından bu kentle ilişkiler kesildi.

Bu yanlış bir tutum oldu kuşkusuz. Alaattin Karadağ’ın kişiliği ve partimiz saflarındaki bütün bir süreci bile bu yanlışlığı göstermeye yeter. Kaldı ki Alaatin Karadağ bizzat partimiz üzerinden bunun tek örneği de değildir. Halen saflarımızda bir dizi Antakya ve Arap kökenli yoldaş var ve bunların sağlam devrimciler olduklarını pratikleri üzerinden görüyoruz.

Bu tür alanlardan kazandığınız kadro adaylarını doğru bir tarzda, doğru bir çizgide ve doğru bir zeminde istihdam edersiniz, onlardan pekala sağlam ve kalıcı devrimciler çıkarabilirsiniz. Alaattin Karadağ yoldaş bunun bir örneği, adeta bir sembolü olarak da durmaktadır önümüzde. Ve ne iyi ki, yoldaş daha hayattayken, parti kendi toplam deneyimini de gözeterek, bu türden kentleri bir yana bırakma eğilimine son verdi. Bu kentleri büyük kentlerin sınıf çalışmasına aktarılacak devrimci kadro kaynağı olarak ele alan bakışaçısının önemini saptadı ve bunun gereklerine uygun yeni bir yönelimi gündemine aldı.

Türkiye’de sol gruplar var, büyük kentlerden insan kazanıyorlar, götürüp kırlarda şu veya bu biçimde tüketiyorlar. Türkiye’de 40 yıldır sözümona bir gerilla mücadelesi var, peki ortada ne gibi bir sonucu var bunun? Türkiye’nin dağında gerilla olduğunu, gerilla katliamları oldukça öğreniyoruz. Türkiye’nin dünkü ve bugünkü sosyo-politik koşullarına ne denli uyduğundan bağımsız olarak, gerilla mücadelesi demek, Mao’nun ya da İbrahim Kaypakkaya’nın yaklaşımlarından bildiğimiz gibi, stratejik planda savunmada ama taktik planda etkin saldırıda olan, bu saldırıları ile güç biriktiren bir mücadele çizgisi demektir. Ama biz Türkiye’nin dağında gerilla olduğunu, kırlardaki toplu devrimci katliamlarıyla öğrenebiliyoruz ancak. İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, hatta Avrupa’da kazanılanlar, götürülüp Türkiye’nin kırlarında atalet içerisinde yıllarca bekletiliyor, bir noktada da katliam içinde kaybedilip tüketiliyorlar. Bunun “şahadet” söylemini beslemek dışında siyasal mücadeleye zerre kadar bir katkısı yok. Bu bir devrimci kadro kırımından başka bir şey değil işin aslında.

Türkiye’de artık kök salmış bir çıplak burjuva sınıf egemenliği var ve bunun karşısına çıkabilecak biricik sosyal güç ise sınıf işçi sınıfıdır. Türk burjuvazisini alt edebilecek, Türkiye devrimini zafere taşıyabilecek biricik sınıf, Türkiye işçi sınıfıdır. O zaman, Dersim’den, Antakya’dan, mahalleden, liseden, üniversiteden, olanaklıysa Avrupa’dan kazandığınız devrimcileri alıp büyük kentlerin sanayi bölgelerine, fabrika ve işletmelerine süreceksiniz. O kadar çok fabrika, o kadar çok işletme, o kadar çok sanayi sitesi var ki bugünün Türkiye’sinde. Türkiye solunun bütün bir kadrosal güçlerini toplasanız ve tümünü tek parti üzerinden istihdam etseniz, yalnızca İstanbul’un fabrika ve işletmelerine bile güç yetiremezsiniz. Bir Kıraç’ta yüzlerce işletme ve 40 bin sanayi işçisi var. Oysa Kıraç dediğiniz yer Esenyurt gibi genel bir sanayi havzasının eteğinde daha özel bir yer yalnızca.

Ümraniye’de İMES, Organize Sanayi Bölgesi ve başka bazı sanayi siteleri var. Onbinlerce işçi çalışıyor buralarda. Üç adım ötesi ise Sarıgazi. Sarıgazi’de hemen tüm sol gruplar var, ama üç adım berisindeki büyük sanayi havzasında çalışanı yok. Bir tek TKİP dışında. Orada sayısız fabrika ve işletme ile onbinlerce işçi var. Türk burjuvazisiyle, kanımızı akıtan, canımızı yakan, topluma kan kusturan burjuvaziyle baş edebilecek biricik sınıfın önemli bölükleri var. Ama sol gruplar güçlerini buraya çekmiyor, Sarıgazi’nin mahallerinde kısır oyalanmalarla boşa zaman ve enerji tüketiyorlar.

Partimiz, TKİP, bu konuda da doğru bir çizginin ve pratiğin temsilcisidir. Türkiye toprağının herşeye rağmen döne döne ürettiği samimi devrimcilerin siyasal ya da fiziki bakımdan bu denli kolay biçimde yitip gitmesine, yanlış bir çizgide tüketilmesine seyirci kalmayacaktır. Bu yeni ve taze güçlerin doğru devrimci bir çizgi izleyen gerçek bir sınıf partisi tarafından kazanılması, büyük kentlerin sanayi havzalarında amaca en uygun bir biçimde değerlendirilmesi lazım. TKİP’yi bekleyen büyük bir sorumluluktur bu.

Aralık 2009

Ekim, sayı: 266, Mayıs 2010

www.tkip.org