8 Mart’ın tarihsel anlamı ve güncel çağrısı

Kapitalist gelişme ve burjuva devrimleri uzun tarihi dönemler boyunca ezilen bir cins olarak kalan kadınların özgürlüğü ve eşitliği için iktisadi ve toplumsal önkoşulların oluşmasını sağlamakla birlikte, en devrimci döneminde bile burjuvazinin kadın özgürlüğüne ve kadın-erkek eşitliğine dolaysız bir katkıda bulunmaması, üzerinde önemle durulması gereken bir tarihsel olgudur. Bu, kadının ezilmişliğinin ve köleliğinin tarih içinde saldığı derin köklere olduğu kadar, bunun giderilmesinde sınıf olarak burjuvazinin herhangi bir özel çıkara sahip olmadığının da bir göstergesidir.

Kendi devrimci döneminde feodalizmin kurumlarına, toplumsal ilişki ve alışkanlıklarına, gelenek ve göreneklerine karşı yer yer sert ve kararlı savaşlar açan burjuvazinin bundan özenle kaçındığı temel alanlardan biri kadının ezilmişliği ve köleliği olmuştur. “Eşitlik, özgürlük, kardeşlik” ilkeleriyle yola çıkan ve bunları Fransız Devrimi şahsında ülküleştiren burjuvazinin özgürlük ve eşitlik anlayışı, kesin ve net bir tutumla kadın cinsini kapsamıyordu. Yasa önünde bile! O yasa önünde biçimsel eşitliktir ki, gerçekte burjuva eşitlik anlayışının tüm içeriği, başı ve sonudur. Amerikan bağımsızlık savaşının ürünü olan 1776 tarihli “İnsan Hakları Bildirgesi”, tüm insanların “doğuştan eşit derecede özgür ve bağımsız” olduklarını ilan eder. Ama bundan yüzyıl sonra bile ABD’nin birçok eyaletinde kadınlar henüz seçme ve seçilme hakkından yoksundular. Tarihin gördüğü en görkemli burjuva devrimi olan büyük Fransız Devrimi’nin 1791 tarihli “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”, birinci maddesinde, “İnsanlar hukuk açısından özgür ve eşit doğarlar; özgür ve eşit yaşarlar” demektedir. Fakat burjuvazinin en devrimci döneminde en devrimci temsilcileri bile “insan” derken esas olarak erkeği anladıkları için, Fransız Devrimi de kadınlar için “hukuk açısından” bile hiçbir dolaysız kazanım sağlamamıştır. Fransa’da kadının seçme ve seçilme hakkı kazanması, devrimden neredeyse 150 yıl sonra, ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında olanaklı olabilmiştir.

***

Bütün bunlarla sözü 8 Mart’a, “Uluslararası Emekçi Kadınları Günü”ne bağlamak istiyoruz. 8 Mart kapitalizmde de ezilen bir cins olarak kalan kadının özgürlük ve eşitlik arayışını ve mücadelesini sembolize etmektedir ve onun tarihi uluslararası işçi hareketi ve sosyalizmin tarihi ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. En ufak bir abartmaya düşmeksizin söylenmelidir ki, bugünün dünyasında kadının sahip bulunduğu tüm medeni, politik ve sosyal haklar, tümüyle, uluslararası işçi sınıfı hareketi ve ona önderlik eden sosyalizm mücadelesinin ürünüdürler.

Kapitalizm altında üretici güçlerin gelişmesi, sanayi devrimiyle başlayan büyük teknik ilerlemeler, kadının ev yaşamıyla sınırlı dünyasını yıktı, onu geniş kitleler halinde sanayi üretiminin içine çekti. Bu gelişmeyle birlikte, o güne dek ataerkil aile yaşamı içerisinde ezilen ve sömürülen emekçi kadın, bundan böyle artık kapitalist üretim sürecinin çifte baskısı ve sömürüsüyle yüzyüze kaldı. Ama bu gelişme, kadını dar ev yaşamından genel toplumsal yaşamın içine çekerek ve böylece onu toplum düzeyinde özgürlük ve eşitlik arayışına iterek, büyük bir tarihsel ilerlemenin yolunu açtı. İngiltere’de 1830’larda patlak veren Çartist hareketten başlayarak, işçi kadınlar işçi sınıfı mücadeleleri içerisinde geniş ve etkin bir biçimde yeraldılar. Bu yeralış bizzat bu mücadeleler içerisinde emekçi kadın şahsında kadının özgürleşmesi sürecini hızlandırmakla kalmadı, bizzat mücadelenin talepleri kadın-erkek eşitliği hedefine yönelerek, kadının bugün sahip olduğu birçok medeni ve politik hakkın kazanılmasının da önünü açtı.

8 Mart tam da bu tarihsel mücadelenin birikimi üzerinde ve onun dolaysız bir ürünü olarak gündeme geldi. Mücadelenin başını işçi sınıfı çekiyordu ve ona döneminin işçi sınıfı partileri önderlik ediyorlardı. Bu mücadelenin teorik ve pratik yönden en geliştiği ve en önemli başarılara ulaştığı ülke Almanya’ydı ve Almanya’daki devrimci kadın hareketinin başında uzun yıllar boyunca komünist kadın önder Clara Zetkin vardı. 8 Mart’ın uluslararası emekçi kadınlar günü olarak kutlanması onun önerisiyle, işçi sınıfı partilerinin bir uluslararası platformunda 1910 yılında kabul edildi. Seçilen bu tarihin kendisi de Amerikalı kadın işçilerin, dolayısıyla işçi sınıfının mücadelesiyle dolaysız olarak bağlantılıydı. Bütün bu gerçekler, kadının özgürlük ve eşitlik mücadelesini simgeleyen 8 Mart’ın tarihsel kaynağının olduğu kadar tarihsel onurunun da temsilcisi olarak uluslararası işçi sınıfı hareketine ve sosyalizme işaret etmektedir.

***

Saltanatı ve hilafeti kaldıran ve kapitalist gelişmenin önünü açmak üzere üstyapıda bir dizi reforma girişen burjuva cumhuriyet, kadın hakları alanında o güne dek sağlanan uluslararası gelişmelerin de etkisi altında, hukuksal planda kadınlara temel önemde bir dizi yasal hak sağladı. 1926 tarihli Medeni Kanun ile 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan yasa, yasa önünde kadın-erkek eşitliği bakımından kuşkusuz önemli bir ilerlemenin ifadesiydi. Nitekim bugün burjuvazi hala da birçok batılı uygar ülkeden önce bu yasal düzenlemeleri yapmış olmakla övünebilmektedir. Fakat cumhuriyetin Ortaçağ ilişkilerinin maddi-toplumsal temeline dokunmaması olgusu, böylece kadına tanınmış yasal hakların da kadınların ezici çoğunluğu için yalnızca kağıt üzerinde haklar olarak kalmasına yolaçtı. Cumhuriyetin kadınlar lehine reformları, bir avuç seçkin burjuva kadını için pratik bir anlam taşımaktan öteye gidemedi.

O günden bugüne kapitalist gelişme feodal üretim ilişkilerinin büyük ölçüde silinip gitmesi sonucunu yarattı. Fakat bu kadın ezilmişliğini ve köleliğini kutsayan dinsel ve kültürel ideolojilerin yaşam ve etki gücünü ortadan kaldırmadığı gibi, bizzat kapitalist gelişmenin kendisi, her kapitalist toplumda olduğu gibi, kadın ezilmişliğine yeni, daha güçlü, bazı bakımlardan daha ince ve bazı bakımlardan da çok daha kaba bir temel kazandırdı. Bunu burada açmak olanaklı değil; fakat ne kastettiğimizi anlamak için, bir yandan Ortaçağ gericiliğinin çarşafa sokmaya çalıştığı, öte yandan en bayağı bir burjuva yozluğunun cinsel obje ve meta olarak piyasaya sürdüğü bugünün kadın gerçekliğine bakmak yeterlidir. Bu olgu bize aynı zamanda, cumhuriyetin genç burjuvazisi ile bugünün her bakımdan çürümüş ve kokuşmuş, aşırı ölçüde gericileşmiş, ayakta kalma gücünü bir yandan emperyalist kozmopolitizmden, öte yandan en aşağı bir Ortaçağ gericiliğinden almaya çalışan işbirlikçi tekelci burjuvazi arasındaki farkı vermektedir. Kadının bir yandan Ortaçağ gericiliğinin, öte yandan kapitalist piyasa ekonomisinin birbirini besleyen cenderesi içinde öğütülmesi de bunun bir yansımasıdır.

Fakat bu kadarı kadının genelini kesen daha yüzeyde bir sorundur. Daha derinde ise, işçi ve emekçi kadının en ağır bir biçimde yüzyüze kaldığı çifte baskı ve sömürü vardır. Her kapitalist toplumda olduğu gibi bugünün Türkiye’sinde de kadın sorununun özünü ve esasını bu oluşturmaktadır. İşçi ve emekçi kadına bunu yaşatan temelde kapitalist üretim ilişkileridir ve tam da aynı nedenle, kadın sorununun çözümü, temelde bu ilişkilerin tasfiyesi, demek oluyor ki toplumsal devrimin ve sosyalizmin sorunudur.

Nüfus sayımları Türkiye nüfusunun yarısının kadın olduğunu ortaya koymaktadır. Ama aktif nüfus içerisinde kadın oranı en iyi durumda üçtebiri geçmemektedir. Bunun da önemli bir bölümü kırsal kesimde ücretsiz aile işçisi olarak çalışan kadınlardır. Bu olgunun kendisi, toplumumuzda kadının önemli bir bölümünün hala aktif ekonomik, dolayısıyla toplumsal yaşamın dışında bulunduğuna bir göstergedir. Öte yandan, okur-yazar olmayan kadın oranı belirgin biçimde okur-yazar olmayan erkeklerin üzerindedir. Bu iki olgu bir arada, kadınların çalışma yaşamı ve eğitim bakımından erkeklerin ne denli gerisinde olduklarını ortaya koymaktadır. Aktif ekonomik yaşamın dışında bulunmak ya da tarım kesiminde olduğu gibi ücretsiz aile işçisi olarak çalışmak, kadının her türlü sosyal güvenceden yoksun olması anlamına gelmektedir aynı zamanda. Fakat sanayi üretimi içindeki kadın açısından da yaygın biçimde durumun farklı olmadığını biliyoruz. Bu durumdaki kadınların belki bir işi vardır, fakat sigortasız ve sendikasız oldukları için hiçbir sosyal güvenceleri yoktur. En düşük ücretle, en ağır koşullarda çalıştırılırlar ve gerekli olduğunda en kolay bir biçimde işten çıkarılırlar. Bu sonuncu nedenledir ki, Türkiye’de işsizliğin baş kurbanı kadındır.

İşi olsun olmasın, yerleşik toplumsal gelenek ve değer yargılarının bir sonucu olarak, kadın ev işlerinin ve çocuk bakımının değişmez kölesidir. Her toplumsal tabakadan erkek bunu böyle görmektedir. İşçiyi ve onun bir parçası olarak işçi kadını her türlü sosyal haktan yoksun bırakan ve düşük ücrete mahkum eden sistem de kadının bu geleneksel konumunu pekiştirmektedir. İş yaşamından koparılan ya da bu olanağı zaten hiç bulamayan milyonlarca kadın sabahın köründen gece yarılarına kadar ev yaşamının ve çocuk bakımının köreltici ve tüketici çarkı içerisinde yaşamlarını tüketmektedirler. İMF reçeteleri, bunun ifadesi olan sosyal yıkım programları en ağır ve yıkıcı etkilerini dolaysız bir biçimde kadın emekçiler üzerinde göstermektedir. İşsizlik, yoksulluk, sosyal haklardan yoksunluk en ağır darbesini emekçi kadına vurmaktadır.

Sözkonusu olan yalnızca işsizliğin, sefaletin ve cehaletin dolaysız yaşanan sonuçlarından da ibaret değildir. Bu aynı olgular, bir yandan dinsel gericiliği güçlendirerek, öte yandan dejenerasyonu, ahlaki düşkünlüğü ve kitlesel fuhuşu (kadının yaşamak ve yaşatmak için bedenini satmak zorunda kalması) besleyerek, emekçi kadını katmerli ve tarifsiz baskılar, acılar ve aşağılanmalarla yüzyüze bırakırlar.

Emekçi kadın, yalnızca iktisadi ve sosyal sorunların değil, bunlarla kopmaz bağ içindeki kurumlaşmış çok yönlü siyasal baskı ve terörün sonuçlarıyla da yüzyüze kalır. Anne, eş, kardeş ya da bizzat kadın birey olarak... Faşist baskı, terör, işkence ve tutuklama, bütün bu açılardan emekçi kadın üzerinde dolaysız etkide bulunur. ?u sıra gündemde emperyalizmin hizmetinde savaşlara katılmak var. Bu da bir kez daha en ağır etki ve sonuçlarını, anne, eş ya da kardeş olarak emekçi kadın üzerinden gösterecektir.

***

Kapitalist toplumda ve dolayısıyla toplumumuzda kadının çifte ezilmişliği, aynı zamanda onun toplumsal düzene karşı yaşadığı derin hoşnutsuzluğun ve bu temelde potansiyel olarak taşıdığı büyük mücadele enerjisinin de kaynağıdır. Bütün büyük sosyal mücadeleler ve devrimler kadının bundan kaynaklanan muazzam girişkenliğine ve enerjisine tanıklık etmektedir. 8 Mart emekçi kadınlar için özgürlük ve eşitlik uğruna mücadeleye bir çağrıdır. Fakat 8 Mart aynı zamanda emekçi kadının çifte ezilmişlikten kaynaklanan bu büyük devrimci enerjisinin açığa çıkarılması, seferber edilmesi ve kurulu düzene karşı etkili bir yıkıcı güce dönüştürülmesi için gerçek devrimcilere, yani komünistlere de bir çağrıdır. Dahası bugünün koşullarında herşeyden önce onlara bir çağrıdır. Emekçi kadının onların uyarıcı, eğitici, örgütleyici ve seferber edici çabalarına ve katkılarına her zamankinden çok ihtiyaçları var.

8 Mart’ları anlamak ve anlamlandırmak, herşeyden önce bu ihtiyaca yanıt vermek demektir.

SY Kızıl Bayrak, Sayı: 49, 9 Mart 2002, Başyazı