12 Haziran seçimleri ve dinsel gericilik - H. Fırat

Emekçi hak arama mücadelesi yürütebilse, sermayenin saldırılarına karşı birlik içinde ve örgütlü biçimde direnebilse, böylece özgüven kazanır ve koşulları değiştirebileceği inancı ile hareket eder. Çaresizliğin ve umutsuzluğun boğucu çıkmazında dinsel gericiliğin pençesine düşmez.

(10 Eylül 2011 tarihli konferansın 12 Haziran Seçimleri’ne ilişkin özel bölümüdür. TKİP IV. Kongresi’ne çalışma materyali olarak sunulmuştur…)

2007 seçimleri %46’lık oy oranıyla amerikancı dinci parti payına büyük bir başarı olmuştu. Bunu vesile ederek 22 Temmuz seçimleri üzerine altı bölümlük temel önemde bir değerlendirme yayınlamıştık. Parti sitesinde ya da Parti Değerlendirmeleri’nin 3. kitabında bulabilirsiniz bunu (Seçimler ve Yeni Dönem, Parti Değerlendirmeleri-3, II. Bölüm, s. 77-150, Eksen Yayıncılık - Red).

Bence bu değerlendirmeyi yeniden incelemeye fazlasıyla da değer. Orada dinsel gericiliğin başarısını neye borçlu olduğu, tarihsel bir çerçevede ve temel çizgileriyle ortaya konulmuştur. '60’lı ve '70’li yıllardaki devrimci yükselişler, emperyalizmin ve egemen sınıfın bu devrimci yükselişleri kırmak üzere girişimleri, bu çerçevede faşist 12 Mart darbesi... 12 Mart’tan daha kapsamlı bir operasyon olarak da 12 Eylül faşist darbesi... 12 Eylül rejimiyle birlikte dinsel gericiliğin önünün açılması, Türk-İslam sentezinin devlet ideolojisi katına çıkartılması... Bu çerçevede dinin devrime karşı bir dalgakıran olarak kullanılmasının bir devlet politikası olarak daha kapsamlı bir şekilde benimsenmesi vb... Tüm bu konular üzerine esaslı düşünceler var sözkonusu değerlendirmede.

 

Kurulu düzen ve dinsel gericilik

Orada ortaya konulan temel önemde bir noktayı burada yeniden vurgulamak istiyorum. 12 Eylül askeri faşist darbesi sadece devrimci hareketi ezmekle ve toplumsal hareketi bastırmakla, böylece emekçi insanı çaresizlik duygusu içerisinde atalete sürüklemekle kalmadı, yanısıra 24 Ocak Kararları denilen azgın neo-liberal politikalarla ağır bir yoksulluğun içerisine de itti. Bilimsel bakış açısıyla ele alındığında, emekçinin yoksulluğun, yoksunluğun ve çaresizliğin dipsiz kuyusuna itilmesi ve bu arada hak arama mücadelesinden her yolla alıkonulması, başta din olmak üzere her türden gerici mistik inancın hızla güç kazanabileceği bir toplumsal-kültürel atmosfer oluşturur.

Emekçi hak arama mücadelesi yürütebilse, sermayenin saldırılarına karşı birlik içinde ve örgütlü biçimde direnebilse, böylece özgüven kazanır ve koşulları değiştirebileceği inancı ile hareket eder. Çaresizliğin ve umutsuzluğun boğucu çıkmazında dinsel gericiliğin pençesine düşmez. Örgütlü mücadele içindeki emekçi yalnızlık, çaresizlik, umutsuzluk duygularına kapılmaz. Kurulu düzene karşı direnme pratiği, emekçiyi ifade uygunsa gerçek dünyaya bağlar. Ama eğer, sistemin politikaları emekçiyi ekonomik, sosyal, kültürel bakımdan yıkıma uğratıyorsa ve emekçi buna karşı herhangi bir direnme gücü ortaya koyamıyorsa, işte bu emekçiyi çaresizlik duygusuna, giderek de her türlü bilim dışı düşünceye, mistik inanca, hurafeye, özellikle de dine yöneltir. Her biçimiyle örgütlü dinci gerici akımlar da bundan en iyi biçimde yararlanır. Tam da böyle bir dönemde, 12 Eylül döneminden sözediyorum, sermaye devleti dinin önünü bilinçli bir politika olarak açıyorsa, dinsel akımlara, tarikatlara özel bir tarzda destek de veriyorsa, bunun meyvelerini sonuçta dinsel gerici akım fazlasıyla toplar.

Türkiye’de yaşanan da bu oldu. Bugün olayların geldiği yer üzerinden bunu çok daha iyi görebiliyoruz. Önden bütün ‘80’li yıllar boyunca on yıllık neo-liberal politikalar ve genel olarak 12 Eylül askeri faşist rejiminin ezici uygulamaları var. Ardından '90’ların başında dünyada bir çöküş atmosferi, dolayısıyla sosyalizmden, devrimden, ilerici düşünceden, mücadeleden bir geri duruş, bir kaçış, bir gerileyiş var. Bu atmosfer dünya ölçüsünde her biçimiyle burjuva gericiliğine büyük bir güç kazandırdı. Türkiye’de bunun izdüşümü, bir yanıyla Kürt sorunu üzerinden şovenizmin, öteki yanıyla da dinsel gericiliğin güç kazanması oldu. Bunların ikisi el ele gittiler. Bunların ikisi bir arada emekçiyi sersemletmenin, bölmenin, mücadeleden, sınıfsal yönelişten, toplumsal kimlik bilincinden alıkoymanın etkili araçlarına dönüştüler burjuvazinin elinde. Şovenizm, Kürt işçisini bir tarafa, Türk işçisini öteki tarafa savurdu, böylece birleşik bir sosyal mücadele olanağından yoksun bıraktı. Dinsel gericilik, emekçileri sınıf kimliği üzerinden sosyal mücadeleye yönelmek yerine, tarikat ve cemaat ilişkileri içerisinde kendine yer aramaya, çıkış bulmaya yöneltti. Toplamında şoven milliyetçi ve gerici dinci ideoloji emekçinin bilincini bozdu. Onu ilerici-devrimci düşünceden ve sınıf mücadelesinden uzak tutan bir imkana dönüştü burjuvazinin elinde.

Burjuvazi dini bu amaçla gündeme getirdi, dinsel akımları bu amaçla güçlendirdi. Ama her şey burjuvazinin başta düzenlediği sınırlar ve planlamalar içerisinde de gidemezdi, gitmedi de. Sonuçta bu toplumda burjuva gericiliğinin bir biçimi olarak dinci akımlar var, bunlar siyasal bir iddia taşıyorlar ve buna dayalı bir projeye sahipler. ‘60’lı yıllarda Milli Nizam Partisi’nin kuruluşundan beri bu özellikle böyle. Milli Nizam Partisi’nin kuruluşu da, emperyalist akıl vermeler yoluyla, sermaye düzeninin kendi tercih ve özendirmelerinin bir sonucudur. '60 yıllarda CIA uzmanları Türkiye’ye geliyor, toplumsal dinamikleri inceliyor ve değerlendirme yapıyorlar. Türkiye’deki sosyal uyanış gerçeğini tespit ediyorlar ve buna karşı alınması gereken tedbirler kapsamında, dinsel bir partinin de önünün açılması gerektiğine önemle işaret ediyorlar. O günün Türkiye'sinde dinsel akımlar, her biçimiyle tarikatlar ve cemaatler zaten var. İstenen bunların açık politik bir tutumla da sahneye çıkması, dolayısıyla partileşmesidir. Milli Nizam Partisi’nin kuruluşu bunun ifadesi olmuştur.

Burjuvazi dini ve dinsel akımları sosyal mücadelenin güç kazandığı dönemlerde özellikle kullanır. Ardından mücadeleyi askeri darbelerle ezmeye yöneldiğinde ise bunlara da belirli bir tutum almak yoluna gider. Bunu faşist akımın temsilcisi MHP örneği üzerinden de biliyoruz. Sosyal mücadele yeniden güç kazandığında ise onları yeniden öne sürür. Nitekim Türk burjuvazisi de kendi kontrolünde, kendi tercihleri sınırları içerisinde, dini ve dinsel gericiliği hep kullanageldi. Bu daha cumhuriyetin kuruluşundan beri böyle. Diyanet İşleri Başkanlığı daha baştan bu amaç çerçevesinde kurulmuştur. Cumhuriyet ile birlikte şeriata son verilmiş, halifelik kaldırılmış, tekke ve zaviyeler kapatılmış, tarikatlar ve cemaatler yasaklanmış, kamusal yaşamda dine belli sınırlamalar getirilmiştir. Ama Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden din, bizzat devlet eliyle toplumu yönetmenin bir olanağı olarak kullanılmıştır. Bizzat bütün bunları yapan aynı Kemalist iktidar tarafından...

1950’li yıllarda, sözde çok partili düzene geçişle birlikte, parlamenter rekabet kapsamında tarikatların ve cemaatlerin oy deposu olarak kullanıldıklarını ve Menderes hükümetleri tarafından önlerinin özellikle açıldığını biliyoruz. '60’lı yıllarda Türkiye’deki sosyal uyanış ve sosyal mücadele gerçeğiyle birleşince, bu politika yeni boyutlar kazandı ve dinci gericilik sahneye bir siyasal kuvvet, bir siyasal alternatif, bu çerçevede bir parti olarak sürüldü. 12 Eylül’le birlikte devrimci hareket ve toplumsal muhalefet bir kez daha ezildi. “Kardeş kavgasını durdurmak” söylemine inandırıcılık kazandırmak üzere MHP ve MSP de belirli sınırlarda hedef alındı. Ama bunu yapan aynı amerikancı cunta, tam da dinci partiyi yasakladığı bir dönemde, toplumda dinin önünü görülmemiş boyutlarda açtı. Türk-İslam sentezi devletin resmi ideolojisi haline getirildi. Dinsel akımlar, din düşüncesi, ilkokullardan başlayarak din eğitimi, giderek kuran kursları, imam hatip liseleri yaygınlaştırıldı. Tüm bunlar çok bilinçli bir politika ürünü idiler. Amaç dini devrime karşı bir dalgakıran olarak kullanmaktı. Geleceğe yönelik bir hazırlıktı bu.

Faşist cunta döneminin tüm politikaları ‘80’li yıllara damgasını vurdu ve ardından dünyadaki gelişmeler bunun üzerine geldi. ‘89 çöküşü, genel olarak sınıf mücadelesindeki genel gerileme, her biçimiyle burjuva gericiliğinin, özel olarak da onun dinsel biçimlerinin dünya ölçüsünde önemli bir güç kazanmasına yolaçtı. Dinci-gerici akım bütün bunların meyvelerini giderek kendi inisiyatifiyle de devşirmeye başladı. İstanbul ‘70’li yılların devrimci yükseliş döneminde solun kalesi idi. Oysa '90’ların ortasında dinci parti burada belediye seçimlerini kazandı. Bu dinci partinin hızla güç kazanmakta olduğunun önemli bir göstergesi idi. Dinsel gericilik, emperyalizmin ve burjuvazinin Türkiye toplumundaki devrimci dinamiklere karşı önlem olarak gündeme getirdiği her şeyden en iyi bir şekilde yararlanmış, giderek toplumda alternatif bir siyasal güç haline gelmişti.

Düzenin egemenleri 28 Şubat 1997’de güya buna müdahalede bulundular. Sözde bu gelişmenin önünü kesmek üzere kirli bir devlet operasyonu yapıldı. Ama şimdi olayların ardından görüyoruz ki, bu operasyonla gerçekte Amerikancı bir dinci partinin önü açılmış oldu. Bunun tam da böyle planlanıp planlanmadığından bağımsız olarak, operasyonla ortaya çıkmış sonuç budur. Belli sınırlarda millici söylemleri ve yerlici eğilimleri olan Erbakan çizgisinin beli kırıldı ve yuları tam olarak ABD’nin elinde olan dinci akımın önü, Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve benzerleri şahsında açıldı. Bu operasyonun, denetim altına alınmış, batının çıkarlarıyla tam uyumlu, ABD’nin ve İsrail’in çıkarlarıyla özellikle uyumlu, amerikancı dinci akımın önünün açılması sonucuna yol açtığını görüyoruz.

 

Emperyalizme ve işbirlikçi burjuvaziye kusursuz hizmet

Bunlar içeride burjuvaziye, dışarıda ABD’ye, genel planda da batı emperyalizmine hizmette kusur etmediler. En acımasız ekonomik ve sosyal politikaları uyguladılar. Türkiye kapitalizmi bu dönemde tekelleşmede yeni boyutlar kazandı. En büyük tekeller daha da büyüdüler. 2002-2007 döneminde Koç Holding cirosunu 11 milyar dolardan 40 milyar dolara çıkardı. Bu beş yılda dört kat büyüme demekti. Bu semirme aşağı yukarı tümünü, tüm öteki büyük tekelci grupları kesiyor. Türkiye tarihinin en büyük özelleştirme operasyonları bu dönemde yapıldı. Türkiye’nin en büyük tekelleri, başta Koç Holding olmak üzere, bu dönemki özelleştirmelerden en iyi şekilde yararlandılar. Aynı dönemde emekçilere karşı acımasız bir politika uygulandığını, bin bir yolla sömürü ve soygunun katmerleştirildiğini biliyoruz.

Bütün bunları amerikancı dinci partinin hiç de yalnızca yeşil sermayeye, MÜSİAD’a ya da TUSKON’a değil, Türk burjuvazisinin tüm kesimlerine en iyi şekilde hizmet ettiğini gösteriyor. Kendisini özel olarak destekleyen, kendisiyle kan bağı olan kesimleri ayrıca destekledi kuşkusuz. Fakat bu genelde burjuvaziye sunulan hizmetin bir yan ürünü oldu. Dinciliğe dayanan sermaye grupları elbette bu dönemde ayrı bir güç kazandılar. Ama dinsel gericiliğin çatı partisi olarak AKP, genelde büyük burjuvazi adına hükümet oldu ve onun tüm kesimlerine en iyi şekilde hizmet etti. Bu dönemin toplamı içerisinde Türkiye dünyadaki dolar milyarderlerine yirmibeş harami kattı. Bütün bunlar bu dönemde, dinci hükümetin icraatları sayesinde oldu. Bütün büyük holdinglerin bu dönemde kat kat büyüdüler. Koçlar’dan Doğuş grubuna, Eczacıbaşılar’dan Tekfenler’e kadar...

Bundan dolayıdır ki, büyük burjuvazinin bütün kesimleri halen amerikancı dinci partiyi tam olarak destekliyorlar. Son seçim de dahil 2002’den beri gerçekleşen tüm genel ve yerel seçimlerde onu en etkin bir biçimde desteklediler. Çünkü kar, çünkü birikim, çünkü zenginlik burjuvazi için en şaşmaz hedeftir. Burjuvazi için tek değer budur. Bu ülkede yok cumhuriyetti, yok laiklikti, yok kemalist değerlerdi, bunlar işbirlikçi büyük burjuvazinin çok da umurunda değil. Emekçiler en iyi bir biçimde denetim altında tutuluyorsa, sistemin çarkı çıkarlarına uygun biçimde dönüyorsa ve bunları yapan dinci parti de gerek kendileri gerekse genelde emperyalist sistem tarafından kontrol altında tutuluyorsa, bunların islamcılığının da sınırları varsa, “ılımlı islam” denilen türden, böyle bir partiyi niye desteklemesinler ki. Nitekim öyle de yapıyorlar.

Dışarıda aynı şey, başta ABD emperyalizmi olmak üzere, batı emperyalizminin toplamı için geçerli. Bölgede batı emperyalizmine en iyi şekilde uşaklık eden hükümet oldu AKP hükümeti. Bunu kuşkusuz Demireller, Ecevitler de yapıyordu. Ama onlar hiç değilse belli sorunlarda bazen çatlak sesler de çıkarabiliyorlardı. Örneğin Ecevit Irak’a müdahaleye karşıydı ve sonuçta bu siyasal yaşamına mal oldu. Irak’a karşı savaşın içinde yer alacak bir hükümeti AKP şahsında buldular. Sonuçta Türkiye’nin bu savaşa doğrudan katılamaması, 1 Mart Tezkeresi’nen püskürtülmesiyle, AKP hükümetine rağmen oldu. Ama hükümet Irak’a emperyalist müdahaleye her türlü lojistik desteği verdi. Demek istiyorum ki, bunlar bölgede batı emperyalizmine ve siyonizme en iyi biçimde hizmet edecek ekip olarak ortaya çıktılar, daha doğrusu çıkarıldılar. Şimdi İsrail’le Kılıçdaroğlu’nun ifadesiyle cambaza bak oyunu oynuyor. İsrail’e karşı güya bazı yaptırımlar gündeme getirdiği günün gecesi, Türkiye’nin doğusuna Füze Kalkanı kuracağını açıklıyor. Kime karşı? İran’a karşı! Kimin için? İsrail için! Oysa perdenin ön tarafında İsrail ile cambaza bak oyunu oynanıyor.

AKP’nin son seçimdeki (12 Haziran 2011 seçimleri – Red) büyük başarısının sırrı üzerine konuşuyoruz, konu bu. Büyük burjuvazinin istisnasız tüm kesimleri, başta ABD emperyalizmi olmak üzere bir bütün olarak batı emperyalizmi, halen AKP’yi destekliyorlar. Bugünkü koşullarda kendilerine en iyi hizmet verebilecek parti olarak görüyorlar onu. Bu bizim seçimi önceleyen değerlendirmelerimizde bütün açıklığıyla var. Ama AKP şahsında dinsel gericilik güç kazandıkça, etki alanını sürekli biçimde genişlettikçe, kendi zihniyetini topluma dayattıkça, devlet neredeyse tüm kurumlarıyla ele geçirildikçe, onun gide gide bir sorun kaynağı haline geleceğini de görüyorlar. Hani o ünlü AB sözcüsünün deyimiyle “limitler içinde” kalınmasını istiyorlar ve bunun aşılmasını sorun sayıyorlar. Oysa AKP eksenli dinsel gericilik bu sınırları giderek daha sıkça zorluyor. Emperyalizmin ve işbirlikçi burjuvazinin buna karşı önlemi ise, denetimli biçimde muhalefeti güçlendirmek, böylece dengeleyici bir güç yaratmaya çalışmak oldu. Evet, bir kez daha AKP iktidarı, ama karşısında bir parça güçlendirilmiş bir muhalefetle birlikte. Bu çerçevede seçimlerde oyunu biraz artırmış bir CHP istiyor, bu sınırlar içerisinde onu da destekliyorlardı. Economist’in tartışmalara yol açan başyazısı bunun sembolik bir ifadesi idi. Ama ana muhalefet beklenen bu başarıyı gösteremedi.

AKP’nin aldığı %50 seçmen desteğini değerlendirirken Türkiye’deki gerici siyaset tablosunda hemen seçimi önceleyen dönemde meydana gelen değişiklikleri de gözönünde bulundurmak gerekir. % 5-7 oranını zorlayan Refah'a hemen seçimler öncesinde operasyon yapıp bölerseniz, böylece onun seçmen desteğini de AKP’ye kanalize etmiş olursunuz. Merkez sağdaki son parti DYP’ye genel başkan bile bulamaz duruma düşerse, sonuçta bundan da AKP karlı çıkar. Özetle olan, MHP dışındaki hemen tüm sağ seçmen desteğinin AKP’de toplaşmasıdır. Aslında aynı eğilimli oylar bir havuzda toplanıyor, burada şaşırtıcı bir şey yok. Eğer AKP %40, Refah Partisi %5, DYP %2, bilmem hangisi %1 alsaydı, tablo gene aynı kalırdı. Ama ötekiler aradan çekilince, sözkonusu oylar tek havuzda toplanmış oldu. Burada çok yeni, çok şaşırtıcı bir şey yok. Refah Partisi bölündüğü andan itibaren bu olayın böyle olacağı açığa çıkmıştı zaten.

Öte yandan geçmişte tarikatlar sağ partiler arasında bölünürdü, özellikle de Demirelci partiye oy verirlerdi, 12 Eylül dönemi sonrasında Özalcı partiye oy verdiler. Şimdi iktidarın eteğinde güç toplamaya çalışan bir kuvvet olmaktan çıktılar, bizzat iktidar kuvvetinin kendisi haline geldiler. Bugün Türkiye’yi AKP’nin yanısıra Fethullah Gülen tarikatı yönetiyor. Polis olduğu gibi onun elinde, medya önemli bir bölümüyle onun elinde, bürokrasi de valiler, kaymakamlar, hakimler, savcılar çok büyük ölçüde Fethullahçı. Ve zaten Fethullah’ın basındaki temsilcileri zaman zaman yaptıkları açıklamalarla bir koalisyon hükümetinin ortakları gibi konuşuyorlar. Seçimlerin hemen ardından “AKP bu başarıyı kendi başına kazanmadı, bunun farkında olsun” diyen yazılar yazdılar.

Demek istiyorum ki, şu son on yılda artık bir iktidar kuvveti oldukları inancıyla Türkiye’nin bütün dinsel gerici akımları tek bir parti ekseninde, AKP çatısı altında, AKP koalisyonu içerisinde birleşmiş durumdalar. AKP bu açıdan büyük bir koalisyon hareketidir. AKP bir çatı partisidir. İçinde Fettullahçılar var, Nakşibendiler var, daha modern kesimler var, amerıkancı liberaller var, çok değişik akımların bir koalisyonu durumunda. Bu kadar gerici güç bir araya gelirse, oylarını tek havuzda birleştirirse, bu eder %50 AKP oyu. Demek istiyorum ki %50 oyu görüp de Türkiye felakete gidiyor kaygısı duymamız gerekmiyor. Bu bir görüntüdür sadece. Böyle bir gerici oy kitlesi Türkiye’de zaten var. Bu seçimde bir partide birleşmiş oldu, olay bu.

Bin türlü demagojiyi, kirli silahı da bunlar başarıyla kullanıyorlar. Çok kirli bir iktidarla karşı karşıyayız. Burjuvazinin bütün gerici akımları rezilliğin, pisliğin her türlüsüyle maluldür ama en rezilleri de dinci akımlar. Hiçbirisi seviyeyi bu kadar düşürmüyordu. Ana muhalefet partisinin liderini kişisel inançlarından dolayı aşağılayıp yuhalatan bir gericilik odağı ile yüzyüzeyiz. Suriye politikasına yapılmış çok cılız bir muhalefeti bile alıp Kılıçdaroğlu’nun mezhep kimliğiyle ilişkilendiriyorlar. Bu kadar kirli silahlar kullanıyorlar. Ve bu kirli silahlar gerici oy deposu durumundaki durgun kitlelerde büyük etkiler yaratabiliyor.

Ama bu kadar çelişen çıkarın temsilcisi olmak, bu kadar çok rezilce davranabilmek, ölçüyü bu kadar çok kaçırabilmek, beraberinde bir fatura da biriktiriyordur. Türkiye toplumu karmaşık bir toplum. Gericilik bu toplumda her zaman bir güç sahibiydi. Menderes döneminde de, Demirel döneminde de bu böyleydi. Demirel’in Adalet Partisi 1965 seçimlerinde %57 oyla tek başına iktidar oldu bu ülkede. Aynı başarıyı 1969 seçimlerinde %47 ile tekrarladı. Ve bu başarı öteki bazı gerici partilerin varlığına rağmen gösterildi. Tutucu pasif kitleler şahsında gerici oy depoları bu toplumda hep var olageldi.

Bunlar, AKP demek istiyorum, bu gerici geleneğin en rezil temsilcisi ve bu da anlaşılır bir durum. Her ülkenin gericiliğinin, her ülkenin burjuvazisinin göstereceği eğilimleri tarihsel dönem içerisinde değerlendirmek gerekir. Dünyada olayların nereye gitmekte olduğunu, dengelerin nasıl bozulduğunu, huzurların nasıl kaçtığını, rejim ve kurulu düzenin sıkıntılarının nasıl arttığını, günümüz dünyasını ele alırken ortaya koydum. Bugünün burjuvazisini ve onu temsilen öne çıkan gerici siyasal akımları da bunun içinde değerlendirmek gerekir. Son onyıldır Türk burjuva gericiliğinin egemen siyasal biçimi kendini AKP şahsında gösteriyor. Gericiliğin an arsız, en kirli, en rezil biçimlerini temsil etme şerefi bugün için AKP’ye düşüyor. Doğal olarak biriken fatura da AKP’nin hanesine yazılıyor.

 

Düzen muhalefetinin açmazı

Ana muhalefet partisi olarak CHP seçimlerde umduğu başarıyı gösteremedi ve bu da çok şaşırtıcı bir sonuç değil. İktidardaki partinin politikalarını esası yönünden savunursanız, yani büyük burjuvaziye sesinizi çıkarmazsanız, emekçilerin büyük burjuvazi eliyle ve neo-liberal politikaları yoluyla soyup soğana çevrilmesine sesinizi çıkarmazsanız, emperyalizme ve siyonizme karşı çıkmazsanız, toplumda buna dayalı olarak bir sosyal siyasal hareketlendirme yaratmazsanız, salt “Recep efendinin villası” üzerinden, belediye hizmetlerinden çalınan müteahhitlik rantları üzerinden, bir takım başka özel icraatlar üzerinden muhalefet yaparsanız, bu sınırlarda bir muhalefetin toplumdaki karşılığı ancak bu kadar olur. CHP’nin temsil ettiği ana muhalefet iktidar partisi karşısında esasa ilişkin yeni bir şey söylüyor değil. Bütün temel politikalarda AKP ile aynı çizgide. Amerikan emperyalizminin bölge uygulamalarına karşı hiçbir itirazı yok. Bunu sadece arada AKP’nin açmazlarını ya da çelişkilerini vurgulamak için kullanmak zorunda kalıyor, o kadar. Füze Kalkanı bir hafta önce açıklanıyor, Kılıçdaroğlu bir hafta boyunca Füze Kalkanı hakkında tek kelime söylemiyor. Ne zaman ki hükümetten kendilerine ağır bir suçlama geldi işte ancak o zaman, peki sen de Füze Kalkanı kurdun, onu kime karşın kurdun belli değil mi demek zorunda kalıyor. Burada samimiyet de inandırıcılık da yok. Zira CHP’nin dış politika sözcüsü sayılabilecek Faruk Laloğlu, partisinin Füze Kalkanını desteklediğini daha baştan açıklamıştı.

Peki CHP neden böyle davranıyor, neden gerçek bir muhalefet yapmıyor? Çünkü bunu yaparsa, emperyalizmden ve büyük burjuvaziden yarın için umduğu desteği alamayacağını düşünüyor. Onun hesabı, dışarda ABD ve AB’nin, içeride işbirlikçi büyük burjuvazinin AKP’den umudu keserek kendilerini öne çıkarması üzerinedir. Bütün umutları budur, dolayısıyla temel politika ve davranışları da buna göredir.

(...)

CHP topluma yaşam biçiminin dokunulmazlığı vaadinden bulunuyor. Bunun özellikle modern ara katmanlar için bir önemi olduğu açık. Fakat büyük burjuvazinin laik kesimlerinin çok da umurunda değil, zira böyle bir sorunları yok. Kendi yaşam alanlarında her türden rezilliği dilediğince yaşıyorlar. Dinci akımın elit kesimlerinin ve onların temsil ettiği yeni türedi burjuvazinin kokuşmuşluğunu da en iyi onlar biliyorlar. Pisliğin alası, kozmopolitliğin alası bu kesimlerde, o türbanlı hanımlar ile badem bıyıklı beylerde var. Bunlar bu düzenin nimetlerinden en iyi şekilde yararlanan ve bu düzenin hakkını da en iyi şekilde veren bir partinin temsilcileri şimdi. Gereğince nemalandıkları bir düzenin dengelerini çok bozmazlar. Kuşkusuz zaman zaman belli sınırları aşıyorlar, belli bakımlardan emperyalizmi ve büyük burjuvazinin belli kesimlerini rahatsız ediyorlar. Ama kendilerine sunulan hizmetin toplamı üzerinden bunlar önemsiz sorunlar olarak kalıyor. Böyle olmasa, büyük burjuvazi elindeki imkanlarını kullanarak, gerekirse zenginliğinin bir kısmını da feda ederek, bunların üstesinden bir biçimde gelir. Ama halen hiç de böyle bir ihtiyaç duymuyor.

Dinci iktidarın politik ve psikolojik olarak da en güçlü olduğu bir dönemde, Türkiye toplumunda her türlü kozmopolit rezillik diz boyu gidiyor. Gazetelerin birinci sayfalarındaki magazin haberlere baksanız bile, toplum yaşamının ne halde olduğunu görürsünüz. Toplum maalesef her koldan çürüyor, çürütülüyor. Sonuçta iktidardaki dinci akımının modern burjuva kimlik üzerinden kendini ortaya koyduğunu unutmayacaksınız. Bunlar yarı-feodal toprak ağaları, ortaçağ artığı köy tefecileri ya da geleneksel köy imamları değil, bunlar modern burjuva! Bunların altında en lüks arabalar, kollarında en pahalı saatler var. En lüks villalarda yaşıyor, iç çamaşırlarına kadar marka giyiyorlar. Bunların kendine özgü rezil bir piyasası, kendi yeni türedi sosyetesi var. Özetle bunlar modern büyük burjuvazinin dini siyasete alet eden kanadını temsil ediyorlar. Bugünün modern Türkiye’sinde dinci akımını temsil ediyorlar. Bunlar 1920’lerin, ‘30’ların, ‘50’lerin değil, 2010 yıllarının, Türkiye'de 25 adet dolar milyarderi çıkarabilen bir ülkenin dincileri. Bunu unutmamak, dinci gericiliğin sınırlarını abartmamak gerekir. Din burada toplumu sersemletmek, emekçiyi denetim altında tutmak sınırları içerisinde kullanılıyor ve Türkiye’nin toplam dengeleri düşünüldüğünde bu sınırları çok da aşılamayacaktır.

Düzen muhalefeti, adı üzerinde düzenin muhalefetidir. Böyle bir muhalefetten bir şey çıkmaz. Toplumda modern yaşam biçimini sindirmiş laik katmanlar var. Bu ülkede cumhuriyetçi ve kemalist bir birikim var. Bunun kendine göre inançlı bir kitlesi var. CHP sırt üstü de yatsa bile bu kesimlerin desteğini yine alır. Dinci gericiliğin güçlenmesi karşısında bu katmanların umutsuzluğu arttıkça daha da fazla alır. Bugün CHP tarafından temsil edilen düzen muhalefetinin AKP karşısında bir parça canlılık gösterebilmesi, sosyal sorunları üzerinden kitleleri dalgalandırmasıyla mümkün. Öyle kuru vaatlerle değil, kitleleri fiilen harekete geçirmesiyle mümkün. Bunu Ecevit 12 Mart’tan sonra yaptı. Bir koldan 12 Mart rejimine karşı anti-faşist siyasal ajitasyonu, öteki koldan sosyal demagojiyi etkin biçimde kullanarak büyük bir dalgalanma yarattı. Bir sonraki evrede bunu, toplumdaki genel devrimci yükselişin de sağladığı imkanlardan da en iyi biçimde yararlanarak, 1977 seçimlerinde %42’ye kadar vardırdı.

Bu olursa bu yolla olur. Bunun dışında sosyal mücadele gelişmediği sürece kitlelerin eğilimleri değişmez. Durgun haliyle aldığınızda, bu ülkede %70’lik sağ oy, %30’luk sol oy var, bu denge fazlaca değişmez. Bunu ancak sosyal mücadele değiştirir. Ve bu değişim tümüyle solun lehine olur. Sağın  %70’lik seçmen desteği gericiliğin, durgunluğun, tutuculuğun, geleneğin gücünden geliyor. Sosyal mücadele bu tutuculuğu parçalar. Toplumda ilerici bir atmosfer yaratır. Dengeyi ancak bu bozabilir. Ecevit zamanında dengeyi bununla bozdu. Ecevit %42’lik oyu aldığı dönemde Türkiye ayaktaydı. Yüzbinlerce insan devrimci şiarlar ve bayraklarla sokakları, meydanları dolduruyordu, bu büyük bir toplumsal kaynaşma dönemiydi. O da onu kendince sandıkta değerlendirmiş oldu. Bu olmadığı sürece o %30 aynı sınırlarda, yani %30 olarak kalakalır.

Türkiye’de sosyal mücadele dengeleri değiştirmediği sürece parlamenter alanda bu sabit bir dengedir. Bu parlamento yolundan kırılmaz. Parlamento yolundan yol alabilmeniz bile sosyal dalgalanmalarla mümkün. Ulusal özgürlük mücadelesi Kürt halk kitlelerini ayağa kaldırmasaydı, bugünkü parlamenter başarısının esamisi okunmazdı. Ulusal kurtuluş mücadelesi, ruhu, bilinci, uyanışı hareketi içinde yaratılmış etki, sonuçta sandığa oy olarak da yansıyor.

Bu Latin Amerika’da da böyle oldu, oluyor. Yıllar boyunca Bolivya ayaktaydı, kitle hareketleriyle, genel grevlerle, kent isyanlarıyla çalkalanıyordu. Bu sonuçta bir seçmen desteğine dönüştü ve Eva Morales’i devlet başkanı yaptı. Aynı şey Ekvador’da oldu. Rafael Correa’yı başa getiren bu ülkedeki sonu gelmez toplumsal çalkantılardı. Chavez’i ensesinden tutup bir adaya götürdüler 2002’deki Amerikancı darbede. Karakas’ın emekçileri yeni cuntanın sarayını milyonları bulan bir öfkeli kitle halinde kuşattılar 48 saat boyunca. Bundan aldıkları güç ve moral ile genç subaylar Chavez’i hapsedildiği adadan alıp gerisin geri devlet başkanlığı sarayına getirdiler. Chavez bu vesileyle yaptığı konuşmada, Venezuela halkı tarih yazdı diyordu ve kuşkusuz tümüyle haklıydı.

 

Kürt hareketinin seçim başarısı

Çatı partisi üzerinde ayrıca duracağım. Öyle çatı partisi, kongre partisi, bilmem ne yönelimi ile bir yere varılmaz. Türkiye solu bunu yirmi senedir deniyor ve bir arpa yol gidemiyor. Biz bunu Kuruçeşme’den beri biliyoruz. Bunun en verimli meyvesi ÖDP’ydi, bu projenin iflasının ardından onun beyin takımından biri, “ÖDP projesi görkemli bir iflastır” demek zorunda kaldı. İşte bu kadar! Sosyal mücadele dışında yol almak imkanı yoktur.

Çatı partisine yönelenler ne edip edip sola bir kanal açmamız lazım diyorlar. İyi ama bu öyle masa başı hesaplarla, karmaşık hesaplara dayalı bir araya gelmelerle olmaz. Binlerce insanınız var, sürün fabrikalara ve işletmelere, bakın Türkiye’de dengeler nasıl değişiyor. Emekçi perişan, işçi sınıfı kaynıyor, buralara güçlerini sürmüyorlar. İşçi sınıfını nasıl hareketlendiririz tartışması yapmıyorlar da, son seçim başarısını nasıl yeni bir parlamenter rüzgara çevirebilirizin hesabını yapıyorlar. Bir rüzgar yaratıp Bolivya’dakini biz niye yapmayalım diyor projenin sözcülerinden biri. Bolivya’da kitleler yıllarca ayaktaydı, ülke baştanbaşa işçi ve emekçi hareketleri ile çalkalanıyordu. Parlamenter başarı dolaysız olarak bunun ürünü oldu. Türkiye’de de öncelikle başarmanız gereken budur, yoksa seçim partisi projeleri değil.

Kitle mücadelesinin gücü sonuçlarını her alanda, bu arada parlamenter alanda da gösterir. Sorun parlamenter mücadelenin nasıl bir genel mücadele bağlamında, nasıl genel bir bakışaçısıyla ele alınacağında. Siz hayatın içindeki sosyal siyasal mücadeleyi eksen alıyorsanız, işi buradan götürüyorsanız, oradan yarattığınız etkiyi parlamenter sonuçlar olarak da devşirebilir, bunu burjuva parlamentosuna karşı da kullanabilirsiniz.

Kürt hareketi bugün bunu ulusal sorun ekseni üzerinden, ulusal dava üzerinden yapmayı başarıyor. Kürt hareketinin bütün legal partileri de varlıklarını illegal PKK’nin siyasal başarısına borçlular. Sorun kendi başına legal parti sorunu değildir. Sorun legal partinin devrimci partinin yan ürünü olabilmesidir. Böyle olmaz da legal parti devrimci illegal örgüt yaratamamanın bir alternatifi olarak ortaya çıkarsa, bu tasfiyeci legalizme düşmek, devrimden kopmaktır.

Kürt hareketi son seçimlerde kendisini bile şaşırtan bir başarı gösterdi. Kürt sorununu ayrıca ele alacağım (Bkz. Kürt Sorunu Üzerine Konferanslar-6) ama şu kadarını söyleyeyim; 12 Haziran seçimlerinin hemen öncesi Kürt hareketinde iyimserliğin, özgüvenin, heyecanın tavan yaptığı bir evreydi. Bunun seçim sandığına seçim başarısı olarak bu düzeyde yansıması hiç de şaşırtıcı değil. Parlamento seçimleri kapsamında bu önemli bir politik başarı. 30’a yakın milletvekili çıkarmayı düşünüyorlardı, 36 milletvekili çıkardılar. Kürt halk kitleleri arasında böyle bir potansiyel var, hele de bu bir iyimserlik konjonktürüyle birleşiyorsa. İşte 12 Haziran seçimlerinin hemen öncesinde böyle çok güçlü bir iyimserlik konjonktürü vardı. Devletin Öcalan’la görüşmeler yaptığı, bu meseleyi pazarlıklarla artık çözmeye yanaştığı aleniyet kazanmıştı. Hükümet inkar etmediği gibi bir biçimde doğruladı bu görüşmelerin olduğunu. Bu, yıllarca umutla, inatla, dirençle, fedakarlıklarla beklenen şeyin artık nihayet gerçekleşmekte olduğu, böyle bir dönemde her zamankinden daha kuvvetli, her zamankinden daha fazla birlik ve dayanışma içerisinde olmak gerektiği düşüncesini politize olmuş Kürt insanının bilincine yerleştirdi, oylar birleşti. Arkası ne oldu diyeceksiniz? Arkası bir kez daha hayal kırıklığı oldu. Şu an konumuz düzen siyaseti, dolayısıyla 12 Haziran seçimleri olduğu için, buna şimdi girmek istemiyorum. Onu Kürt sorunu ve Kürt hareketi başlığı altında ayrıca ele alacağım.

Demokratik özerklik projesi seçimlerden sonra ilan edilecek denmişti. Öcalan protokoller imza aşamasına geldi diye açıklamalar yapmıştı. Böyle bir atmosferde Kürt hareketi başarı gösterirdi, buna şaşırmamak gerekir. Bu başarının politik bir anlamı ve bununsa ikili bir etkisi var. Bir yanıyla toplumun ilerici katmanlarında, özellikle Kürt sorunu konusunda ilerici demokrat çizgide olan kesimlerde kendi çapında bir heyecan, bir özgüven yarattı. Ama öte yandan da solda tasfiyeci hayallere yeni bir itilim kazandırdı. Başarının rüzgarı umutsuzluk ve karamsarlık atmosferini bir parça darbeledi ama öte yandan birileri bunu tasfiyeci projelere taze kan olarak kullanmaya yöneliyorlar. Bu arada duyan çatı partisi projesi içerisinde yerini almaya bakıyor. Bu tasfiyeci bir savruluş oluyor doğal olarak. Uzatmıyorum, bu konu üzerinde birazdan ayrıca duracağım. (Bkz., Çatı Partisi ya da Solun Tablosu, Ekim, Sayı: 278, Ocak 2012) Sosyalist olma iddiasındaki birilerinin, Kürt hareketinin eteğinde de olsa parlamentoya girmesi herşeye rağmen iyi bir şeydir. Ama siz bunu alır, işte Türkiye solunun tutacağı yol da budur, bunun örgütsel biçimi de çatı partisi’dir derseniz, buradaki başarıyı tasfiyeci bir odak oluşturmanın rüzgarına çevirirseniz, o zaman karşınızda devrimcileri bulursunuz. 

www.tkip.org
sitesinden alınmıştır...