Sömürü ve şiddete karşı diren, özgürleş!

İşçi ve emekçi kadınlar sömürü ve şiddete karşı örgütlenerek kendi geleceklerini kendi ellerine alırlar. Greif işgalinde kadın işçilerin karşı karşıya kalınan her saldırı (taşeron çetelerinin, polisin saldırıları vb…) aşamasında korkusuzca karşılarına dikilerek, kendi eylemlerini örgütleyerek direnişin güçlenmesini, güçlenen direnişle de özgürleşmelerini sağladılar. Kendi için bir sınıf olmuş işçi bölüğünün kadınları sömürü çarklarını parçalarken kapitalist düzeninin her türlü şiddeti de hükümsüz kalacaktır.

Dediler evvelleri “İşin gücün evdir”.

Dedin, “Kaderimdir”.

Dediler sonraları, “İşgücün gerektir, ama biraz ucuza”.

Sandın, özgürlüktür sadece evin dışına çıkmak.

Anladın zamanla, gün ışığını görmeden çalışıp gene de karnın doymayınca bu ‘kader’i bozacak olanın sen olduğunu.

Kapitalizmin gelişmesi ve üretimin yaygınlaşmasıyla birlikte kadınlar da -çocuklarla birlikte- artı değer sömürüsünün içine çekildi. 18. yüzyılın ikinci yarısında kadın işgücü, ücretli emek piyasasına girdi. Uzun çalışma saatlerinin olduğu, gün ışığını görmeden işe gidilip güneş battıktan sonra işten çıkıldığı bu dönemde kadınların ucuz işgücü olarak çalıştırılması sermaye birikiminin artmasını ve patronların hızlı güçlenmesini sağlamıştır.

Bir sömürü ve şiddet biçimi olan kapitalizmde çifte sömürü altındaki işçi ve emekçi kadınlar, her sorunu katmerli yaşıyorlar. Çalışma yaşamında ucuz işgücü olarak görülen kadınlar, aynı zamanda işte, evde, sokakta, okulda mobbing uygulamalarına, tacizlere, tecavüzlere yani şiddetin birçok haline maruz kalıyorlar. Günümüzde kadınların çalışma oranının arttığını ve birçok sektörde çalıştığını düşündüğümüzde gününün büyük bölümü iş eksenli geçen kadın iş yaşamındaki şiddete de en çok maruz kalanlardır.

 

Şiddet nedir, iş yaşamında nasıl karşımıza çıkar?

Şiddet en genel anlamıyla bir kişiye veya bir topluma güç kullanarak, baskı uygulayarak onun iradesi dışında bir davranışa zorlayan saldırganlık durumudur. İşyeri şiddeti ise iş ile bağlantılı olarak kişinin sağlığını ve güvenliğini bozan, riske atan tutum ve davranışların bütünüdür.

Patronların işçileri çalıştırmak ve düzenlerini korumak için birçok yola, yönteme başvurduklarını biliyoruz. Sömürü düzeninin devam etmesi için sermaye sınıfının şiddeti de kaçınılmazdır. Kapitalizmde işçilerin yaşamı şekillendirilirken oluşturulan çalışma koşulları, belirlenen ücret, evdeki yaşama kadar müdahale edilmesi, televizyon vb. emekçilerin rahat ulaşabileceği kitle iletişim araçlarıyla beyinlerin uyuşturulması, küçük yaşlardan itibaren verilen eğitimle düşünmenin ve sorgulanmanın engellenmesi, kaç çocuk doğurulacağına kadar verilen buyruklar bu sistemin baştan aşağı şiddet yüklü olduğunu göstermektedir.

İş yaşamında yaşadığımız şiddet, büyük oranda mobbing olarak tanımlanan psikolojik şiddet boyutuyla karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de mobbinge maruz kalma oranı yapılan anket ve araştırmalara göre % 40’ları geçmiş durumda. Aşağılanma (en çok ustabaşı, şef, müdür vb. kişiler tarafından uygulanır), tehdit (daha çok işten atma tehdidi şeklinde karşımıza çıkar), küfür (çoğu zaman kadınları aşağılayan cinsel içerikli küfürler sarf edilir) mobbingin en çok görülen biçimleridir. Mobbingin yanı sıra işyerlerinde kadın işçiler cinsel bir şiddet biçimi olan tacize de uğramaktadırlar.

Şiddet, işçi ve emekçi kadınlara uygulanırken bir yandan da içinde bulundukları koşulları kabul ettirmenin bir yoluna da çevrilmektedir. İşçilerin çalışma ve yaşam koşullarına başkaldırdığı, örgütlendiği, mücadele ettiği dönemlerde sermaye sınıfı şiddetini arttırmaktadır. Ücretlerin yükseltilmesi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve sendikalaşmak için örgütlenen işçiler, işten atılma tehdidiyle hatta işten atılmayla karşı karşıya kalmakta, vazgeçmesi için tehdit odalarına çekilmekte, özellikle kadın işçilerin aileleri üzerinden baskılar yaşamaktadır. Bunların yanı sıra para teklif ederek vazgeçirme çabasına giren patronlar, mali gücünü de devreye sokarak ekonomik şiddet de uygulamaktadır.

 

Direnişlerin karşısında patronun artan baskı ve şiddeti

Son yılların direnişlerini incelediğimizde kadın işçilerin direnişlerin ön saflarında olduklarını, tek başlarına direniş kararlılığını sergilediklerine birçok örgütlenme ve direniş sürecinde tanık olduk. Ve öne çıkan örneklerin hepsinde patronun birçok saldırgan tutumu da görüyoruz.

Novamed’de % 95’i kadın olan işçiler, “daha hızlı ve kusursuz” çalışılması için sürekli olarak psikolojik şiddet altındaydılar. Bu koşullar önce korkuttuğu gibi sonra da sendikal örgütlenmeyi başlatan kıvılcım oldu. Sendikalaşmayı engellemek için bin takla atan patron 81’i kadın 83 işçinin direngenliğine çarptı ve 448 gün süren grevin sonucunda işçiler birçok hak kazanarak sendikalı bir şekilde fabrikaya döndüler.

DESA’da işten atmaların ardından başlayan direnişte patron elindeki tüm imkanları kullandı. Düzce’de jandarma baskısı ve saldırısı ile karşı karşıya kalınırken Sefaköy’de tek başına direnen Emine Arslan tehditle, para teklifiyle, direniş yerine moloz ve çöp yığılmasıyla, kızının kaçırılmasıyla, polis tarafından gözaltına alınıp para cezası kesilmesiyle patron şiddetini yaşadı.

Yakın zamanda Çayırova’daki direnişleri sendika tarafından sonlandırılan M&T Reklam işçileri de 6 aylık direnişleri boyunca birçok yıldırma politikası ile uğraştılar. Burada yaşanan örnek patronun yönlendirilmesiyle yeri geldiğinde aynı sınıfın mensupları içerisinde şiddetin birbirlerine karşı nasıl yöneltildiğinin örneğini bizlere sunuyor. M&T Reklam patronu, direnişin 100. günü vesilesiyle yapılacak etkinliğin ön gününde çalışan bir kadın işçiyle oğluna direnişçi bir kadın işçiyi dövdürttü.

 

Şiddete göğüs gerenler sömürüyü parçalayacaklardır

Direnişler, grevler, işgallerle işçilerin tepkisini, öfkesini ortaya koydukları bir dönemin içindeyiz. Bu mücadelede kadın işçiler hep en önde. Bu direngen havayı baskı ve zor ile sindiremeyeceğini anladığı noktada sermaye sınıfı işçilerin birliğini Kürt-Türk, Alevi-Sünni, kadın-erkek diye parçalamaya başvurmaktadır. Sınıf bilincine sahip olmayan, kurtuluşu için sınıf kardeşiyle omuz omuza olması gerektiğini kavramayan işçiler patronun çıkarlarına hizmet etmektedir.

İşsiz kalma korkusu ile “karnını doyuran” patronuna dört elle sarılmış fabrikada çalışan bir kadın işçi ile, hakları için sendikalaşan, sınıfının çıkarları için direnişe geçen bir kadın işçi M&T Reklam’da karşı karşıya gelmiştir. İkisi de işçidir, ikisi de kadındır! Fakat fabrikada çalışan kadın, sınıf olmaktan bihaber haliyle patronun bir yansımasına dönüşmüştür.

İşçi ve emekçi kadınlar sömürü ve şiddete karşı örgütlenerek kendi geleceklerini kendi ellerine alırlar. Greif işgalinde kadın işçilerin karşı karşıya kalınan her saldırı (taşeron çetelerinin, polisin saldırıları vb…) aşamasında korkusuzca karşılarına dikilerek, kendi eylemlerini örgütleyerek direnişin güçlenmesini, güçlenen direnişle de özgürleşmelerini sağladılar. Kendi için bir sınıf olmuş işçi bölüğünün kadınları sömürü çarklarını parçalarken kapitalist düzeninin her türlü şiddeti de hükümsüz kalacaktır.

Gebze Emekçi Kadın Komisyonu