Kelebekler”in hikayesi devletin ve kapitalizmin şiddetinin özetidir! - Z. İnanç

Toplumsal yaşamda kadın her türlü şiddete maruz kalıyor. Evde, sokakta, fabrikada, işyerinde, okulda fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik boyutlarıyla karşı karşıya kalınan şiddet, içinde yaşadığımız toplumsal sistemin köklerinden beslenmektedir.

Kapitalizm şiddet yüklü bir sistemdir. Küçük bir azınlık büyük bir çoğunluğun, yani işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin üzerinde tahakküm kurabilmek ve kapitalizmin devamlılığını sağlayabilmek için şiddetin her biçimi kullanmaktadır. Tam da bundan dolayıdır ki kapitalist sistem, devletiyle, ailesiyle vb. her türlü ilişki biçimini bu çerçevede oluşturmaktadır.

Kadının devletle, patronla, erkekle olan ilişkisinde ortaya çıkan şiddeti ele alırken, sistemin egemenleri ile ezilenleri penceresinden bakabilmek gerekir. Bu noktada görülmektedir ki, kadının uğradığı şiddette karşısındaki kişi veya kurum, ya sistemin egemeni, ya sistemin zor ve baskı aygıtları, ya da toplumsal yaşamda biçilen misyonu üzerine geçirmiş bir ebeveyn veya eş. Kadının karşı karşıya kaldığı şiddeti bunlardan kopuk ele almak, meselenin özünün kararmasına, kadına yönelik şiddete karşı mücadelede yanlış çizgi ve yöntemlere savrulunmasına neden olur.

Kadına yönelik şiddet kadın sorununun önemli bir boyutudur. Kadın toplumsal yaşamda cinsel ayrımcılığa ve sömürüye maruz kalmaktadır. Kapitalist toplumda cinsel ayrımcılık ve sömürü sınıfsal yaşanmaktadır. Burjuva sınıfa mensup bir kadın, kadın olmasından kaynaklı yaşanan ayrımcılığın mağduru olmakla birlikte şiddeti besleyen egemen sınıfın bir parçasıdır. Her türlü şiddetin devamı onun tahakkümünü güçlendiren bir yan taşımaktadır. Kadın sorununu ve kadının yaşadığı her yönlü şiddeti ele alırken sınıfsal bir açıdan bakmalıyız. Sınıfsallıktan uzaklaşıldığında düzenin sınırlarına, dolayısıyla çözümsüzlüğün girdabına sürüklenilmektedir.

Aile içi şiddet başta olmak üzere, işyerinde, okulda, sokakta, savaş bölgelerinde kadınlar şiddetle karşı karşıya kalıyorlar. Bugünün dünyasında kız çocukları hala cinsiyetleri nedeniyle doğar doğmaz öldürülebiliyor. Kendi kararlarını vermesi çok görülüyor, istemediği kişiyle evlendiriliyor, sevdiğini tercih ettiği için öldürülüyor. Savaşlarda ve işgal altındaki topraklarda tacize ve tecavüze maruz kalıyor. Kadının bedeni metalaştırılıyor, reklama çıkartılıyor, satışa sunuluyor. Tüm bunların gerisinde kapitalist sistem duruyor.

Her konuda olduğu gibi kadına yönelik şiddet konusunda da egemen sınıflar ve onların devleti çözüm üretme plan ve projeleri ile yanılsama yaratma çabasında. Sorunu yaratanlar çözüm üreten görüntülerle sahneye çıkmaya çalışıyorlar. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü tarafından, bir öncekinin süresinin dolmasından kaynaklı, “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı 2012-2015” hazırlanmıştır. Kadının yaşadığı sorunlardan, bu konuda bilinç yaratılması için yapılması planlananlardan bahsediliyor. Ve daha giriş sayılabilecek bir yerde kadının yaşadığı şiddetin nedeni, “Kadınla erkeğin arasında çağlardır süren eşit olmayan güç ilişkilerinin bir yansıması” olarak tanımlanıyor. Sorun kadın ile erkek arasında yaşanıyormuş gibi, sorun kadın ve erkeğin kas gücünün eşitsizliğiymiş gibi sunuluyor. Devletin çözüm üretiyormuş gibi yarattığı yanılsama gibi sorunun kaynağını çarpıtması da şaşılacak bir durum değil. Asıl önemli olan, onlarla aynı konuma düşen siyasal yaklaşımlar. Reformist, feminist yaklaşımlar da meselenin sınıfsallığının üstünden atlayan bir mücadele programı ortaya koyuyorlar. Çözüm için ortaya konan çabalar gerçek çözümden uzaklaştırıyor.

Kadının yaşadığı cinsel ve sınıfsal sömürünün temeli özel mülkiyet ve sınıflı toplumun ortaya çıkmasına dayanır. Kapitalist sistemde çok boyutlu ve yoğun bir şekilde karşımıza çıkan kadına yönelik şiddeti doğuran da toplumsal yaşamdaki sınıfsal, cinsel eşitsizlik ve sömürüdür. Sorunun kaynağı ise sınıflı toplumsal düzen, bugünkü biçimiyle kapitalizmdir. Çözüm için verilecek mücadele de mutlaka ve mutlaka düzene, kapitalizme karşı bir mücadele olabilmelidir.

Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olan 25 Kasım’ın tarihsel yaşanmışlığı da meselenin özünü anlatan önemli bir örnektir. Clandestina Hareketi’nin öncülerinden olan, Kelebekler diye anılan Mirabel Kardeşler (Patria, Minerva ve Maria Mirabel), 1960 yılında Latin Amerika’nın küçük bir ada ülkesi olan Dominik Cumhuriyeti’nde Trujillo diktatörlüğüne karşı verdikleri mücadelede katledilirler. Mirabel kardeşler diktatörlüğe karşı özgürlük mücadelesini omuzlamışlardır. Bundan dolayı tehditlere maruz kalmış, hapislere atılmış, tecavüze uğramış ve sonunda cesetleri bir uçurum kenarına atılmıştır. Bu yaşananlar, kanla beslenen katliamcı devletin, sömürü ve şiddet üzerine kurulu sistemin özetidir.