Feminizm ve ideolojik mücadele alanındaki görevlerimiz

A. Ekin

Bugünkü modern feminizmin kökleri burjuva devrimlerine dayanır. Fransız Devrimi’yle başlayan ve tüm dünyayı sarsan eşitlik ve özgürlük isteminin, kadınları da harekete geçirmesi kaçınılmazdı. Kadınlar devrim sürecinde aktif olarak yer aldılar, kendi örgütlülüklerini kurdular, yayınlarını çıkardılar. Devrimden, kendilerini de eşit vatandaş haline getirmesini beklediler.

Ancak gerçekleşen burjuva devrimler, en radikal olduğu dönemlerde dahi kadını görmezden geldi. Koşulları burjuva devrimlerin o günkü maddi-iktisadi karakteri ve binlerce yılı bulan toplumsal bellek ile belirlenen bu “ihmal”, feminizmin bağımsız bir akım olarak şekillenmesinde önemli bir rol oynadı.

Proletaryanın gelişen mücadelesi karşısında burjuvazinin kendi demokratik değerlerine bile yüz çevirerek gericileştiği ve işçi sınıfının toplumsal ilerlemenin bayrağını devraldığı Fransız Devrimi’ni izleyen uzun yıllar boyunca gerçek feminist değerler (kadının özgürlük ve eşitlik talebi) sosyalist mücadelenin içinde yaşatıldı.

Burjuva kadın hareketi ise kendini, kadının özgürlük talebinden çok burjuva erkeğin haklarına sahip olmak mücadelesi olarak ortaya koydu. Her ne kadar burjuva kadın hareketi kendini tüm kadınların temsilcisi olarak görse de, gelişen sınıf çelişkileri ve proletaryanın büyüyen mücadelesi, burjuva kadın ile proleter kadını, “salondaki kraliçe ile mutfaktaki hizmetçiyi” birbirinden keskin bir biçimde ayırdı. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleşen her devrimci yükselişte ya da önemli siyasal gelişmede, burjuva kadın ile işçi kadın iki ayrı sınıfın mensupları, dolasıyla iki farklı tutumun sahipleri olarak karşı karşıya geldiler. Ve 20. yüzyılın ilk yarısında kadınlar bazı önemli haklar kazanmaya başladıklarında, bunu burjuva kadın hareketlerinden çok proletaryanın gelişen mücadelesine borçludurlar.

 

'60-70’li yıllar: “İkinci dalga feminizm”

 ‘60'lı yılların ikinci yarısında, dünya çapındaki kitle hareketleri yeni bir özgürlük dalgası yaratırken, feminizm bağımsız bir akım olma çabasına yöneldi. Daha çok orta sınıf kadının cinsel özgürlük istemine dayanan bu çaba, o yılların devrimci atmosferinin de etkisi ile, kadın cinsiyeti merkezli “devrimci” bir söylem oluşturarak, esas dayanağı olan burjuva kadın hareketinden ve sınıfsal mücadeleyi esas alan proleter kadın hareketinden ideolojik olarak da ayrışmaya çalıştı. Kürtaj, doğum kontrolü, pornografi, kadının kendi bedeni üzerinde söz sahibi olması vb., konular temel mücadele başlıkları haline gelirken, “cinsiyetçi bir toplum teorisi” geliştirilerek “yeni feminizme” ideolojik bir temel yaratılmaya çalışıldı. Tarihsel olarak öncülleri bulunan ve ‘70'li yıllarda olgunlaştırılmaya çalışılan bu teoriye göre, “tüm kadınlar tüm erkekler tarafından sömürülen ezilen bir cinsi” oluşturuyorlardı ve “kurtuluşlarını kendilerini sömürüp ezen bir cins olan tüm erkeklere ve onların çıkarlarına dayalı sisteme (‘patriyarkaya’) karşı mücadele ederek sağlayabilirlerdi”. Kadın ve erkek iki ayrı değer sisteminin temsilcisiydi. Kadın üzerindeki baskı, sömürü ve tahakküm sınıf ilişkilerinden değil bu ilişkilere de yön veren erkeğin doğasından geliyordu. Buna karşı ezilen kadın ise, insanlığın kurtuluşunu ve geleceğin değerlerini temsil ediyordu.

Genelde “radikal feminizm” üst başlığında toplanan bu akım ile belli bir ideolojik mücadeleye giren sosyalist feminizm de modern biçimini bu dönemde kazandı. Esas olarak aynı arayışın, feminizme maddi bir temel yaratma çabasının başka bir ürünüydü. Farklılık bu temelin, yetersiz bulunmakla birlikte tarihsel materyalizmin kendisinde aranmasından geliyordu. Bu fark radikal feminizmden farklı politik tutumlar savunmayı (almayı değil savunmayı, pratiklerinde esaslı bir ayrım yoktu) beraberinde getirse de, özünde yapılan aynı öze yamalı bir marksist elbise giydirilmesinden ibaretti. “Marksizm’in sadece üretim süreci ile ilgilendiği, yeniden üretim sürecini ve burada kadının konumunu görmezden geldiği” en temel eleştiri olurken, iktisadi faktörlerin yanı sıra toplumsal faktörlerin yeterince gözetilmediği yaklaşımı bu eleştiriyi tamamlıyordu. Erkek kendi başına sorunun kaynağı olmasa da önemli bir parçasıydı.

Bugünün dünyasında, siyasal planda ne denli etkili olduğundan ve burjuvazi-işçi sınıfı mücadelesi dışında kendini ne ölçüde bağımsız konumlandırabileceği tartışmalarından bağımsız olarak, feminizmi bir ideolojik akım olarak tanımlamak mümkündür. Toplumdaki temel çelişkiyi kadın ve erkek arasındaki çelişki olarak ele alan feminizm, tarihi de “kadınların erkeklere boyun eğdirdiği değişmez ataerkil yapıların öyküsü” olarak görmektedir.

Buna göre, hangi sınıftan olurlarsa olsunlar kadınlar için bu yapıları yok etmenin tek yolu, yine hangi sınıftan olurlarsa olsunlar tüm erkeklere ve onların düzenine karşı birleşip mücadele etmektir.

Oysa ki Marksizm sınıf çelişkilerini ve mücadelesini esas alır. Kadın sorununu, işbölümüyle ve toplumun sınıflara ayrılmasıyla birlikte ortaya çıkmış ve ancak bunların ortadan kalkmasıyla birlikte yok olacak bir sorun olarak görür. Ve bunun ancak kadını-erkeği ile işçi sınıfı ve emekçilerin ortak mücadelesiyle başarılabileceğini savunur.

Marksizm kadınların özgürlük ve eşitlik arayışının bir ürünü olarak ortaya çıkan feminizmi kendi değerlerinin bir parçası olarak kabul eder. Ancak hangi biçim altında olursa olsun, tarihin akışını iki cinsiyetin birbiriyle mücadelesini esas alarak açıklayan bir anlayışın kadını özgürleştirmeyi başarmak şöyle dursun, tüm toplumu özgürleştirecek tek güç olan işçi sınıfını kendi içinde cinsiyete dayalı olarak bölüp parçalamak manasına geleceğini bilir. Bu açıdan Marksizm ve feminizm uzlaştırılamaz iki akımdır. Feminizmle mücadele, işçi sınıfı ve emekçilerin ortak mücadelesinin sağlanması mücadelesi olduğu kadar, kadınların gerçek kurtuluşunun sağlanması mücadelesinin de bir parçasıdır.

 

Türkiye’de feminizm

Bağımsız bir akım olarak feminizmin Türkiye’de ortaya çıkması ‘80 darbesinin ardından olmuştur. Geçmişte sol ve devrimci yapılar içinde yer alan kadınların çabalarıyla yaratılan kurumsallaşma girişimleri, yayın deneyimleri, akademik çalışmalar ve düzenlenen kampanyalar üzerinden şekillenmiştir. Kendini feminist olarak adlandıran kadınlar, ‘80'li yılların sonunda kampanyalar merkezli çıkışlar yaparak daha eylemli bir hatta doğru evrilseler de, hareket hiçbir zaman kitlesel bir karakter kazanmamıştır. Yer yer gerçekleştirilen radikal eylemler ve batıdaki feminist yazının çevrilmesiyle oluşturulmaya çalışılan “radikal ideolojik söylem” onu, Özallı yılların “liberalleşen Türkiye”sinde burjuvaziye yedeklenmekten alıkoyamamıştır. ‘90 yıllarda sermaye devleti tarafından yapılan düzenlemeler “feminist hareket” tarafından olumlu karşılanmış, hatta bu düzenleme çalışmalarına bazı kişi ve kurumların bizzat katıldığı da olmuştur.

‘80'li yıllar, “ikinci dalga feminizm” diye adlandırılan akımın batıda, “kadınlar arasındaki etnik ve sınıfsal farklılıkları görmezden gelerek, orta sınıf kadının deneyimlerini tüm kadınlara dayattığı” eleştirisi adı altında güç kaybettiği bir dönemdir. Buna rağmen Türkiye’de, özellikle geçmişte sol-devrimci yapılar içinde yer alan kadınlar arasında kendine geniş bir etki alanı bulması 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yıkıcı etkilerinden bağımsız düşünülemez.

Fakat bugünkü feminizme esas güç katan olgu, 12 Eylül yenilgisinin ardından bu sefer de "reel sosyalizm"in çöküşü ile geleneksel devrimci demokrat hareketin ana akımları şahsında yaşadığı tasfiyeci yıkımdır. Bu iki yenilginin etkisiyle dünün devrimci örgütleri yeni reformist partilere dönüşürken, kadın sorununa yaklaşım evrimsel bir süreç içerisinde, ‘70'lerin kaba bir marksist anlayışından eklektik bir feminizme doğru kaymıştır. Şu veya bu biçimde kendini sosyalist olarak tanımlayan yeni reformist partiler, feminist söylem ve etkinin bu topraklarda asıl taşıyıcıları olmuşlardır. Hala da durum budur.

Feminizm kitlesel dayanağını ise ‘90’ların başına kadar görmezden geldiği Kürt hareketinde bulmuştur. Kürt kadınının feodal boyunduruğa karşı olan enerjisini açığa çıkarmada sağladığı muazzam başarı, feministleri Kürt hareketini keşfetmeye yöneltmiştir. Ancak bu yönelimin Kürt hareketinin tam da düzen içi çözüme yöneldiği, marksist ideolojiye tümüyle sırt çevirdiği bir döneme denk gelmesi dikkat çekicidir. Kürt hareketi düzen içi çözüm arayışına girdiği dönemde feminist retoriği kullanmaya başlamış, feministler ise aynı dönemde Kürt kadınının “özel ezilmişlik deneyimini” önemsemeye başlamışlardır. Kürt hareketinde feminist etki sol hareketteki tasfiyeci-reformist eğilimle birleşince, feminizmin bugünkü etkisi ortaya çıkmıştır.

Dolayısıyla, Türkiye’de “feminist akım”, devrimci hareketin ve Kürt hareketinin yaşadığı reformist tasfiyeci tahribatın bir ürünü olarak kendine varlık zemini bulmuş, etki alanını ve kitlelerle temasını ya burjuva kadın hareketi üzerinden ya da sözkonusu reformist parti ve yapıların “kadın kollarının” çalışmaları üzerinden sağlamıştır. Bağımsız bir kadın hareketi ülküsüne sahip olmasına rağmen hiçbir örgütsel model geliştirememiş, kendi gücüne dayalı kalıcı kurumsallaşmalar yaratamamıştır.

 

Hangi feminizmle nasıl bir ideolojik mücadele?

Bu yazının amacı “feminizm akımını” tarihsel bir değerlendirmeye tabi tutmak, bu kapsamda onun Türkiye’deki gelişim süreçlerini ele almak ya da devrimci hareketteki reformist kırılma ile feminizm ilişkisini irdelemek değildir. Belki ilki değil ama ikincisi, daha kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutulması gereken önemli bir konudur. Ana hatlarıyla ve bazı başlıklar üzerinden gerçekleştirdiğimiz bu kısa özetin amacı, “kadın sorunu üzerinden feminizmle daha belirgin bir ideolojik mücadele yürütmek gerekli” dediğimiz yerde, bu tür bir mücadelenin öne çıkan başlıklarını daha kolay tanımlayabilmektir.

Yukarıdaki özetten anlaşılacağı gibi, Türkiye’de homojen bir bütünlüğe sahip, kendi başına bir etki alanı ya da faaliyet kapasitesi olan bir feminist hareketten söz edilemez. Bugün birçok sendika, kitle örgütü ya da siyasal yapılanmada görülen feminist eğilimlerin esas dayanağı, (düzen cephesinden aldığı doğal destek sayılmazsa) sol hareketin yaşadığı reformist tasfiyeci süreçtir. Bu nedenle de “feminizme” karşı mücadele, kendine özgü yanları olsa bile, tasfiyeciliğe ve reformizme karşı mücadeleden bağımsız ele alınamaz. Hatta bugünün şartlarında gerçek anlamını burada bulmaktadır. Bu açıdan sınıf devrimcileri olarak esas yüklenmemiz gereken alan burasıdır.

Bunun böyle olması “feminist kuram”ın temel argümanları ve buna dayalı retoriği üzerinden ele alınmasını elbette gereksiz kılmamaktadır. Tersine, yaşanılan tasfiyeci dalganın etkisiyle bu kuramın her türlü bilimsel temelden ve sınıfsal bakışaçısından yoksun kavramları, sınıf hareketinin ve bunun ayrılmaz parçası olan kadının özgürlük ve eşitlik mücadelesinin içine (reformist yapıların ve aydın akademik çevrelerin eli ile) sokuşturulmaktadır. Değişik versiyonlarıyla feminist kuramın temel argümanları ve buna dayalı kavramlarını ele almak ve bunların altı boş yapısını ortaya koymak, bir görev alanıdır.

Bununla da bağlantılı olarak, güncel mücadele alanında “feminist hareket”in kendi dar ve kitlelerden kopuk deneyimleri ile bazı talep ve çözüm önerilerinin ele alınması, ideolojik mücadele alanının başka bir gerekliliğidir. (Sığınma evleri talebinden ev içi emeğin ücretlendirilmesine, bazı hukuksal yasaların ele alış biçiminden kadın bedeni sorununa kadar oldukça geniş bir alandır bu.)

"Reel sosyalizm" şahsında Marksizm’in kadın sorununun çözümünde başarısız kaldığı, feministlerin temel argümanlarından biri olmuş, aynı argüman reformist çevreler tarafından da döne döne tekrarlanmıştır. Bu çerçevede, sınıf mücadelesinin kadınların özgürleşmesini nasıl sağladığı, Ekim Devrimi ve diğer örneklerin kadınların özgürleşmesine katkılarını ayrıntılı olarak ortaya koymak, bu konudaki mevcut birikimi geliştirmek ve kadın çalışmamamızın temel bir aracı olarak tabanımıza ve faaliyetimize mal etmek başka bir gereklilik olarak önümüzde durmaktadır.

Gene tarihsel deneyimler kapsamında geride kalan iki yüzyılın en önemli siyasal ve toplumsal olaylarında burjuva-küçük burjuva kadın ile devrimci proleter kadının aldığı tutumlar üzerinden, feminist ideolojinin nasıl her seferinde düzenle pratik bir bütünleşmeye yol açtığı somut örnekler üzerinden göstermek, “feminizme” karşı yürütülecek mücadelenin en somut alanlarından biridir.

Unutulmaması gereken bir başka husus ise, tüm bunların feminizme karşı ideolojik mücadele kapsamında söylendiği, kadın sorunu üzerinden ideolojik mücadele alanının çok daha geniş olduğu ve esas sivri ucun sermaye düzenine ve binlerce yıllık toplumsal değer yargılarının kadının bilincini körelten ideolojik hegemonyasına yöneltilmesi gerektiğidir.

EKİM, Sayı: 287, Şubat 2013

www.tkip.org