Sermaye düzeninin Suriye politikası çöktü

AKP iktidarının izlediği dış politika, sermaye sınıfı ve emperyalistlerin çıkarlarını esas alıyordu. Yani çöküş sürecinde olan sadece dinci gericiliğin değil, aynı zamanda Türk burjuvazisinin de dış politikasıdır.

Dört buçuk yıldan beri Suriye’ye karşı yıkıcı bir savaş sürdüren emperyalistlerle bölgedeki suç ortakları, Rusya’nın savaşa fiilen katılmasından büyük bir rahatsızlık duydular. Batılı emperyalist şefler yaptıkları açıklamalarla, Suriye’deki cihatçı tetikçilerinin hedef alınmasından duydukları rahatsızlığı dile getiriyorlar. Suriye’deki yıkımdan ve dökülen kandan birinci dereceden sorumlu olan Türkiye, Suudi Arabistan, Katar rejimleri ise, histerik bir şekilde Rusya’ya hücuma geçtiler. Eli kanlı rejimlerin bu telaşı, milyarlarca dolar harcayarak besledikleri cihatçı katillerin yok edilme tehlikesine maruz kalmalarından dolayıdır.

Dinci gerici şeflerin telaşı dorukta…

Ortadoğu’daki hegemonya çatışmasının yeni bir boyut kazanması anlamına da gelen Rusya’nın yeni hamlesinden en çok rahatsız olanlar kaçak sarayın efendisiyle müritleri oldu. Zira AKP’nin Osmanlı’ya özenen yayılmacı, küstah dış politikası, Rusya’nın Suriye savaşına fiilen katılmasıyla yeni bir darbe aldı. Kural tanımaz sömürü ve yağma sayesinde palazlanan Türk burjuvazisinden güç alan bu politika, AKP’nin iktidarı ele geçirme süreciyle doruğa ulaştırılmıştı. Sermaye ve emperyalistlerin hizmetindeki AKP, yayılmacı dış politikayı, dinci gerici planlarının hayata geçirilmesi için “altın bir fırsat” saymış, bundan dolayı fütursuzlukta sınır tanımamıştı. 80 yılda Kürt sorununu çözemeyen sermaye iktidarını temsil eden dinci gericilik, Ortadoğu’da “dinci krallık” kurma hayallerine bile kapılmış, Şam’daki Emevi Camisi'nde Cuma namazı kılarak, bu krallığı ilan etme hayallerine kapılmıştı.

Ortadoğu’daki gelişmelerin seyri sonucu AKP iktidarının Osmanlı’yı canlandırma hevesleri kursağında kalmış, Suriye politikası iflas etmişti. Buna karşın dinci şefler, Suriye’deki tetikçilerine güvenerek, küstah tutumlarında ısrarlı görünüyorlardı. Cihatçı teröre verdikleri destek, yani Suriye halklarına karşı savaş suçu işlediklerinin dünya tarafından bilinmesine rağmen, politikalarında ısrarcıydılar. Oysa Rusya’nın savaşa katılması bu rahatlığı yerle bir etti. Zira Rusya sadece IŞİD’e değil, tüm cihatçı çetelere savaş ilan etti ve Türk devletinin tetikçileri dahil bu çeteleri hedef alan hava saldırılarına devam ediyor. İç politikada sıkışan, suç dosyalarının açılmasından korkan dinci şeflerin artık tek umudu, saldırganlık ve savaş aygıtı NATO’dur. Bu savaş aygıtının -en azından şimdilik- Rusya’ya savaş ilan edecek durumda olmadığı dikkate alındığında, oğlunu İtalya’ya transfer eden kaçak sarayın şefi başta olmak üzere AKP şeflerinin telaşlanmakta haklı oldukları görülür.

“BOP eşbaşkanlığı”ndan rezil çöküşe… 

Kendini emperyalist/siyonist güçlerin Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) “eşbaşkanı” ilan eden AKP şefi Tayyip Erdoğan, ABD’nin bölgedeki “etkin taşeronu” olmanın özgüveniyle hareket ediyordu. Zira hem “eşbaşkandı” hem “ılımlı İslam modeli” olarak Ortadoğu podyumlarında boy göstermenin “avantajları”nı kullanmanın keyfini çıkarıyordu. Oysa rüzgar tersine döndü ve o, artık utanç verici bir çöküşün eşiğindedir.

 Arap dünyasındaki halk isyanlarından sonra İhvancıların (Müslüman Kardeşler) yeni mevziler kazanmasıyla sultanlık hayalleri depreşen AKP şefi, Mısır ve Tunus’taki ortaklarının alaşağı edilmeleriyle ağır bir darbe yemiş, bunun sonucunda “model” vasfını yitirmişti. Rusya’nın hamlesiyle yeni bir darbeyle sersemleyen dinci iktidarın şefleri, soluğu NATO’nun kapısında aldılar. Yayılmacı politikanın önde gelen mimarı ve icraatçısı olan “BOP eşbaşkanı” artık hem iç hem dış politikada rezil bir çöküşün içinde bulunuyor.

Saldırgan politika sermayenin, fatura halkların

AKP iktidarının izlediği dış politika, sermaye sınıfı ve emperyalistlerin çıkarlarını esas alıyordu. Yani çöküş sürecinde olan sadece dinci gericiliğin değil, aynı zamanda Türk burjuvazisinin de dış politikasıdır. Olduğu kadarıyla burjuva cumhuriyetin kazanımlarını bir kenara atarak dinci gericiliğe yatırım yapan burjuvazi, -emperyalistler gibi- AKP’ye tam destek vermiştir. Dinci iktidarın burjuvazinin bir kesimi ile emperyalistlerle son dönemde yaşadığı gerilim, iflas eden politikada ısrar etmesi ve toplumsal meşruiyetini yitirdiği için, “değiştirilmesi gereken bir at” durumuna düşmesindendir. Dolayısıyla AKP’nin inşa ettiği dinci iktidarın yarattığı tüm felaketlerden dinci şefler kadar, burjuvazi de sorumludur.

Bu politikanın hem Türkiye işçi sınıfıyla emekçilerine hem bölge halklarına ağır bir faturası olmuştur. Suriye’nin yakılıp yıkılması, yüzbinlerin öldürülmesi, milyonların iç ve dış göçe zorlanmasında, bu politikanın önemli bir payı vardır. Saldırgan, yayılmacı dış politikayı içeride ise kirli savaş, faşist polis devletinin tahkim edilmesi, ırkçı-mezhepçi dinciliğin yaygınlaştırılması, işçi ve emekçiler için sömürü ve kölelik zincirlerinin daha da kalınlaştırılması tamamlamıştır.

Kaçak sarayın efendisi başta olmak üzere, dinci gericiliğin şeflerinde panik belirtileri somut bir şekilde görülmeye başlandı. Milyar dolarları sıfırlayan Bilal Erdoğan’ın rüşvet, yolsuzluk ve hırsızlıktan biriktirilen devasa bir servetle İtalya’ya kaçması, AKP iktidarı ile akçeli işler çeviren Rıza Sarraf gibi büyük soyguncuların ülke dışına çıkması gibi gelişmeler, yaşanan paniğin belirgin örneklerindendir.

Vurgulamak gerekiyor ki, Türk burjuvazisiyle emperyalistler parlamentoyu devre dışı bırakan, anayasayı paçavraya çeviren dinci iktidarı törpülemek için harekete geçmiş görünüyorlar. 1 Kasım seçimleri, büyük ihtimalle, suç dosyalarının açılmasından korkan dinci iktidar şeflerinin kontrol altına alınmasının bir imkanı olarak değerlendirilecektir.

Dinci iktidarı dengeleyecek adımların atılması, AKP’den yaka silken toplumun önemli bir kesimi için geçici bir rahatlama yaratabilir. Ancak unutulmaması gereken, burjuvaziyle emperyalistlerin kullandıkları atları değiştirmelerinin öze dair bir değişiklik yaratmayacak olmasıdır. Zira kapitalist/emperyalist sistemin egemenliği devam ettiği sürece yayılmacılık da saldırganlık da yıkıcı savaşlar da kaçınılmaz olacaktır. Nitekim Suriye’deki yıkıcı savaşın yayılma riski, halen bölge halklarının geleceğini tehdit etmektedir.

Sömürü, baskı, savaş ve yıkımların sorumlusu olan sistemi durdurmanın tek yolu bölge düzeyinde halkların birleşik direnişini örmektir. Bunun için başta ilerici devrimci güçler olmak üzere işçiler, emekçiler, baskı ve zorbalığa maruz kalan halklar hem güncel planda yayılmacı/saldırgan politikalara karşı direnmeli hem savaş ve yıkımların sorumlusu olan kapitalizmi ortadan kaldırmak için uzun soluklu bir mücadele örebilmelidirler.