Berlin saldırısı ve emperyalist ikiyüzlülük

Alman tekelci burjuvazisinin ve devletinin “teröre karşı mücadele” şeklindeki açıklamaları dipsiz bir yalandan ibarettir. “Toplumun huzuru ve güvenliği” ise onun zerrece umurunda değildir. Bu yönlü tüm açıklamalarının da hiçbir inandırıcılığı bulunmamaktadır. Tümü de tam bir ikiyüzlülükten ibaret olup, içeride ve dışarıda izledikleri saldırı ve savaş politikalarına yasal bir kılıf bulmak ve meşrulaştırmak amaçlı açıklamalardır.

Paris, Nice ve Zürih’in ardından bu kez de Berlin büyük bir katliama sahne oldu. IŞİD’in gerçekleştirdiği artık kesinleşen bu caniyane saldırıda 12 kişi yaşamını yitirdi, 50 kişi de yaralandı.

Benzeri her olayda olduğu gibi, bu kez de aynı şeyler yapıldı. Alman kirli medyası anında mültecileri hedef tahtasına çaktı. Özellikle İslami kökenli olanlara dönük düşmanca bir propaganda başlattı. Çeşitli parti ve çevrelere mensup burjuva politikacıların da onlardan geri kalan yanı yoktu. Tek suçları savaş mağduru olmak olan mülteci kitlesini el birliği ile suçladılar, Almanya ve Avrupa’da ne kadar kriminal vaka varsa tümünün kaynağının bu kitle olduğunu belirttiler. Toplumda bu kitleye dönük ne kadar önyargı varsa tümünü istismar temelinde, son derece alçakça bir karalama ve aşağılama kampanyası yürüttüler. Bununla da kalmadılar, kapıların mültecilere iyice kapatılmasını, var olanların hem de fazla bekletmeden ve büyük kafileler halinde sınırdışı edilmeleri söylemini ileri sürdüler.

Irkçı-faşist parti ve çevreler harekete geçmekte gecikmedi. Her zamanki gibi, yine en iğrencinden bir ırkçı propaganda eşliğinde  “Yabancılar dışarı” sloganını yükselttiler. Kimi yerlerde mülteci kamplarına dönük kundaklama girişimlerinde bulundular. Ortam tam da onların ortamıydı. Onlar da bundan en iyi biçimde yararlanmaya çalıştılar.

Hedefte yine demokratik hak ve özgürlükler var

Paris ve Nice katliamlarında olduğu gibi, Berlin katliamı da  “teröre karşı mücadele” ve  “toplumun güvenliğini sağlamak” yalanları eşliğinde, hazırda beklettikleri  “güvenlik paketi” adlı, özü ve esası demokratik hak ve özgürlüklerin iyiden iyiye budanması olan saldırı paketini yeniden gündemleştirmenin bahanesi yapıldı. Söz konusu saldırı paketi İçişleri Bakanı Thomas de Maizier’in imzasını taşıyor.

Ülkenin ve toplumun güvenliği yalanı ile çıkartılmak istenen bu paket, başlıca, güvenlik bütçesine daha fazla meblağ aktarmak, polis sayısını arttırmak, gözaltıları kolaylaştırmak, demek oluyor ki son derece keyfi hale getirmek, mülteciler yasasını daha da gericileştirmek, sınırdışıları ve vatandaşlıktan çıkartılmayı kolaylaştırmak, Fransa’da olduğu gibi, Almanya’da da burkayı yasaklamak ve gerektiğinde OHAL’e başvurmak gibi önlemleri içermektedir. Polis devleti uygulamalarını adım adım kurumlaştırmayı anlatan bu pakette yer alan en önemli ve en dikkate değer düzenleme ise, Alman ordusunun içeride de kullanılmasının önünün açılması önerisidir.

Alman emperyalizmi, iki emperyalist savaşa yol açmak gibi ağır bir insanlık suçu işlemiş olmanın ve esas olarak da dünya işçi ve emekçilerinin, Hitler faşizmine duyduğu büyük öfkenin de rol oynadığı büyük baskının dolaysız sonucu olarak, savaş sonrasında, orduyu dışarıya, yani şu ya da bu vesileyle başka ülkelere göndermeyi yasaklamıştı. Bu bir Anayasa hükmüydü. Ne var ki, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun çözülüp dağılmasının ardından, somut olarak da Yugoslavya seferi ile bu yasak yok hükmünde sayıldı, kaldırıldı. Sonrası biliniyor. Halihazırda yaklaşık olarak dünyanın otuzdan fazla ülkesinde Alman askerleri bulunmaktadır. Almanya günümüzde emperyalist saldırganlık ve savaşın en aktif gücüdür. Daha da önemlisi, yeni bir emperyalist savaş suçu işlemek üzere, bu yönlü hırsla donanmış biçimde bu yönde hummalı biçimde hazırlık yapmaktadır. Gelinen yerde ise, tepeden tırnağa militarist ordusunu içeride de kullanmak için bahane aramaktadır. Şimdiden bu yönlü denemeler yapmaktadır. Yıl içinde Münih’te gerçekleştirilen bir saldırı sırasında alelacele başvurulan OHAL uygulaması ve polisin yanı sıra sınırlı da olsa ordunun devreye sokulması bunun somut bir kanıtıydı.

Hiç kuşkusuz mülteci sorunu bizatihi Alman emperyalizmi de dahil, dünya emperyalist burjuvazisinin eseridir. Onların saldırı ve savaş politikalarının dolaysız sonucudur. Her büyük bunalımlar ve savaşlar dönemindeki gibi, günümüzde yine bir insanlık dramına dönüşmüş bulunan mülteci sorununun kaynağı emperyalist-kapitalist sistemdir. Mültecileri sorun haline getirip krize çevirenler emperyalistlerin kendisidir. Mültecilerin tümü de savaş bölgelerinden gelmişlerdir ve dolayısıyla savaş mağdurlarıdırlar. Hiçbir biçimde suçlanamazlar.

Emperyalizm ikiyüzlülükte sınır tanımıyor

Diğer emperyalist büyük devletler gibi Alman tekelci devleti de IŞİD’e karşı savaştığını iddia ediyor. Ne var ki, diğer iddiaları gibi bu da aşağılık bir yalandan ibarettir. IŞİD gerçekte onların eseridir. Onların saldırı ve savaş politikalarının kirli, karanlık ve kanlı bir aracıdır. IŞİD ve benzeri cinayet çeteleri şahsında ifadesini bulan çağdışı gericilik, Almanya'nın da dahil olduğu çağdaş gericiliğin öz be öz çocuğudur, onun bir parçasıdır. IŞİD ve benzerlerinin sergilediği vahşet de emperyalist saldırganlık ve savaşlarda sergilenen vahşet de aynı ölçüde insanlık düşmanıdır, ağır bir insanlık suçudur. Ve nihayet, Alman tekelci devleti, IŞİD adlı cinayet aygıtını Ortadoğu halkları başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve emekçi halklarının başına bela etmekte, en az diğer emperyalist büyük güçler kadar sorumludur.

Ve dahası Almanya, IŞİD’e militan yetiştiren Selefist grupların yatağıdır. Avrupa’da IŞİD’e en fazla militan Almanya’dan gitmiştir. Almanya’dan devşirilen militan sayısının 500’ün üzerinde olması bunu yeterince anlatmaktadır.

Öte yandan emperyalist nüfuz mücadelelerinin bugünkü ana sahnesi olan Ortadoğu’daki cihatçı çetelerin eğitilip-donatılmasında en fazla mesai yapan güçlerden biri de Almanya’dır. Dünyada en çok silah üreten ve satan devletlerin biri de Alman tekelci devletidir. Ortadoğu’nun bir savaş coğrafyası haline gelmesinde de, dinsel, etnik ve mezhepsel temelde yürütülen kanlı boğazlaşmalar konusunda da, ülkelerin yakılıp yıkılmasında da diğer emperyalist devletlerin suç ortağıdır.

Emperyalist burjuvazi, somutta da Alman emperyalist burjuvazisi yalana doymadığı gibi, ikiyüzlülükte de sınır tanımıyor. Örneğin; diğer emperyalist müttefikleri gibi, o da Ortadoğu’da IŞİD’le aynı hamurdan yoğrulmuş cihatçı gruplara “isyancı” ya da  “muhalif” demekte, bunca deneyime rağmen hâlâ onlarla mesai yapmaktadır. Gerçekte IŞİD’e karşı ne Alman ne Fransız ve ne de diğer emperyalistler savaşmaktadır.

Alman tekelci burjuvazisinin ve devletinin “teröre karşı mücadele” şeklindeki açıklamaları dipsiz bir yalandan ibarettir. “Toplumun huzuru ve güvenliği” ise onun zerrece umurunda değildir. Bu yönlü tüm açıklamalarının da hiçbir inandırıcılığı bulunmamaktadır. Tümü de tam bir ikiyüzlülükten ibaret olup, içeride ve dışarıda izledikleri saldırı ve savaş politikalarına yasal bir kılıf bulmak ve meşrulaştırmak amaçlı açıklamalardır.

Bir diğer gerçek de şudur: IŞİD bahanesi ile gündemleştirilmeye çalışılan gerici saldırı dalgası, Almanya ile sınırlı kalmayacak, hızla tüm Avrupa’yı kapsayacaktır. Öte yandan, IŞİD bahane edilerek öncelikle mülteciler hedef tahtasına oturtulsa da, gerçekte bu saldırı Avrupa’nın tüm uluslarından işçi ve emekçilerine dönük topyekûn bir saldırı olarak yaşanacaktır.