Almanya’dan sonra Hollanda: Gerilim yayılıyor - D. Yusuf

Gelişmeler, tam da Almanya ve Hollanda’da seçimlerin, Türkiye’de de referandumun gündemde olduğu bir süreçte yaşandı. Bunun kendisi, bize, bu yönlü gelişmelerin hiç de tesadüfü olmadığını, tek nedeni olmasa dahi, tam da Avrupa’daki seçimler ve Türkiye’deki sözde anayasa referandumu döneminde sahne almasının manidar olduğunu anlatmaktadır.

Almanya ile yaşanan “miting yasağı” gerilimi bir biçimde geride bırakıldı. Ardından aynı şey Hollanda ile yaşandı. Türk sermaye devletinin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun uçaktan inmesine dahi izin verilmedi. “Laleleri görmeye geliyorsa gelsin” denilerek, bakanla bir de alay edildi. Bu kez Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Kaya şansını denedi, Hollanda’ya karadan gitmek istedi, ancak o da başaramadı. Olay bir giriş yasağı biçiminde tam bir diplomatik krize dönüştü.

Erdoğan ve MHP başkanı Devlet Bahçeli başta gelmek üzere bilumum dinci-faşist çevrelerin histerik çağrıları üzerine, sınırlı sayıda AKP taraftarı Hollanda-Rotterdam’daki Türk konsolosluğuna izinsiz girmek istedi. Bu esnada Hollanda polisi ile arbede yaşandı. Haliyle olaylar iyiden iyiye çığrından çıktı. Almanya’da olduğu gibi, Hollanda’da da karşılıklı suçlamalar, tehdit ve şantajlar birbirini izledi. Ezber bozulmadı; Hollanda “Nazi kalıntısı”, “miting yasağı” da bir Nazi dönemi uygulaması olarak nitelendi. Bununla da kalınmadı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Hollanda Başbakanı Mark Rutte’nin “lale”li alayına göndermede bulunup, “Sen nasıl lalesin” diyerek işi kişisel hakarete vardırdı.

Almanya’dan farklı olarak Hollanda’da hem olayların kontrolden çıkartılmasının, hem de seçim kampanyalarının etkisi ile işler çığrından çıktı. Başbakan Mark Rutte’nin “Yanlış bir filmin içine düştüm. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım” şeklindeki veciz sözleri, tam da bunun ifadesiydi.

Türkiye’nin buza yazılan tehditleri ve katı gerçekler

Türkiye ile Hollanda arasındaki gerilim hâlâ dinmiş değil. Türkiye özür bekliyor, Hollanda başbakanı şaşkınlıkla “Ne özürü, deli misiniz” mealinde cevap veriyor. Bu arada Türk sermaye devleti  Hollanda’yı sözde ekonomik ve politik yaptırımlarla tehdit ediyor.

Hiç kuşkusuz bu tehditleri gerçekten uygulama kuvvet ve kudretine sahip değildirler. Kimi Hollanda devlet ve hükümet mensuplarının, o da geçici bir süre için Türkiye’ye gelmesine izin vermemek gibi sınırlı siyasi ve diplomatik yaptırımlara başvurabilirler, ama ötesine, özellikle de ekonomik alana dokunmaları beklenmemelidir. Her şeyden önce, Hollanda, yüzölçümüne bakılarak küçümsenecek bir ülke değildir. Hollanda sermayesi sanıldığından da güçlüdür. Hollanda dünyada en fazla yatırım yapan bir sermaye ülkesidir. Amerika da dahil her yerde çok sayıda Hollanda firması var.

Keza Hollanda ile Türkiye ilişkileri çok eskiye dayanır. Tam 400 yıllık bir geçmişi var. Bu aynı devletin en fazla yatırım yaptığı ülkelerden biridir Türkiye. Türkiye’de 2 bin 564 Hollanda firması faaliyet yürütmektedir. Philips, Unilever, Shell ve ABN Amro bunların en ünlüleridir. Corio, Radevoke ve Multi ise sırada bekliyor. Her yılki ticaret hacmi 6-6,5 milyar dolardır. Türkiye bazı yıllar dış ticaret açığı veriyor. Yani Hollanda’ya bağımlılık söz konusudur. Hollanda Türkiye’ye yapılan yabancı sermaye yatırımları bakımından 22 milyar dolarla başı çekiyor. Kısacası, Hollanda, inşaattan turizme, makine sanayinden metal alanına, tekstilden hazır giyime her alanda yatırım yapma imkanlarına sahiptir. Türkiye’ye gelen turistlerin büyük bir bölümü de Hollanda’dan gelmektedir. Demek oluyor ki bir yaptırım durumunda en çok bu sektör etkilenecektir ve Türkiye’nin bunu göze alması kolay değildir.

Yaşanan bunca gerilime rağmen Hollanda en ileri düzeyde, bizzat başbakan Mark Rutte üzerinden olayların daha fazla tırmandırılmaması ve uzun vadeli/stratejik çıkarlar düşünülerek, barışçıl biçimde onarılması çağrısı yapmaktadır. Türk sermaye devleti cephesinde de bazı sınırlı diplomatik yaptırımlar sayılmazsa eğer, kısa süre içinde bu yönlü adımlar atılacaktır. Taraftar kitlesini etkilemek için yapılan şovlar yanıltıcıdır. Türkiye Hollanda ile de ilişkilerini yeniden onaracaktır, adeta buna mahkumdur.

Peki ama, gerçekten bu olaylar tesadüfü değilse eğer, önce Almanya, ardından Hollanda ile yaşanan ve diğer Avrupa ülkelerine de sıçrama potansiyeli taşıyan bu gelişmenin gerisinde ne veya neler yatmaktadır?

Fırsata çevrilmek istenen gündem: Avrupa’da seçimler, Türkiye’de Referandum

Almanya’da başlayan, Hollanda’da tepe noktasına çıkan tüm bu gelişmeler, tam da Almanya ve Hollanda’da seçimlerin, Türkiye’de de referandumun gündemde olduğu bir süreçte yaşandı. Bunun kendisi, bize, bu yönlü gelişmelerin hiç de tesadüfü olmadığını, tek nedeni olmasa dahi, tam da Avrupa’daki seçimler ve Türkiye’deki sözde anayasa referandumu döneminde sahne almasının manidar olduğunu anlatmaktadır.

Bilindiği gibi tüm Avrupa’da ırkçı-faşist parti ve akımlar yükseliş içindedirler. Almanya’daki AfD adlı ırkçı-faşist partinin geride kalan süreçteki seçim başarıları biliniyor. Hollanda’da ise, Geert Wilders’ın liderliğindeki Hollanda Özgürlük Partisi etkili oluyor. Bu partilerin her dönem, ama en fazla seçimler sırasındaki ana temaları göçmenler, özellikle de şu sıralar bir moda olan müslüman göçmenler ve bu dönemde Avrupa’ya sığınan mülteci kitlesidir. Irkçı-faşist propaganda eşliğinde bu kitleye düşmanlık neredeyse tüm programlarının ekseni yapılıyor. Sistemin ürettiği, ondan kaynaklı tüm sorunlar bu kitlenin varlığı ile açıklanıyor. Toplumun, özellikle de tuzu kuru orta sınıfın tüm hassasiyetleri istismar edilip oy devşirilmeye, hükümet olmanın imkanına dönüştürülmeye çalışılıyor. Bu çaba, iktidar olmanın en kolay yolu olarak görülüyor. İstisnasız olarak Avrupa’daki tüm ırkçı-faşist parti ve akımların bugünkü hareketlilikleri, öne çıkışları ve toplumu gerip, kendi lehlerine bir taraflaşmaya zorlamaları tam da bu nedenledir. Ülküdaşları Erdoğan’ın gerilim politikası ve Mehter Marşı eşliğinde Almanya-Hollanda’da sahneye konan oldukça planlanmış hedefli olaylar, bu çevreler için bulunmaz bir fırsat olmuştur. Almanya’da da Hollanda’da da ırkçı-faşist histeriyi tetiklemiş, toplumun zihnini bulandırmıştır.

Karşı yönden bu dönem Erdoğan için de -kendi kullandığı bir deyimle- “tanrının bir lütfu” olarak değerlendirilmesi gereken bir dönemdir. Erdoğan ve güruhunun, Türkiye’de Kürt halk düşmanlığı biçiminde şekillendirdiği politikayı daha bir azgın biçimde uygulayarak, bu çerçevede milliyetçi-şoven histeriyi kışkırtarak referandum için güç toplamaya ve bu temelde tehlikeli bir kutuplaşma için her türlü kirli ve karanlık yola ve yönteme başvurduğu biliniyor. Bu aynı şeyi uzun bir süredir Avrupa’da da yapmak istiyordu. Almanya Erdoğan’ın 15 Temmuz sonrası Köln’de yapacağı bir şova izin vermemişti. Tayyip Erdoğan, şimdi yine yaşananları bahane ederek, kendisine özgü samimiyetsizlik ve ikiyüzlülükte sınır tanımadı. Daha dün üniter devlet içinde tek adamlığa ve tek adam diktatörlüğüne örnek gösterdiği Almanya’yı Nazilikle niteledi ve demokrasi havarisi kesildi. Hiç değilse, çok tartışmalı yanlarına karşın, belli bir anlamda burjuva demokrasisine sahne olmuş ülkelere demokrasi dersi vermeye kalktı. Kendisinin tümüyle kirli amaçlarla yapmaya çalıştığı girişimlere izin verilmemesini demokratik hak ve özgürlüklerin, başka bir ifade ile Avrupa değerlerinin de inkar edildiğinin bir kanıtı olarak niteledi. Hiç kuşkusuz söylediklerinin hiçbir samimiyeti, yanından dahi geçmediği demokrasi ve özgürlükleri savunmakla hiçbir ilgisi yoktur.

Öte yandan Almanya ve Hollanda’da da yaşanan gelişmelerin ve gerilimlerin gerisindeki nedenlerden biri, toplumda, göçmen ve mülteci kitlesine dönük milliyetçi-şoven eğilimleri tetiklemek gibi son derece gerici, kirli ve tehlikeli bir istismar politikasıdır. Özellikle T. Erdoğan bu konuda kirli ve karanlık yol ve yöntemlerde sınır tanımamış, işi provokatörlüğe dek vardırmıştır. Hollanda başbakanının bu oyunlara gelmeyeceğiz mealindeki açıklamaları çok da boşuna söylenmemiştir.

AB’nin, ırkçı-faşist güçlere dönük mesajı

Yaşanan gelişmelerin esas müsebbibi Avrupa’nın ırkçı-faşist parti ve akımları ile Erdoğan olsa da, Avrupa’nın tekelci tüm devletlerinin, işbaşındaki hükümetlerinin ve işbaşına gelmek isteyen gerici, liberal ve sosyal demokrat tüm partilerin de bunda payı var. Her şeyden önce ırkçılık günümüzde her Avrupa ülkesinde bir devlet politikasıdır. Bu ülkelerdeki demokrasi, kimin için demokrasi, sınırları vb. elbette ki çok tartışmalıdır. Irkçı-faşist akımların korunup kollandığı, yer yer açık nazi propagandası yapıldığı, giderek bunun önünün açıldığı ve nihayet faşizmin gün be gün büyüyen bir tehlike haline geldiği de somut bir veridir. Fakat Türkiye ile yaşanan son olaylardan hareketle bu ülkelerdeki rejimleri faşist bir diktatörlük olarak nitelemek, naifçe bir davranış olacaktır. Zira henüz bu noktaya gelinmemiştir.

Kabul edilmelidir ki, belli bir süredir, Avrupa Birliği’nde ve onun bünyesindeki hemen her ülkede İngiltere’nin birlikten kopmasının tetiklediği Brexit korkusu yaşanmaktadır. Bu korkunun denilebilir ki en önemli nedenlerinden biri de bizzat kendisinin besleyip büyüttüğü, kendi öz evladı olan ırkçı-faşist parti ve akımlardır. Birlikten kopmayı bu çevreler savunmakta, bu yönlü eğilimleri bu partiler istismar etmektedirler. İktidara gelirlerse AB ve avroya elveda diyeceklerini açık açık ilan etmektedirler. Bu parti ve hareketler zafer kazanırsa eğer, AB’den kopuşu gündeme sokacaklardır.

AB ve adı geçen ülkelerin burjuvazisi bu tehlikenin farkındadır. Ve dahası, bu tehlikeyi kontrol altına almanın zamanın geldiği düşünülmüş, bu amaçla ve bu vesile ile harekete geçilmiştir. Zira, AfD ve özellikle Geert Wilders fazla ileri gitmiştir. Tepkisini Erdoğan’ın huruç harekatı ile sınırlamamış, onun gibi düşünenler de Türkiye’ye gitsin demiştir. Bu da sınırların aşıldığı bir durumdur. Ne AB ne de Hollanda burjuvazisi bunu onaylamıştır. Başbakan Mark Rutte’nin Hollanda’daki Türkiyeli nüfusu kastederek, “Onlar bizim vatandaşlarımızdır” açıklaması bunun ifadesidir ve aynı zamanda Geert Wilders’a dönük bir ayar harekatıdır.

Çok doğal olarak bu durum Türk sermaye devleti ve Erdoğan için de olduğu gibi geçerlidir. AB ile sermaye devleti çoktandır çatışmalıdır, iyiden iyiye mesafelidir. Çeşitli dönemlerde, özellikle de son yıllarda bu mesafe, elbette ki Erdoğan ve dinci-gerici AKP iktidarının marifeti ile daha bir açılmıştır. Bu vesile ile karşılıklı suçlamalar, restleşmeler ve tehditler yapılmıştır. Özellikle Erdoğan’ın AB ve tek tek devletlere dönük provokatif sözler sarf ettiği de bir somut veridir. Ancak yine de bugünkü denli sınırlar zorlanmamıştı. AB ve Almanya-Hollanda, işte bu durumdan hareketle ve andaki gerilim yaratan gelişmeleri uygun bir vesile sayarak Türk sermaye devletine, ama en önce de Erdoğan’a da bir ayar vermek istemiştir. Gerçeklerden biri de budur.

Türk sermaye devletinin ve Erdoğan’ın kirli hesapları ve AB’nin ikiyüzlülüğü

Avrupa Birliği bünyesindeki emperyalist tüm devletlerin Türk sermaye devleti ile köklü ve stratejik ilişkileri bulunmaktadır. Her biri için farklı anlamlar içerse de karşılıklı çıkarlara dayanmaktadır bu ilişkiler. Zaman zaman sıkıntılı durumlar yaşanabilir, ama her durumda kopuş olmaz. Bu ancak çok özel koşullarda mümkündür. Avrupa Birliği temsilcilerinin de ifadesi ile bu kez sınırların aşırı düzeyde aşıldığı şu son gelişmeler dahi bir kopuş durumu değildir. Kaldı ki hem Türk sermaye devleti alttan almaya başlamış hem de AB AKP kurmaylarının dediği gibi daha fazla beklememiş, gelişmeye müdahil olmuştur. Tüm taraflara itidal önerip telkinlerde bulunması bunun ifadesidir.

En dikkate değer olan ve akılda tutulması gereken şey ise şudur: AB’nin, Erdoğan’ın kirli planlarına esasta bir itirazı yoktur. Yeter ki sefil çıkarları güvencede olsun. Yeter ki aynı zamanda emperyalizmin de iktidarı olan sermayenin diktatörlüğü baki kalsın. Ve yeter ki herkes yerini bilsin, sınırları aşmasın. İşte bu temel koşullar devam ettiği sürece emperyalizmin desteği sürecektir. Nitekim Almanya Başbakanı Angela Merkel kısa bir süre önce Erdoğan’ı ziyaret etti. Referandum vesilesiyle dolaylı biçimde destek sundu. Bunca gerilimin ardından AB’nin Türk sermaye devletine ve Erdoğan’a “Ortak değerlerimiz var” şeklinde uyarıları da oldu. Doğal olarak bununla biz aynı saflardayız, aynı düzenin ortağıyız denmiştir ki, bu da öğreticidir.

Eğer bu kez Erdoğan’a Almanya’da sınır konduysa, bu hiçbir biçimde AB ve Almanya-Hollanda’nın bir demokrasi gösterisi sayılmamalıdır. AB toplamında ikiyüzlüdür. Her vesileyle demokrasi, özgürlükler ve insan hakları kastedilerek, Avrupa değerlerinden söz edenlerin gerçekte tastamam birer polis devleti oldukları, temel hak ve özgürlüklerden büyük ölçüde eser bırakmadıkları, Fransa gibi bir ülkenin uzun süredir tıpkı Erdoğan Türkiye’sinde olduğu gibi OHAL ile yönetildiği bunun için yeterli kanttır. AB ve onun adına Almanya ve Hollanda’nın Erdoğan ve sermaye devletine tutumu, Erdoğan sınırları çok aştığı içindir. Türk sermaye devletine, en önce de Erdoğan’a “Sınırları çok aştın, haddini bil” denmiştir, hepsi bu. Ve en sonu, tüm bu yapılanlar, onun en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürmekten başka bir işlev taşımamaktadır.

Bunları bir yana bırakıp AB’nin demokratlığı üzerine hayaller yaymak, ilericilik ve genel olarak solculuk adına tam bir aymazlık olacaktır.