FETÖ ya da Nusra, sahiden fark eder mi? - Fatih Yaşlı

Eğer suikastın arkasında Cemaat’in bulunma ihtimali gündeme getirilmese ve Rusya’yla bir “ikinci bahar” yaşanmasa, Büyükelçi Karlov’un öldürülmesiyle birlikte bir Ogün Samast’ımız daha olacaktı. Çünkü milliyetçisiyle dindarıyla Türk sağı, “Halep’in intikamını alan mücahit polis” Mevlüt Mert Altıntaş’a “Türklüğün ve İslam’ın kılıcı” payesini vermekte bir an bile tereddüt etmeyecekti; çünkü ülkenin içine sokulduğu atmosfer, bunu kaçınılmaz kılmaktaydı.

Oysa öyle olmadı, hem Rus uçağının düşürülmesini Cemaat’e ihale etmenin hem de o hadiseden sonra Rusya’nın Türkiye’yi ne hale getirdiğinin tecrübesiyle Nusra/cihatçı terör seçeneği hızla elendi, Cemaat bir kez daha bir numaralı şüpheli haline getirildi ve Rusya’ya ilan-ı aşk edildi.

İktidar ve medyasının memleketteki her türlü melaneti eski ortağına yıkmasına karşı gelişen bir refleks olarak ve gayet anlaşılabilir bir biçimde, suikastçı polisin cemaatçi ilan edilmesine şüpheyle yaklaşıldı, ki yaklaşılmalı da zaten; ancak bu, “Cemaat’in böyle bir şey yapması imkânsız” noktasına gelmemeli. Bilakis, en başından beri ABD istihbaratıyla bağlantılı bulunan, Türkiye’de de güvenlik ve istihbarat aygıtını ele geçirmeyi hedeflemiş olan, uyuyan hücrelerinin halen görev beklediği bir yapılanmanın böylesi bir suikastı tertiplemesi hayli yüksek bir ihtimaldir ve failin Cemaat çıkması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

Bu ise elbetteki 15 Temmuz’la ve Cemaat’in politik hedefleriyle doğrudan bağlantılıdır ve amaç 15 Temmuz sonrası gözle görünür hale gelen yönetememe krizini derinleştirmek, ülkeyi kaotik bir konjonktüre sürüklemektir ama asla sadece bununla sınırlı olarak değerlendirilemez. Çünkü böylesi bir suikastı Cemaat ABD’nin/CIA’nın bilgisi ve onayı olmadan yapamaz ve bu da elbetteki ABD-Rusya ilişkilerine bakılmasını gerektirir. Trump’ın başkan olduğu seçimlere Rusya’nın müdahale ettiği iddiaları, bu konuya ilişkin Obama’nın bizzat Putin’i arayarak uyardığını açıklaması, Trump’ın izleyeceği Rusya siyaseti, ABD’nin Ortadoğu siyasetindeki zayıflamasına mukabil Rusya’nın artan etkisi… Bunların hepsi ABD “müesses nizam”ının kilit kurumlarında not edilmiş olmalıdır ve bu suikastın bir şekilde bu not etme durumuyla ilişkisinin bulunduğunu düşünmek ve ihtimallere dâhil etmek komploculuk değildir.

Peki ya Nusra/Cihatçı terör iddiaları? Bu iddialar da en az Cemaat iddiası kadar, hatta ondan daha yüksek bir ihtimal olarak görülmelidir. Saldırıdan günler önce Halep’in cihatçılardan kurtarılması ve saldırganın “Halep’in intikamı”ndan söz etmesi varsayımlarda mutlaka dikkate alınmalıdır. Çünkü Halep’in alınması bir şehrin kontrol altına alınmasından çok daha fazlasına tekabül etmektedir. Halep Muharebesi, Suriye savaşının en kritik aşamasını teşkil etmektedir ve sonuçları savaşın tüm bir seyrini etkileyecek niteliktedir.

Suriye savaşının “vekâlet savaşı” niteliğini aklımıza getirdiğimizde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Halep Muharebesi’nin kazananı Suriye, İran, Rusya ve Lübnan Hizbullah’ı iken, kaybedeni cihatçı çeteler, ABD, Avrupa, İsrail ve elbetteki yeni-Osmanlı’dır. Dolayısıyla Karlov suikastı, “vekâlet savaşları”nın bir parçası olabilir ve Halep yenilgisine bir yanıt olarak okunabilir. Dolayısıyla eğer ortada bir “yalnız kurt” eylemi yoksa, suikastın gerisinde başta ABD ve petrol şeyhlikleri olmak üzere yenilen ülkelerin olduğunu düşünmemek için hiçbir nedenimiz olmayacaktır.

Bu akıl yürütmeler olan biteni anlayabilmemiz ve önümüzü görmemiz için elbetteki son derece önemlidir ama asıl odaklanılması gereken yer, bir polisin tekbir getirerek bir büyükelçiyi vurmasıyla sonuçlanan siyasi atmosferi doğru teşhis edebilmektir. İster Cemaat ister Nusra, fark etmez, bu suikastın siyasal ve sosyolojik arka planında açıkça iktidarın içeride ve dışarıda izlediği dinselleşme siyaseti vardır. Halep bahane edilerek kitleleri cihat üzerinden mobilize etmenin, sokağa dökmenin, mezhepçilik yapmanın, tarikatları siyasete dâhil etmenin, hilafet bayrağı açılıp şeriat çağrıları yapılmasına cevaz vermenin ve yeni-Osmanlı fantezileriyle toplumun beynini yıkamanın, yani dini siyasal ve toplumsal yaşamın ana belirleyeni haline getirmenin bir neticesi olacaktı ve o netice Halep konjonktüründe Rus büyükelçisinin katledilmesi hadisesinde somutlandı.

Peki burada kalacak mı? Sanmıyoruz ki öyle olsun. Eğer Türkiye toplumu tüm bu yaşananlara bakarak kendi kaderini ele alacak şekilde bir inisiyatif geliştiremezse, bu gidişata “Dur” demezse, Osmanlı’yı yeniden diriltme fantezilerinin ve hilafeti yeniden ilan etme hayallerinin bedelini bugünkünden çok daha ağır bir şekilde hep beraber ödeyeceğiz.

BirGün / 21.12.16